
Hani hava karardıkça içim açılır, hani kapalı havaya uyanmak neşemi artırır, hani yağmuru çok severim, ederim de, bu biraz ürkütücüydü. İzmir'i ama özellikle de Çeşme-Alaçatı'yı bildiğin sel aldı. Ve ben tüm ahaliden özür diliyorum. Bu kuvvetle muhtemel benim yüzümden olmuştur. Yani herhalde, galiba, kesin! Çünkü malumunuz ben ve 'olay' yapışık ikizleriz. Macera benim göbüş adım. Sen dur dur bu yaşından sonra yaz-kış Alaçatılı ol, sonra kasabaya 50 yıldır görülmemiş bir yağmur yağsın. Metrekareye 165 kilogram! Oysaki gün ne kadar güzel başlamıştı. Sabah kalktım, cama burnumu yapıştırdım. Amaninnn: "Yağmur yağıyorrr, seller akıyorrr, Arap kızı camdan bakıyorrr..."
BAŞTA ROMANTİKTİ
Hemen enerjik bir şekilde yataktan zıpladım ve neşe içinde hazırlanmaya başladım: "Yağmur yağar biber biber, benim babam köye gider..." Sonra aşağı indim ve bahçeye çıktım. Hiii şıkırtı sesi ve ağaçların arasından süzülen damlacıklar pek romantik geldi gözüme: "Yağmurun sesine bakkk, aşka davet ediyorrr..." Ardından arkadaşlarımla konuştum, gelip beni aldılar ve iki gece önce benzini biten ve ortalık yerde kalakalan Homur'un yanına gittik. Evet evet ben her zamanki gibi yolda yakıtsız kaldım, ışıksızdım. Her zamanki gibi bidon biberonla besledik Homur'u veeee ver elini Alaçatı Port! Bu arada yağmur iyice delirdi: "Sokaklarda yanımda dolaşan yağmur/Geceleri baş ucumda duran yağmur/Avucumda ellerin yerine yağmur/Vur yüzüme vur yüzüme..." (Cem Adrian'ın şarkısı, bilirsiniz) Geldik Alaçatı Port'un kışın da açık tek tük mekanlarından Deli Deli'ye. Bu yağmurda marinada, teknelere nazır ne içilir? Kahve? Yok artık mundar edilir mi bu atmosfer? Tabii ki öğle rakısı zamanı. En sevdiğim. Tek duble içer, anın tadını çıkarır, efendi gibi gününe kaldığın yerden devam edersin.
GİTTİ CANIM TİTANİK!
Biz de öyle yapacaktık ki birden tam karşımızdaki teknelerden biri battı. Pat diye. Yağmurun şiddeti inanılır gibi değildi çünkü. Gitti canım Titanik: "Gemi gelir yanaşır içi dolu çamaşır..." (Buna şarkı bulamadım, mani de iyidir ama...) Neyse teknenin kurtarılma çalışmalarını izledik falan, sonra iki kapı daha yaptık. Arkadaşları turladık ve yavaş yavaş yağmurdan sıkılmaya başladık. Sabah başlayan ıslak romantizm giderek yerini karanlık bir depresyona bırakmaya başladı. Zaten biz arkadaş ailesi olarak depresif halleri kapının eşiğinde bekleyen bir klanız. Bahane arar o haller içeri girmeye. Ve baktık ki romantizm melankoliye dönüşmek üzere hemen evlere dağıldık. Herkes baksın kendi başının çaresine: "Dışarda yağmur yağıyor/ Gitme vakti benim için/ Biraz yürürsem altında/Belki yıkanır içim..." (Yüksek Sadakat tabii ki...) Sonrası gerçek bir afet. Sabaha kadar süren yaklaşık 26 saatlik bir yağış...
TARLA GÖL OLDU
Gecenin bir yarısı benim, evdeki naylon ve şezlonglardan, bahçeye sığınan soysuzlar çetesine kuru bir barınak yapma çabam... Çocukları kuru bir yere yerleştirmenin verdiği huzurla ve sıçan gibi ıslanmış olarak eve girme, hastalığıma hastalık katma... En sonunda sabah kalkış ve evin artık göl manzaralı olduğunu idrak ediş. Biri bir gün önce 'Komşunun ördekleri sabah senin evin önündeki gölde yüzecek, sen de bahçede durup onlara ekmek atacaksın' dese 'Gece neren açıkta kaldı ki?' diye sorardım. Ama oldu işte. Çok şükür, az önce de güneş açtı. Aman kardeşceğizim, her şeyin fazlası adamı bozuyor. Zevkin, sefanın, keyfin ve dahi yağmurun... Artık içimdeki DJ'in çaldığı tek şarkı: "Ayva çiçek açmışşş, yaz mı gelecekkk?.."