Türkiye'nin en iyi haber sitesi

Yıl 1993.. Aylardan mayıs.. Günlerden 20.. Çok özel bir gündü benim için.. Hayır canım, çok özel olduğu için, bu kadar iyi hatırlamıyorum.. 'nin açılış günüydü. Açılış filmi de Cliffhanger.. Ya da daha sonra bizdeki adı ile Dağcı.. Bunları bilince gerisini internette bulmak çocuk oyuncağı. Ben de öyle buldum işte..
Bizi, yani o zamanlar Hürriyet gurubunda olan sevgili can kardeşim Mehmet Y. Yılmaz ile SABAH gurubundan ben, Cannes Film Festivali'nin açılışına davet edilmişiz. Benim gibi bir sinema hastası için Cannes'ın açılışında olmak, kırmızı halıda yürümek nasıl bir hayal edilmez keyif.. Tabii, Cannes Film Festivali, bizim Antalya gibi değil.. Smokinleri çekmiş yürüyoruz, Mehmet'le.. Kırmızı halıyı geçtik. Tüm foto muhabirleri kırmızının kenarına dizilmiş. Durmadan ünlüler geçiyor.. Bizi kim takar ki!. Sarayın önünde boydan boya uzanan merdivenlere geldik.. On, onbeş basamak sonra Saray'ın kulisindeyiz. Kapıya yaklaşırken kulağıma bir ses..
"Hıncal!.. Hıncal!.. Bana dönsene.." Bu aksanlı sesi rüyamda görsem tanırım. Zaten rüyadayım ya.. Döndüm.. Karşımda !. Türkiye'nin uluslararası paparazzisi.. Cannes'a gelmiş meğer..
"Durun da şurda bir resminizi çekeyim" dedi.. Durduk Mehmet'le.. O zaman cep, mep yok.. O anı ebedileştirme fırsatı kaçar mı?.
Biz Zozo'ya poz veriyoruz.. Baktık, Zozo'nun etrafı öbür fotoğrafçılarla doldu.. Birbirlerini iterek bizi çekiyorlar.. Tamam.. Tamam Sean Connery'ye benzeriz o zamanlar ama, o kadar da uzun boylu değil. "Ne oluyor" dememe kalmadı.. Zozo "Arkanız" dedi. Göz ucu ile baktım.. Bir dünya güzeli ve üzerinde sadece file çorap var.. Mini etekler çıkınca, desenli file çoraplar moda olmuştu ya.. İşte o.. Ama file çorap kalçasında, belinde bitmiyor.. Boynuna dek uzanıyor.. File elbise.. Yani her bir yer meydanda..



Hani her festival zamanı Cannes'a ünlüler gelir, onlarla dünya foto muhabirleri gelir ya.. Bu şöhret olmak isteyen güzel kızlar da, plajlarda, kokteyllerde, gecelerde bol dekolte, hatta çırılçıplak görünürler ya.. Bu kız da bir yolunu bulmuş, açılış davetiyesini eline geçirmiş.. Bakmış Zozo bizim resmi çekiyor. Tam arkamızda durmuş ki, o da resme girsin.. Zozo "Bir de şurdan, bir de buradan" diye uzatınca öbür paparazziler de çakmış güzel kızı.. Yığılmışlar karşımıza..
Ertesi gün Nice Matin gazetesinin (Cannes, Nice'in ilçesidir) birinci sayfasının göbeğinde dört sütun resmimiz çıkmaz mı?. Tabii kızın resmi.. Ama Mehmet'le ben öndeyiz. Zorunlu çerçeve içindeyiz yani..
Dahası.. Bizim davetiyeler balkon.. Çıktık. Oturduk.. Az sonra file elbise yanıma gelip oturmaz mı?. Onun balkon davetiyesi de benim yanım..
Sonra.. Sonuna soğan doğra.. Cannes'a dünya starı olma hayalleriyle gelen genç kızın fakir Türk gazetecisi ile ne ilgisi olabilir ki?. Filmlerde bile olmaz..
Geriye bu anı kaldı işte.. Bu anıyı yaratan da, dostum, arkadaşım, meslektaşım Zozo Toledo idi işte..
Zozo, Magazin'in 'iydi, iyi anlatmak gerekirse.. Beraber resim çektirmediği ünlü yıldız yoktu.. Bir ara İstanbul'da evine gitmiştim de, albümünde göstermişti.. Ne Sophia Lorenler, ne Brigitte Bardotlar, ne Ginalar!.
O Zozo, Türkiye'nin ilk ve yaşayan son paparazzisi de gitti..
Benden sadece iki yaş büyüktü, ama akran sayılırdık.
Nasıl dost canlısı, nasıl arkadaş adamdı.. Eee.. Biz de o sıralar 150 bin satan Erkekçe'yi çıkarıyoruz Mehmet'le.. Tanışmamamız mümkün mü?.
Cannes'da buluştuğumuzda yıllanmış dostlardık yani..
Zozo, aslında bir İspanyol Yahudisiydi..
Asıl adı da "Don Jose de Toledo En Salinas!." İspanyol adları bir kilometre falan olur ya.. Bu kısası, göreceli.. Ama Zozo daha da kısalttı. Resmin yanına çeken muhabirin ismini 6 kelime kim yazar..
Edson Arantes de Nascimento'yu tanıyan var mı içinizde?. Oysa hepiniz tanırsınız onu.. Hem de nasıl tanırsınız.. Pele'dir kısa adı çünkü..
Zozo da, ağızlara sakız olsun diye, kendisine bu çok basit her dilde kolay okunan ve söylenen iki harf tekrarından ibaret kısa adı seçmişti, gazetecilik imzası olarak.
Zo.. Zo!.
Bizim Rumlar birbirlerine hitap ederken "Zo" derlerdi, hatırlıyorum. Ondan mülhem belki..
Zozo, çocukken öksüz kalmış ve Rum Yetimhanesi'nde büyümüştü. Ordan Rumca'yı iyi bilirdi. İspanyol Yahudisi aileden geldiği için İspanyolca ve İbranice'yi.. Uluslararası paparazzi olarak ünlülerle konuşmak için Fransızca, İtalyanca ve İngilizce'yi de sökmüştü..
Meslek aşkı dediğimiz şey işte bu..
Zozo için neden "Son Mohikan" ya da "Son Paparazzi" dediğimi şimdi anladınız mı, bugünün genç magazincileri!.
Mesele "Çamur at izi kalsın" gereği, sosyal medya yalakalığı için ona buna saldırmak, yalan yanlış şeyler yazmak değil, mesele bir ünlünün seni gördüğü zaman yanına koşup boynuna sarılmasını sağlamak.. Bu ünlüler gerzek mi?. Kendilerini ünlü yapan magazincileri niye sevmezler, bir düşünün..
Zozo'yu gören ona koşar, istediği pozu verir, her sorusunu cevaplardı.. Çünkü ertesi gün güzel bir resim ve güzel bir haber bulacağından emin olurdu..
Işıklar içinde, etrafında dostlarınla yukarlarda olduğunu biliyorum. Zozo!..

***

ORHAN KURAL DA GİTTİ!..

"Ölülerinizi rahmetle anın" der, inancımız.. Yaşam boyu ağır eleştirdiğim, sonunda adını anmaz olduğum Prof. Orhan Kural'ın ardından yazmam zor, bu yüzden.
Aslında onu ilk yazan ve göklere yükselterek yazan "İşte uygar vatandaş" diyen bendim..
Kim kurallara aykırı bir şey yapsa, birey, kurum, devlet kurumu, ilgili yerlere şikâyet eder, peşini bırakmaz, mahkemelere başvururdu.
"Herkes kendi evinin önünü süpürse.." diyen Goethe'den mülhem "Herkes böyle vatandaş olsa.." diye yazmıştım onu tanıtırken..
Sonra giderek fark ettim ki, bizim profesörün asıl hoşlandığı şey adını gazetelerde geçirmek.. Bunun en kolay yolu da bir ünlüyü dava etmek..
Hilton Oteli havuz başı galaları efsaneydi o yıllar.. O galalardan birinde baktım bizim Prof. etrafı çevreleyen yeşil çitin arkasından bahçeyi, daha doğrusu bahçede sigara içen bir ünlüyü kolluyor.. 90'lı yıllar ve yaz gecesi bahçede sigara içen adam.. 'ı buldu sanırsam ve taktı.. Takmaya devam etti.. Ben bir iki yazdım.. "Yapma.. Savaşını kişiselleştirme" dedim. Hayır.. Adı geçsin diye her şeyi yapıyor. 'ı bile dava etti, bilirsiniz.
Böyle birkaç kişi daha tanıdım ben.. Benim köşemi sırf adı geçsin diye kullandığını çok acı hissettiğim.. Biri fıkra yollardı, Tebessüm köşeme.. Biri medyadaki dil yanlışlarını düzeltirdi, büyük usta Şiar Yalçın gibi..
Birden kafama dank etti ki, beni kullanıyorlar.. "Eksik olsun" dedim. Gittiler adlarını bol bol yazan başkalarını buldular.
Baktım, Orhan Hoca, adı geçiyor diye benim eleştiri yazılarımdan bile mutlu. Ben de yazmaz oldum. Hikâyemiz budur. Allah rahmet eylesin..

***

AH BU KOMPLEKS!..

Biz Türkler dünyanın en çirkin, en yeteneksiz, en üçkâğıtçı milletiyiz bizim medyaya göre.. Hayır, sadece sosyal değil, her türlü medyaya göre..
Bir Türk ya da Türk asıllı, dünyada üne kavuşmasın, dünya gündemine düşmesin, gurur duyup alkışlamak için, yere batırmak için Rum ve Ermeni lobilerinden önce biz davranırız..
Efendim Amerika'da bir estetik kliniğinde çalışan 3 estetik cerrahı 6 yıldır, dünyanın en güzel 100 kadınını seçiyor..
Dikkat buyurun.. Üç kişi seçen ve üçü de estetik cerrahı..
Yani kendi reklamlarını yapıyorlar muhtemelen.. Ve de meslek gereği, estetik güzellerini seçiyor olmalılar.. Çünkü bilgisayarlarında sadece onların resimleri var..
Efendim bu yıl Hande Erçel'i seçmişler..
Kıyamet koptu..
"Vay efendim bir Türk kızını nasıl seçerlermiş?."
Hayır.. Sorun Hande değil.. Hande'nin Türk olması.. Kompleksleri bir Türk'ün birinci olmasını kaldıramıyor.
Efendim birinci sıraya Hande nasıl konurmuş. İlk yüze "5 Türk" evet aynen öyle "5 Türk" nasıl girermiş?.
Dünya çapında ustamız Nusret'e de Allah'ın günü saldırmıyor mu bunlar?. Yahu adam iyi et yapıyor. Kesin. En ünlü Amerikan yemek eleştirmenleri yazdı. PR'ı da iyi biliyor. Yani halkla ilişkileri.. Üstelik kendi yazarlarını gönderip, paralı röportaj yaptıran ve adını Proje koyan gazete kızıyor, Nusret'in PR yapmasına..
Bir yazarımız, , ünlü manken Adriana Lima ile aşk yaşıyor.. Victoria Secret'in Meleğine Türk yakışır mı?. Nasıl bir saldırı..
Peki yarın reklam şubesinden, o Türk'e saldıran genç arkadaşa "Yeni Proje Hande!. Git yaz" talimatı gelirse ne olacak?.
Atatürk'e düşmanlığın bir gösterisi de, Türk'e sövmek mi acaba?.
Malum, Atamız 10'uncu yılda şöyle haykırmıştı..
Çünkü, Türk milletinin karakteri yüksektir. Türk milleti çalışkandır. Türk milleti zekidir. Çünkü Türk milleti millî birlik ve beraberlikle güçlükleri yenmesini bilmiştir. Ve çünkü, Türk milletinin yürümekte olduğu terakki ve medeniyet yolunda, elinde ve kafasında tuttuğu meşale, müspet ilimdir. Şunu da ehemmiyetle tebarüz ettirmeliyim ki, yüksek bir insan cemiyeti olan Türk milletinin tarihî bir vasfı da, güzel sanatları sevmek ve onda yükselmektir. Bunun içindir ki, milletimizin yüksek karakterini, yorulmaz çalışkanlığını, fıtrî zekâsını, ilme bağlılığını, güzel sanatlara sevgisini, millî birlik duygusunu mütemadiyen ve her türlü vasıta ve tedbirlerle besleyerek inkişaf ettirmek millî ülkümüzdür.
Türk olmak nerdeyse suç olacak yahu!.

***

TEBESSÜM

, hocası Aristoteles'e sormuş: "Lider için, adalet mi daha önemli, cesaret mi?" Aristoteles, fazla düşünmeden cevaplamış: "Adaletin olduğu yerde, cesarete gerek kalmaz."
(Bu düşündüren Tebessüm için teşekkürler Ünal Ersözlü dostuma..)

***

SEVDİĞİM LAFLAR

Vicdanınızın sızlaması, karakterinizin yapılacak iş için uygun olmadığına işarettir.
Nietzsche

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
SON DAKİKA