Asıl mesleği senaryo yazarlığı ve yapımcılık olan, ama oyunculuk ve şarkı sözü yazarlığı konusunda da başarısı ödüllerle tasdikli bir isim Meral Okay. 'Bir Bulut Olsam' dizisinin çekimleri için Mardin Midyat'ta bulunan Okay, haftanın bir günü de İstanbul'a gelip Beyazıt Öztürk ile 'Nası Yani' programının çekimlerine katılıyor. Bu yüzden Okay ile tam anlamıyla iki arada bir derede buluştuk. Bize yazdığı karakterlerden de yola çıkarak, hem kendisinin hem de ülkenin içinde bulunduğu durumu anlattı.
*
Çekimlerin Mardin'in Midyat ilçesinde gerçekleşmesinin özel bir sebebi var mı?
Midyat benim çok etkilendiğim bir yerdir. Çocukluğumdan itibaren çok masalsı, büyülü gelirdi bana orası. Yoksa ben bir bürokrat çocuğuyum, Ankara'da büyüdüm. Üstelik Kürt değil, Çerkezim. Bir sürü şeyim tamamen oraya ters ama hep oralara kendimi yakın hissetmişimdir. On yıl önce 'Asmalı Konak'ı da Midyat'ı düşünerek yazmıştım ama o günün şartlarında o bölgede çok rahat çekim olanakları yoktu. Bu yüzden mekanı Kapadokya'ya kaydırmıştık.
*
Koşullar değişti mi, şimdi rahat mısınız?
Bölge hem güvenlik hem de olanaklar açısından hızla değişti. Şu anda hiçbir problem yok.
*
Oranın sizi çeken özellikleri ne?
Bir sürü küçük, insani detay var. Bütün o vahşetin ortasında masumiyetlerini koruyor olmaları çok etkiliyor beni. Bilhassa o kız çocuklarının hali... Oğlanlar daha umutsuz mesela. Hayata daha öfkeliler. Ama kız çocuklarının gözündeki o umut hepimizi yakıyor. Keşke o umutları gerçekleştirebilsek.
*
Halbuki kız çocuklarının önü, erkeklere nazaran daha kapalı...
Doğanın bize verdiği o kadınsı yaşama inadı var ya, onu orada küçücük kız çocuklarında çok net görüyorsun. Bir de değişiyorlar. Kendilerine koydukları hedefler açısından umut verici bir şey bu. Yıllardır o bölgeye emek veren insanlar var. Emeklerin boşa çıkmadığını görüp, motive oluyorsun.
ÜLKE CERAHATLERİNİ PATLATIYOR
*
Son zamanlarda sizi en çok ne etkiliyor?
Ülke bir değişim sürecinden geçiyor. Hepimiz tüm değerimizi yeniden sorgular hale geldik. Ülkenin kendi cerahatlerini patlatmasının çok yerinde olduğunu düşünüyorum. Bir taraftan da 'bu cerahatlerin içinde başka şeyler de kaynıyor mu' endişesi var. Demokratikleşmeye doğru hızlı adımlar attığımızı düşünüyorum. Bu siyasi bir şey değil. Toplum zaten bunu talep eder hale geldi. Bu umut verici. Ama diğer taraftan uzun yıllar şiddetle iç içe, bir savaş psikozuyla yaşadığı için bu ülke, tabii ki o duygu başka bir şiddeti yaşatıyor; Bilge Köyü katliamı gibi... Daha önce olmuyor muydu, oluyordu. Şimdi sayısal büyüklük mü hepimizi korkuttu?
*
Belki çoluk çocuğun, üstelik de namaza durulduğu sırada katledilmesi ürküttü herkesi...
Bir sürü şey. O coğrafyada bunun gibi çok olay yaşandı ve bundan sonra yaşanmayacağının da garantisi yok. Bütün dileğimiz; bunların tekrarlanmaması, toplumun sükuneti bulması ve barış çözümlerinin aranması, o kız çocuklarının eğitilmesi ve yaraların sarılması, kadınların umutsuzluklarının giderilmesi... Toplumsal olarak hepimizin rehabilitasyona ihtiyacımız var, cinnete doğru gidiyoruz.
*
Yazdığınız senaryoya bu duyguyu dökmeyi düşünüyor musunuz?
Benim kahramanlarım da yapacakları yolculuk içinde bazı değişimler geçirecek. Sadece bir kuru aşk hikayesi değil yazmak istediğim...
*
Çok tutkulu bir aşk var hikayenizde. Sadece Doğu insanına mı özel bu tutku; büyük şehirlerde yok mu hiç o duygu?
Olmaz olur mu, gazetelerin üçüncü sayfalarını görmüyor musunuz! Tutku bir süre sonra obsesif bir hale dönüşüyor, sonraki aşaması ise 'ya benimsin ya toprağın.' O bölge açık toplum olmadığı için her şeyi daha büyüterek, abartarak, daha anlamlar yükleyerek yaşıyor. Yani kadın-erkek ilişkilerinde bir özgürleşme olmadığı için; üç kere göz göze geldiği kişiyi kendininmiş gibi hissedip, bunun için ölüme gidebilir. Farklı seçenekleri de yok ki, sekiz kişi arasından seçmiyor eşini. Birinci seçenek amca- hala çocuğu. Olmadı karşı tarafa geçiyor, dayıteyze çocukları. Bunu kabul edende problem yok.
*
Etmezsen, 'töre' adı altında cinayet!
Etmezsen ölüm fermanı demek. Mustafa ile Narin, amca çocukları. Oğlan çok seviyor kızı ama kız 'abi' olarak gördüğü bir insana aşık değil. 'Vay efendim nasıl olur, amca çocukları birbirini sevebilir!' diye forumlarda cinayet çıktı. Çünkü hâlâ çoğu insan için bu durum çok normal... Burada sebep büyük ölçüde ekonomik. Bir küçük taşlı tarlanın paylaşılması bile söz konusuysa, bu, aile içinde kalmalı. Ama ekonominin düzelmesiyle ailelerin kafa yapısı da değişecek. Onların da kendi çocuklarının kanını dökmekten mutlu olduklarını sanmıyorum.
ERKEKLER 'TUTTURUK' OLUYOR
'Erkekler kadınlara göre daha hesapsızdır, ölümüne giderler. İçgüdüsel olarak kadının odaklandığı başka bir sürü şey var ama erkeğin yok. Bir de tutturuk oluyorlar. Benim 'Mustafa' öyle. Algıları ve tepkileri beş yaşındaki çocuk! 'Acıktım, acıktım. Uykum geldi, uyuyalım. Onu seviyorum, o da beni sevsin, sevmiyorsa yakarım!' Bir sürü erkeğin öyle. Yaş da fark etmiyor...
Sonsuz ve beklentisiz sevilmeyi herkes ister
*
Mustafa'nın aşkı çok etkileyici. Bu sizin yaşamayı arzu ettiğiniz bir duygu mu?
Yok, hayatımda olması gerekmiyor. 'Asmalı Konak'taki Seymen'i de ben yarattım mesela...
*
Ve sonra bütün kızlar takım elbiseli, maço adamlara aşık oldu...
Mustafa'nın da var hayranları. İnternet kullanan, belli bir tahsil ve olgunlukta olan kadınların 'Beni de öyle sevsin, öylesine razıyım' mesajlarını okuyorum. Sevilme isteği herkes için geçerli; sınıfsal bir şey değil. Sonsuz bir tutku ve sıfır beklentiyle, yani 'sen beni sevmesen de ben seni seviyorum!' E ben de isterdim böyle sevilmeyi, bu fikir herkes için çok cazip. İnsan sevgiye, bağlılığa tabii ki aç; iş ki karşılığını bulsun. Bulmazsa kendi cehennemini yaratır, içinde yanmaya başlarsın. Sonra kolundan, bacağından birilerini çekersin. Cehennemde de yalnız olmak istemiyoruz çünkü.
Vicdanımdan başka kimseyle akdim yok
*
"Böyle sevilmeyi ben de isterdim" dediniz. İstiyor musunuz gerçekten?
İnsan tabii ki ister ama bunun peşinde olan biri olmadım. Ben bir kereden fazla yaşadım onu. O anlamda çok şanslıyım. Çok sevildim ve benim de çok sevdiklerim oldu. Zamanında yaşadım. Bu saatten sonra olursa, bir hediye olarak bakarım; alır başımın üzerinde taşırım. Ama şu anda öyle bir hissiyatım yok.
*
Umutsuzluğa kapıldığınız oluyor mu?
Umutsuzluğun ne olduğunu çok iyi biliyorum. Ölüm dışındaki her şey hallolur. Yaş almak bu işte; büyümek, olgunlaşmak... Başta hepimiz isyan ediyoruz ama olgunluk, o realiteyi kabullenmek. Şimdi böyle düşünüyorum ama tabii bütün bu söylediklerimden altı ay sonra vazgeçebilirim de... Çünkü benim vicdanımdan başka kimseyle yapılmış bir akdim yok...
YAŞ VE FİZİĞİM GEREĞİ MAGAZİNEL OLMAM!
*
Magazinin bu kadar göbeğinde olup, hiçbir şeyi magazinleştirmeden yaşamayı nasıl başarıyorsunuz?
Yaşım ve fiziğim gereği o! (gülüyor) Ben bu sektöre girdiğim zaman gençtim ama hiçbir zaman öyle bir şeyin peşinde olmadım. Bizler üretimde; kameranın arkasında olan insanlardık. Sonra hayat beni kameranın önüne getirdi. Keşke getirmeseydi çünkü sana bir artısı yok.
*
"Artısı yok" diyorsunuz ama oyunculukta defalarca ödül aldınız....
Allah razı olsun, ama benim mesleğim yapımcılık ve senaryo yazmak.
*
Oynamak istediğiniz rolleri mi yazıyorsunuz kendinize?
Bana en az gün kaybettirecek rolü yazıyorum. (gülüyor) Senaryo sana ait olunca kendine öyle kıyaklar çekiyorsun tabii...
DAHA SENARYOYU YAZARKEN OYUNCU GÖZÜMDE OLUŞUYOR
*
'Bir Bulut Olsam'ın karakterleri kaba tabirle, oyuncuların üzerine 'cuk' oturmuş. Diğer işlerinizde de öyleydi... Herkes merak ediyor, karakterlere göre mi oyuncu buluyorsunuz, oyuncuya göre mi karakter yaratıyorsunuz?
Hikayeyi iki yıl evvel yazmaya başladım. Yazarken de 'Narin' olarak aklımda hep Melisa Sözen'in gözleri vardı. Yani yazarken, aşağı yukarı gözümde canlanıyordu. 'Mustafa' karakterine yapımcımız Timur Savcı'yla birlikte karar verdik ve proje başlamadan yedi ay önce Engin Akyürek ile el sıkıştık. En son seçilen 'Doktor Serdar'ı canlandıran Engin Altan Düzyatan oldu, hemen çekime girdi.
*
Bu dizide Engin Akyürek oyunculuğu ile hayli öne çıktı. Onu nasıl fark ettiniz?
Yapımcının da benim de takip ettiğimiz, çok yetenekli bulduğumuz bir oyuncuydu. 'Türkiye'nin Yıldızları' yarışmasından sonra 'Yabancı Damat', 'Karayılan', 'Kader' gibi projelerde yer almıştı. Teklif götürdük, şanslıydık çünkü o sırada başka bir projede yer almıyordu. Zamanımız da uyuştu.
BENİ ACITAN ŞEYLERİ YAZDIM
*
Sizin için yapılan yorumların çoğunda 'Hayatı en iyi yazan kadın' diyorlar...
Yok canım, olur mu! Tabii ki samimi olmasına özen gösteriyorum ama bu bir edebi metin değil. Televizyona, televizyon kuralları ile iş yapıyoruz ama ben bana değmeyen, beni yakmayan hiçbir şeyi yazmadım. Reklam metin yazarlığı da yaptım. Orada bir problem yok, ama karakterleri ben oluşturuyorsam, mutlaka beni etkilemiş, benim canımı yakmış ya da birilerini çok acıtmış şeyleri yazabilirim.