İlat nedir?

Türkçe il kelimesinin Arapça kurala göre çoğulu olan ilât aşâirle (aşiretler) eş anlamlıdır; VII. (XIII.) yüzyıldan itibaren kullanılmaya başlanan bu kelime ile İran'daki göçebe ve yarı göçebe kabileler kastedilmektedir. Etnolojik, antropolojik ve sosyolojik kriterler bir yana bırakıldığında İran'daki göçebe ve yarı göçebe kabileleri İslâmî dönemde üç ana gruba ayırmak mümkün olmaktadır.

1. Hint-İran Kabileleri. Fars'taki beş ayrı bölgede yaşayan göçebelerle Luristan'ın kısmen yarı göçebe Kürtler'i ve Lurlar'ı ile Taberistan'ın yarı göçebe Belûçlar'ı ve daha ziyade tarım ve hayvancılıkla uğraşan Cîller'i bu grubu oluşturur. İstahrî, İbn Havkal ve diğerleri Fars'taki beş kabile bölgesinden (rem) bahseder. Bu bölgelerin en genişi Cîlûye'dir (Kûh-Gîlûye); remm-i Remicân da denilen bu bölge Hûzistan'dan İsfahan'a kadar uzanır. Diğer üç bölge tamamen Fars'ta, dördüncüleri olan remm-i Bâzincân da Fars-Kirman sınırındadır. İstahrî'ye göre bu bölgelerin 500.000 çadırlı sakinleri kış ve yaz otlak arayarak dolaşırlardı. Her bölgede kasaba ve köyler vardı ve her bölgenin lideri kervanların emniyetinden, yolların korunmasından ve idarî işlerden sorumlu idi (Mesâlik, s. 98-99, 113). Toprakları kabile reis ve ileri gelenlerinin mülkiyetlerinde tuttukları bilinmektedir. İstahrî, onların vergilerini mukāseme denilen üründen pay verme usulüyle ödediklerini söylerken (a.g.e., s. 158) İbn Havkal bölgelerin mukātaa, ibrâ veya mukāseme yoluyla vergilendirildiğini kaydeder (Ṣûretü'l-arż, II, 302-303).

İbnü'l-Belhî, Fars'ta yaşayan ve beş kabileden oluşan ikinci grup olarak Şebânkâre'yi zikreder; onları aslen çoban, oduncu ve kalifiye işçiler olarak tanıtır ve sadece kaba kuvvetten anladıklarını söyler (Fârsnâme, s. 169). Şebânkâreler, Remânî kolunun reisi Fazlûye (Fazlaveyh) Fars'a hâkim olup Büveyhîler'den tahsisat (nânpâre) alıncaya kadar birçok defa dağıtılmışlardır; bundan sonra ise sayıları artmış ve Fars'ta söz sahibi olmuşlardır. 502'de (1108-1109) Selçuklu Sultanı Muhammed Tapar'ın Fars'a vali tayin ettiği Çavlı Sakavu, Şebânkâreler'i yenerek bazı kalelerini ele geçirdi ve eyalette düzeni sağladı. Çavlı Sakavu'nun ölümü üzerine Şebânkâreler yeniden bölgeyi kontrollerine almaya çalıştılarsa da sonuçta Salgurlular'dan Sungur b. Mevdûd 543'te (1148) onlara karşı başarılı operasyonlar yaptı ve bölgeye hâkim oldu. Daha sonra Şebânkâreler yavaş yavaş yerleşik düzene geçmişler ve Lurlar'ın Fars içlerine ittikleri Şûller tarafından asimile edilmişlerdir.

Suriye'deki Cebelisümmâk'te yaşayan Kürtler'den Lur-ı Büzürg'ün hânedana ismini veren kurucusu Ebü'l-Hasan Fazlûye'nin torunlarından bazıları, Meyyâfârikīn ve Azerbaycan üzerinden Üştürânkûh'un kuzeyine göç ettiler ve yaklaşık 500 (1006) yılında oraya varıp Salgurlular'ın hizmetine girdiler; ardından da Luristan'da bağımsızlıklarını ilân ettiler. VII. (XIII.) yüzyılın başında Suriye'den gelen pek çok kabilenin kendilerine katılmasıyla iyice güçlenip Luristan'ın tamamını ele geçirdilerse de hâkimiyetleri uzun sürmedi. Hülâgû'nun Luristan valisi olarak atadığı Şemseddin Argun zamanında (1259-1274) durum iyice kötüleşti.

İlk İslâm coğrafyacıları, Kirman'da bulunan yarı göçebe kabile grupları olarak Kufslar ve Belûçlar'dan bahseder. Ḥudûdü'l-ʿâlem'de (s. 124) Belûçlar'ın yol kesici, kana susamış haydutlar oldukları, bir kısmının Cîruft ile Bâft arasında, bir kısmının da Kûfic dağlarında oturduğu ve Büveyhîler'den Adudüddevle'nin değişik savaş hileleriyle bunların sayısını azalttığı kaydedilir. İbn Havkal ise Menûcân ve Hürmüz sınırlarında yaşadıklarını, kendilerini Arap saydıklarını ve yaklaşık 10.000 kişi olduklarını söyler (Ṣûretü'l-arż, II, 309-310; ayrıca bk. Bosworth, Iran, XIV [1976], s. 9-17). Bu kabileler, Büveyhîler tarafından ezilinceye kadar bölgede bir tehdit unsuru olmaya devam ettiler. Kûfic dağlarının sakinleri yedi kabileye ayrılırdı ve bunların reislerinden mukātaa usulüyle vergi alınırdı. Kirman Selçuklu Meliki Kavurd, Şiî Kufs ve Belûç kabileleri üzerinde hâkimiyet kurmada çok başarılı olmuş ve Kufslar'ı Bem ile Cîruft arasındaki dağlık bölgelere yerleştirmiştir. Sencer'in ölümünden (552/1157) sonra Oğuzlar'ın Kirman'a gelmesiyle Belûçlar bir ölçüde yer değiştirmiş ve daha doğuya kaymışlardır.

2. Arap Kabileleri. Arap kabilelerinin Hûzistan ve Basra körfezi kıyılarına göç etmeleri İslâm fetihlerinden önceye rastlar. Ancak bunların çoğunluğu fetihler sırasında veya ondan hemen sonra garnizon bölgelerinden gelerek İran şehirlerine yerleşmiştir. Müslüman Araplar Basra'dan İran'ın güneylerine, Kirman'a, Sîstan'a, özellikle de Horasan'a yöneldiler ve gittikleri yerlere beraberlerinde kabile ihtilâflarını da götürdüler; bir tarafta Rebîa ve Yemenli Ezd, diğer tarafta Temîm ve Kays (Mudar) kabileleri yer alıyordu. Fakat Araplar zamanla büyük ölçüde mahallî nüfus içerisinde asimile oldular. Ḥudûdü'l-ʿâlem'de (s. 108) yaklaşık 20.000 Arap'ın Gûzgânân steplerinde bulunduğu, emîrlerinin Gûzgânân hükümdarı tarafından belirlendiği ve "sadaka"larını ona verdikleri söylenmektedir. Müslüman akınları, Araplar'la Arap olmayan unsurları ikiye bölmesine karşılık göçebe veya yarı göçebelerle yerleşik halk arasında karışıklığa sebebiyet vermemiştir.

3. Türkmen-Türk Kabileleri. Türkmen ve Türk kabilelerinin akışı Araplar'ın aksine, yerleşik ve yarı yerleşik nüfus arasındaki ilişkilerde büyük değişikliklere yol açmıştır. IV. (X.) yüzyılın sonlarında Oğuz boyları Orta Asya'dan batıya doğru hareket etmeye başladılar. Ana kol, Abbâsî topraklarında Türkmen veya Türk imparatorluklarının ilkini kuracak olan Selçuklu ailesinin liderliği altında bulunuyordu. Diğer kolların biri Mangışlak'a, biri İran'a ve bir diğeri de Karadeniz yoluyla Balkanlar'a ulaştı; kısmen yerleşik olan daha büyük bir grup ise Siriderya bölgesinde kaldı.

Selçuklular göçebe kabile muhaceretinin lideri haline gelmelerine rağmen şehir hayatına yabancı değillerdi. Başlangıçtan beri yerleşik başşehirleri vardı ve İlhanlılar gibi çadır ordugâhlarda yaşamıyorlardı. Oğuzlar'ın bağımsız veya yarı bağımsız gruplarının pek çoğu, İran'da disiplinsiz ve birbirinden kopuk vaziyette bulunuyordu; Selçuklular'ın aksine Oğuz liderleri uyrukları üzerinde yeterli kontrolü sağlayamamışlardı. Tuğrul Bey ve Alparslan gibi güçlü hükümdarlar, Abbâsî topraklarında mevcut olan hükümet şeklini özümleyerek bu idareye kendi töre ve geleneklerinden yeni yorumlar kattılar. Selçuklu idaresindeki Türkmen göçebelerinin sayısı on binler civarındaydı. Bunlar büyük hayvan sürülerinden sağladıkları et, süt, yün ve deri ile faydalı olmuş, ayrıca çorak toprakların hayvan otlatılarak verimli hale getirilmesine vesile olmuştur.

Oğuzlar'ın diğer kabile ve göçebe gruplarla ilişki içine girdiklerini gösterecek deliller azdır. Ancak Batı Azerbaycan'daki Kürtler'le ve Yukarı Irak'taki bedevîlerle temasta oldukları bilinmektedir. İlk gelen Oğuz grupları muhalefetle karşılaştılar; Selçuklular'la Şebânkâre ve Kufs arasında sonradan ortaya çıkan ihtilâflar Selçuklular'ın merkezî hükümetin otoritesini kabul ettirme gayretinden kaynaklanmıştır. Arapça ve Farsça eserlerde genel olarak müslüman Oğuzlar denilen Türkmenler'in yoğun biçimde Yukarı Irak, Cürcân, Merv ve Azerbaycan'da bulunduğu görülmektedir. Diğerleri ise cihad için Gürcistan, Ermeni-Bizans ve Kafkas sınırları ile Suriye ve Anadolu içlerine intikal ettiler. İran dahilindeki Türkmenler, Selçuklu ordularında aşiret birliklerini oluşturuyordu. Birçok Türkmen lideri Selçuklu sultanlarının kumandanı idi ve bu durum onlara, merkezî hükümet zayıfladığında kendilerini süratle mahallî idarecilere dönüştürme imkânı veriyordu. Bu hususta en göze çarpan örnekler, Artuklular ile Sungur b. Mevdûd tarafından kurulan ve gücünü Cündemân bölgesindeki yarı göçebe kabilelerden alan Salgurlular'dır.

Cürcân, Dihistan ve Merv'deki Türkmenler, Sultan Sencer döneminde (1118-1157) hükümdarın tayin ettiği bir şahne tarafından yönetiliyordu. Otlaklar ve suları Türkmenler'e çadır sayılarına göre dağıtılmıştı ve karşılığında şahnenin topladığı vergiden başka otlak ücreti alınıyordu (Müntecebüddin Bedî', s. 8-12, 84-85). Oğuzlar 548'de (1153) yendikleri Sencer'i savaş alanında esir aldılar; arkasından da Horasan'a akın edip yağmaladılar. Sencer daha sonra esaretten kurtulduysa da kontrolü yeniden ele geçiremedi. Sencer'in 552'de (1157) ölümünün ardından çok sayıda Oğuz Horasan'a gelerek tahribat yaptı ve yeni yer değiştirmelere sebebiyet verdi; 582'de ise (1186) liderleri Melik Dînâr Kirman eyaletini ele geçirdi (Muhammed b. İbrâhim, s. 106 vd.).

İlki Hârizmşah Alâeddin Muhammed Tekiş zamanında (1200-1220) gerçekleşen Moğollar'ın İran'ı işgalleri geniş tahribat ve katliamlarla devam etmiş ve büyük nüfus değişikliklerine sebep olmuştur. Moğollar'ın sayısı ve teşkilât yapısı, istilâlarını hem Araplar'ın hem de Selçuklular'ın fetihlerinden farklı kılıyordu. Moğollar sürüler halinde ve yalnız savaş için hazırlanmış, amaçları sadece siyasî üstünlüğü ele geçirmek olan insanlardı. Moğol istilâlarıyla gelen kabileler büyük ölçüde Azerbaycan ve Arrân'da, daha küçük ölçüde de Anadolu'da toplandılar. Yeni gelenlerden birçoğunun hâlihazırda İran'da bulunan bazı Türk kabileleriyle yakın akrabalıkları vardı. Ülkedeki Türkler'in büyük çoğunluğu bu istilâ ve göçler sırasında Anadolu, İrmîniye ve Suriye'ye doğru gitti. Siyasî yönetim, bir nevi askerî aristokrasi oluşturan Moğollar ve Türk aşiret reislerinin elinde bulunuyordu. Otlakları paylaşan reisler yerleşik hayata düşmanca tavır takınmışlar ve ele geçirdikleri topraklarda rençberleri ve şehirlileri sömürmeye başlamışlardı. Gāzân Han'ın hükümdarlığı sırasında (1295-1304) göçebe asker aristokrasisinin gücünü azaltma ve ziraatı ihya için bir teşebbüste bulunulmuşsa da ancak kısmen başarı kazanılmıştır.

Moğol Büyük Hanlığı'nın parçalanması üzerine Çağatay Han'ın idaresi altındaki göçebeler, Doğu Türkistan'dan Batı Türkistan'ın içlerine doğru baskı yapmaya başladılar. Nihayet Batı Türkistan göçebelerini birleştirmeyi başaran Timur onları, İslâm sınır boylarını Orta Asya göçebelerine karşı korumak amacıyla kullandı. Timur, Çağatay'ın oğullarına bıraktığı topraklarda yaşayan göçebeleri ve Kıpçaklar'ı ezdikten sonra seferlerine başladı; bunun sonucunda da yeni kabile hareketlenmeleri meydana geldi. Timur'un gücünün esas dayanağı, İlhanlılar'da olduğu gibi sürüleriyle birlikte bir otlaktan diğerine göçen askerî kabile aristokrasisi idi. Bu sıralarda önce Batı ve Kuzeybatı, daha sonra Orta ve Güney İran'daki Türkmen göçebeleri, Karakoyunlu ve Akkoyunlu idareleri altında güçlü birer grup olarak teşkilâtlandılar. Liderleri -ki bunların en çok bilineni Uzun Hasan'dır- kabiliyetli kişilerdi ve iyi idareciliklerinin yanında saraylarını, göçebe alışkanlıklarına rağmen, daha önce Selçuklular'da da görüldüğü gibi İran kültürünün ana merkezleri haline getirmişlerdi.

Türkmenler'in Doğu'ya doğru hareketleri Safevîler döneminde de devam etti. Safevî Hükümdarı Şah İsmâil'in destekçilerinin büyük çoğunluğu da Karakoyunlu ve Akkoyunlu federasyonlarından kopan kabilelerle Anadolu, Suriye ve İrmîniye'den gelen göçerlerdi. Safevî güçlerinin çekirdeğini oluşturan kızılbaşlar Ustaclu, Şemlü, Tekelü, Rumlu, Baharlu, Dulkadır, Türkmen, Hinislu, Kaçar ve Afşar kabilelerinden müteşekkildi. Şah İsmâil'in ölümünden (930/1524) hemen önce Türkmen kabileleriyle İranlı unsurlar arasında ayrılıklar baş gösterdi. Onun yerine geçen I. Tahmasb Çağataylar, Kürtler, Lurlar ve Feylîler'in de içinde bulunduğu diğer kabileleri de askerî gücüne dahil etti; ancak kabile liderlerini kontrol altına almakta zorlandı ve kabileler arası kan davaları bir süre devletin varlığını tehlikeye düşürdü. Tahmasb'ın torunu I. Abbas kontrolü yeniden sağladı; sınır bölgelerinde ele geçirilen Gürcü ve Ermeni esirlerin çocuklarından özel süvari birlikleri kurarak kabile kuvvetlerinin önem ve etkilerini azalttı. Şah Abbas'ın ölümünden sonra II. Abbas dönemi hariç merkezî hükümetin kontrolü yine zayıfladı. Doğudaki Galzay ve Abdâlî Afganlar artan bir ivmeyle güçlü hale geldiler; Kirman'da Belûçlar'ın, batıda Kürtler'in saldırıları sıklaştı ve XVIII. yüzyılın ortasında İsfahan bölgesinde Lurlar ve Bahtiyârîler de saldırı başlattılar.

Safevîler'i kabile reisleri tarafından kurulan Afşar, Zend ve Kaçar hânedanları takip etti. İlk hânedanı kuran Nâdir Şah İlhanlı, Karakoyunlu ve Akkoyunlu dönemlerinde faal olan ve Safevîler döneminin de en güçlü kabileleri arasında bulunan Afşar kabilesinin Kırklu kolundandı. Afşarlar'a halef olan Kerim Han Zend, aslen büyük ölçüde Lek ve Zağros eteklerinden gelen Lurlar'ın desteğini almıştı. Zendler'in başşehri Şîraz'dı ve saraya önceki Türkmen saraylarında olduğu gibi âlim ve kültürlü insanlar toplanmıştı. Üçüncü hânedan Kaçar kabilesine mensup Âgā Muhammed Han'ınki idi. Kaçar kabilesi Safevîler döneminde çok öne çıkmış ve I. Abbas tarafından üç gruba ayrılarak bunların birincisi Lezgiler'in akınlarını kontrol etmek için Gence'de, ikincisi Özbekler'e karşı Horasan'ın savunulmasına yardımcı olmak için Merv'de, üçüncüsü de Hazar denizinin doğusuna doğru Türkmen memleketinin sınırlarını korumak için Esterâbâd'da iskân edilmişti. Âgā Muhammed Han Kaçar, Kerim Han Zend tarafından esir olarak tutulduğu Şîraz'dan kaçtı ve bütün Kaçarlar'ı toparlayıp İran'ın büyük bir kısmına hâkim oldu; başşehri de Tahran'a nakletti. Genel olarak Kaçar hükümdarları kabile bölgelerini o kabilenin şefleri vasıtasıyla yönettiler. Âgā Muhammed Han'ın halefi olan Feth Ali Şah kabilelerin gücünü kırmak için çok gayret gösterdi ve birçoğunu dağıtıp şeflerini idam ettirdi. Sonuç olarak XIX. yüzyılın ortalarından itibaren şeflerin gücü büyük ölçüde zayıfladı ve hükümet politikası bir kabileyi diğerine karşı kullanmak, aileler arasındaki kan davalarını, kıskançlıkları körüklemek ve kabile reisliği uğruna şefleri birbirine düşürmek için onlara rüşvet vermek şekline dönüştü. XIX. yüzyıl sonları itibariyle 9 milyonluk toplam nüfusun 2 milyondan biraz fazlası kabilelerden oluşuyordu.

Kabile kuvvetleri 1906 devriminde her iki tarafta da bulunuyordu. 1 Haziran 1909 tarihli seçim kanununun 63. maddesiyle Şahseven, Kaşkay, Hamsa ve Bahtiyârî kabileleriyle Türkmenler ulusal meclise birer temsilci gönderme hakkını kazanmışlardı. Hükümet anayasanın askıya alındığı 1915'i izleyen yıllarda kabile bölgelerini kontrol edemez oldu; I. Dünya Savaşı sırasında buralardaki düzensizlik ve isyanlar daha da arttı. Savaştan sonra Rızâ Han (daha sonra Şah) merkezî hükümetin otoritesini ülke genelinde yeniden tesis etti ve Kaçar hânedanına son verdi. Bahtiyârîler, Kaşkaylar ve Türkmenler kısmen silâhsız ve zararsız hale getirildi. Bu arada göçebeleri yerleşik hayata geçirme faaliyetleri de gösterildi.

Kaynak: Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi

BİZE ULAŞIN
BİZE ULAŞIN