"Manzaradan Parçalar"da babanızla ilgili bir yazı da var, ne zaman babanızla ilgili yazdığınız bir yazıyı okusam, bunun insana çok dokunan derin bir yanı olduğunu hissediyorum. Biraz bunu deşer misiniz? Pamuk: Nobel konuşmamın adı "Babamın Bavulu" idi. Orada babamın hayattaki önemini anlattım. Babamın hoşgörüsü, beni eşiti ve kardeşi gibi görmesi, yaptığım her şeye sanki ben ağzımla kuş tutmuşum bir dahiymişim gibi çok sevinerek "aferin" demesi bana hayatta olağanüstü bir güven verdi. Babam bana, bir kere bile elini kaldırmadı, bir kere bağırmadı bile. Her zaman bana ve ağabeyime eşiti, yetişkin insanlarmışız gibi ve çok saygılı bir şekilde davrandı. Biz de ona hiçbir zaman saygısızlık etmedik. Babam bizim üzerimizdeki otoritesini bağırarak, çağırarak, vurarak kurmadı. Ona kendimi beğendirmeyi çok isterdim ama.
ONUN GİBİ OLMAK İSTERDİM
Nasıl kuruyordu otoritesini? Pamuk- Zekâsı ile. Çok zeki bir adamdı. Şundan bundan bahsederken bilgisine hayran olurdum. Onun gibi olmak isterdim. Duyarlı bir insandı. Kendi gücünü bizim üzerimizde göstermek istemezdi. Başkaları benim hatalarımı gelip babama şikâyet ettikleri vakit, onları yüzüme vurmazdı. Annem "babanız sizi şımartıyor, söylemiyor ama şöyle yapmışsınız, böyle yapmışsınız" diyebilirdi. Çünkü babam o şikâyeti haklı da görse -ki bence görmezdi- de, 'benim oğullarım yapmaz' diye düşünür geçiştirirdi. Özellikle gururumuza, kendimize güvenimize çok saygılı idi. Bunu pedagoji kitaplarından okuyup öğrendiği için değil içinden öyle geldiği için yapardı. 'Bizimkiler yapmaz işte' derdi belki de.
Babanızdan öğrenilmiş çok şey var, beni etkileyenlerden bir şey de bu vapurlarla ilgili oldu. "Boğaz Gemileri" yazınızda babanızın vapurları uzaktan tanıdığını anlatıyorsunuz. Pamuk: Olağanüstü bir hafızası vardı babamın. Orhan Veli'den, Garipçi'lerden, Divan şairlerinden, Cenap Şahabettin'den şiirler okurdu. Fransızca, İngilizce mısralar okur ya da Boğaz gemilerinin hepsinin bir bakışta -bunu İstanbul kitabında da yazdım- tanır ve onların numaralarını, adlarını bilir, her şeyi kolayca ezberleyebilirdi.
Siz böyle misiniz? Pamuk: Ben gençliğimde böyleydim. Kırk yaşına kadar okuduğum bütün kitapları hatırlıyorum, bazen. Bütün okuduğum kitapları yanımda taşıyormuşum, taşınır bir kütüphanem varmış gibi hissediyorum.
Babanızla ilgili soruları bitirmeden şunu söylemek istiyorum, Paşabahçe vapuru ile ilgili de bir duygusal bağınız var. Pamuk- Kitapta böyle bir yazı ve Paşabahçe gemisinin resmi var. Çocukluğumuzda, babamızın da etkisi ile ağabeyim ve ben kendimize tıpkı herkesin bir futbol takımı tutması gibi bir İstanbul vapuru seçtik, ağabeyim Fenerbahçe'yi seçti, ben de Paşabahçe'yi seçtim. Fenerbahçe, Dolmabahçe ve Paşabahçe, bunlar 3 gemidir ve 1951, 1952'de gelmiştir. Paşabahçe 52'de gelmiştir ve benim yaşımdadır. Ve yakın zamana kadar maşallah aslanlar gibi gidip geliyordu. Cihangir'de çalıştığım yazıhaneden onu yakın zamana kadar görüyordum.
Bana kendimi ve değerlerimi bulmamı öğretti
Soru- Baba figürü üzerine kurulmuş bir roman yazmayı düşünüyor musunuz? Baba-oğul ilişkisini irdeleyen bir roman... Pamuk- Şu anda pek düşünmüyorum açıkçası, bu makalelerin böyle bir zararı da oluyor, içinizdeki derin şeyleri bir anda dışa vuruyorsunuz. Bastırırsanız daha derinlere iterseniz, o sonra sürüyor ve ruhunuzda daha başka bir şekle girerek ortaya çıkıyor. Ama babam bana acı vermemiş ki yaşarken... Babam ölünce üzüldüm. Nobel ödülü alınca onu hatırladım ve bunları hemen dile getirdim, ifade ettim. Bastırdığımız gizli acılarımız bizi roman yazmaya iten derin noktalara götürür. Babam, beni kendine güvenen özgür bir birey kıldı. Babamın bana hayatta verdiği en büyük ödül kütüphanesinden de önce budur. Bana kendime güvenmeyi, kendi değerlerimi kendim bulmayı öğretti. Sonra kütüphanesi vardı, kitaptaki bir yazıda anlattım, yazarlara değer verir, Fransa'da sokakta Jean Paul Sartre'ı gördüğünü söyler, bu da beni çok etkilerdi.