Türkiye'nin en iyi haber sitesi

"Türkiye'deki ilk maçımızda, 19 Eylül 1990'da, Avni Aker'de, Barcelona'nın başında Johan Cruyff ve Trabzonspor'un başında Özkan Sümer vardı. Huzur içinde uyusunlar."
Bu satırları, Barcelona Kulübü'nün resmi sitesinden aldım.. Dünyanın en büyük kulübü, kendilerini yenen ilk Türk takımı, onlar için o zaman isimsiz Trabzonspor'u unutmamış, onun Hocası 'i, efsane futbolcusu, ama asıl Barcelona'yı yaratan adam ile birlikte anmıştı..
Özkan Sümer, o maçla ilgili duygularını yıllar sonra şöyle anlattı..
"Onlar bizi sıradan bir takım olarak görüyorlardı. Zaten kendilerini bilip de oynasalar bizim o sonucu almamız pek kolay olmazdı. Biz onların bizi hafife almalarından istifade ettik; ancak maç öncesi yoğun bir şekilde özel çalışma da yapmıştık. Ama bu çalışmalar Barcelona'nın etkinliğini yok etmeye yetecek şeyler değil de 'kendi potansiyelimizi nasıl ortaya çıkarabiliriz, varlığımızı daha etkin nasıl kullanabiliriz'e dönüktü. Maç esnasında çocuklar umduğumun da üzerinde çok özverili ve güzel bir mücadele verdiler.
Dengeli bir mücadele ümit ediyorduk ama gol atmak da müthiş oldu."
Okuduğumda bir de beni çok güldüren anısını nakletmişti o maçtan.. Tam bir Temel fıkrası..
"Ben o maçın heyecanı içinde hakeme yüklendim biraz bağırıp çağırarak falan.
Hakemin benim lisanımı anlaması mümkün değil, o rahatlıkla da bağırıp çağırıyorum; fakat sesin yüksekliğinden, tonundan pek iyi şeyler söylemediğimi anladı ve beni dışarı atmaya doğru yöneldi. O yöneldiği an ben de yardımcım İlyas'ı (Akçay) azarlamaya başladım.
Bağırıp çağıran oymuş gibilerinden. Bu taktikle atılmaktan kurtardım."
Cruyff, Barcelona'da hocalığından çok altyapıyı, o dünya efsanesi denen altyapıyı, çocukları, kızlar dahil küçük yaşta yetiştiren La Masia'yı kuran adam olarak, Katalanların sevgilisi olmuştu. Okul bir yandan Katalan Milli Takımı muamelesi gören Barcelona'ya yıldızlar yetiştiriyor, bir yandan da fazlasını satarak kulübe büyük gelir sağlıyordu.
Galatasaray Dr. Ali Uras'ın başkanlığı döneminde, 1982 yılında Trabzon Okulu'nu yaratan ve ondan Türk Futbolu'nda yaratan iki hocadan Özkan Sümer'i (Diğeri Ahmet Suat Özyazıcı) İstanbul'a getirdi. Yönetim Kurulu'ndaki 'ın amacı, Florya'da bir La Masia kurmaktı.
Özkan o altyapının ve okulun başına geçecekti. Geçti de.. Ama ne yazık ki, A takımında işler iyi gitmeyince ve hoca kovulunca, Özkan Sümer apar topar altyapından alındı. Özkan Sümer Galatasaray Profesyonel Takımına teknik direktör oldu. Okul unutuldu.
Galatasaray, Cruyff'lı Ajax'ta staj yapıp Beşiktaş altyapısına gelen ve Kartal'ın altın çağında o efsane Metin, Ali, Feyyaz üçlüsü dahil pek çok yıldızı hem kulübe, hem kazandıran Serpil Hamdi'yi, sıkışınca altyapıdan alıp, profesyonel takımın başına getiren ve harcayan Beşiktaş'tan ders almamıştı.
Özkan Sümer de Galatasaray'ın geleceğini hiçe sayarak günü kurtarma peşindeki yönetim tarafından iş başına getirildi ve harcandı.
Derwall'i bile taşlayan ve benim Cumhuriyet'te "Hayvanlar" başlıklı yazıma sebep olan o felaket taraftar, Özkan'dan hemen sihirli değnek dokunuşu bekliyordu. O zaman yazdıklarımı hatırlıyorum da.. Ben de onlardan pek aşağı kalmıyordum. Bir maç sonrası, seyrettiğim Galatasaray'la şöyle dalga geçmiştim, yazımda hiç unutmam.. Fazıl Ahmet Aykaç'ın ünlü hiciv dizelerinden esinlenerek..

"Öyle bir manzara ki
Görse şaşar Anibal
Ördeklerden bir filo
Bir de Laz'dan Amiral!."


En ağır eleştirenlerdendim Özkan'ı.. Ama yıllar sonra Trabzon'a gidip onu aradığımda nasıl boynuma sarılmış, yanaklarımdan öpmüş ve beni nasıl ağırlamıştı.
Çünkü "Adam"dı!.
En unutmadığım anımız.. Beni bir ırmak kenarında dünya güzeli bir yeşil bahçeye götürdü. Harikulade bir restoran.. Hatırladığım kadarıyla onundu.. Bir yandan parmaklarımızı yedik, bir yandan İstanbul günlerimizi anarak kahkahalar attık, saatlerce..
Özkan Sümer gibi bir anıt, iki satırla, iki yazıyla geçmez.. Ama bizde "Vefa" boza markasıdır, ekşisi makbul olan. Sövülecek adam olsa, şimdiye neler neler döktürülmüştü.
Bundan tam 3 yıl önce, yerel basın ve yerel taraftar (!) tarafından iş başına getirilen 'ın Trabzon'u, daha ikinci ayında Akhisar'a 6-1 yenilince gazeteciler Özkan Sümer'e koşmuşlardı..
Şöyle dedi, bugünlere not düşerek.. "Trabzonspor'u hiç yaşamamış insanlardan, Trabzonspor'u yaşatmalarını bekliyoruz. Bir gazeteci arkadaş bana 'Bu yönetim kurulu müthiş yanlış içinde' dedi. Ben de ona dedim ki.. 'Trabzonspor mevcut yönetiminin kurulduğundan beri tek bir yanlışı yok. Çünkü bu yönetim kurulunun verdiği tek bir karar yok. Kararları hep başkan veriyor!" Bugün hangi kulüpte yönetim var?. Fener'de mi?. Galatasaray, Beşiktaş'ta mı?.
Ötekileri geçin zaten..
Sadece kendini ve kendi gününü düşünen başkanlar, sosyal medya trollerine göre karar alıyor, konuşuyor, uyguluyorlar.. Medya zaten sosyal medyaya göre gazete çıkarıyor..
Kadısı, jürisi, mübaşiri, tanığı, hepsi sosyal medya trolleri olan mahkemeden adalet çıkar mı?.
Ah Ziya Paşa ah!. Sen 200 sene evvel söyledin de, dinleyen yok!.


"Kadı ola davacı vü muhzır dahi şahit,
Ol mahkemenin hükmüne derler mi adalet?"


Işıklar içinde yat, Özkan dostum, kardeşim.. Işıklar içinde yat ve günümüzü aydınlat lütfen..
Bir Trabzonlu yazar çıkmaz mı, Özkan Sümer'i, yaşamı, yaptıkları, başardıkları ve söyledikleriyle yazacak ve her kulağa küpe yapacak?.

***


BENİ AĞLATAN YUSUF YAZICI..

İşte hayatının en mutlu anında Özkan Sümer!. Nerden mi biliyorum.. Çünkü gençler onun hayatıydı.. O gençlerden biri namını ülkeye, dünyaya yaydı mı, Özkan Hoca dünyanın en mutlu insanı olurdu.. Bu resimde var mı, Yusuf Yazıcı bilmiyorum, ama Yusuf'un Hocası'na vedasını okudum..
"Hayat tam bir senaryo değil; hiçbir zaman, hiç kimse için de olmadı. Hep bir şeylerin eksikliğini çekti insan, hep öğrenmek, daha fazlasını elde etmek istedi. Benim hiç dedem olmadı. Hayat, ben onları göremeden bu dünyadan almış ikisini de. O yüzden benim dedem Özkan Sümer'di. İlk hocam, akıl hocam, zora düştüğümde yardıma koşan, iyi günümde ilk sevinen, kötü günümde hep yanımda olan. Aklıma ve gönlüme futbol sevgisi düştüğü zamanlarda bizim coğrafyamızın efsanesiydi o. Farklı yürürdü, farklı düşünürdü, farklı konuşurdu. Bugün bir şekilde kaderimi yeşil sahalarda çizebiliyorsam onun sayesindedir.
"Hayallerim çok büyük hocam" dediğimde, "Hayallerini sınırlama oğlum. Senin yeteneğin çok büyük. Gideceksin ve bütün dünyaya buralarda ne kadar yetenekli çocuklar olduğunu göstereceksin" diyecek kadar yön gösterici; hiçbir sebep yokken yanına gitmek, onunla aynı ortamda olmak isteyeceğiniz kadar bilge bir insandı. Her anlamda çok fazlaydı. Dün gece valizimi hazırlarken son maçta giydiğim formayı kenara ayırdım, imzaladım. Yılbaşında ziyarete gittiğimde yanımda götürür, altyapıdaki o çelimsiz çocuğun hayalleri peşinde koşmaya devam ettiğini görürse yüzüne ince bir gülümseme yerleşir diye düşündüm. Sabah kalktım, hayatın bu sefer Özkan dedemi benden aldığını öğrendim. Hocam, bugün bir yerlerde futbol oynayabiliyor, futbola ilişkin birkaç cümle edebiliyorsak senin sayendedir. Formayı imzaladım ama sana yetişemedim. Affet. Mekanın cennet olsun!."

***


SUÇA TEŞVİK SUÇU!.

Hemen bütün ceza hukukunun temeli Roma Hukuku'ndan beri, tüm uygar ülkelerin, bu ara bizim Ceza Hukukumuzda da "Suça teşvik" diye bir suç vardır.
Dün sabah bizim Günaydın ekinde, kocaman kocaman resimler ve başlıklarla ana haberdi.
Adını yazmayacağım, çünkü amacı kendinden bahsettirmek gibi geliyor, bir ünlü kızımız, sabah kalkmış..
Giyinmiş, kuşanmış, takmış, takıştırmış, takamadığı tek taş yüzüğünü, pırlanta mücevherlerini meydanda bırakmış. Çıkarken evin anahtarını da kapıcıya verip "Köpeğimi gezdir" demiş..
Sonra da polise gidip eve taktığı gizli kamera kayıtlarını verip "Kapıcım beni soydu" diye şikâyet etmiş..
Kapıcı şimdi tutuklu yargılanmak üzere cezaevinde..
Ama benim vicdanım rahat değil.. O ünlünün rahat mı acaba?.
"Evde nasılsa kamera var.
Kapıcı meydandaki pırlantaları alırsa, satamadan yakalarım. Geri gelmeyen de sigortalı nasılsa kaybım olmaz. Bütün gazetelerde bol resmim ve ismim çıkar" demiş olamaz mı?.
Hadi demedi..
Ama üç kuruşa muhtaç bir ekonomik düzeyde adamın önüne mücevherleri serip, çekip gitmek, suça teşvik değilse, biri bana söyler mi, "Suça teşvik" nedir, Sayın savcılar ve yargıçlarım..
Hiç aklında bile olmayan bir fakir adamı şimdi yıllarca içerde yatırmak ve sabıkalı yapıp hayatını kaydırmak nedir?.

***


Tebessüm
Hayatı boyunca vejetaryen yaşamış, ağzına et koymamıştı. Bir de vejetaryen gurubun içindeydi ki, birbirlerini denetleyen..
50 yaşına geldiğinde, ağzında et tadı olmadan öleceğini düşündü.. Gözlerden ırak bir yerde, övgüsünü çok duyduğu, kokusunu hep burnunda hissettiği bir oğlak fırın yemeye karar verdi. Araştırdı. ovası küçükbaş hayvanlarının lezzetiyle ünlüydü. Kimseye haber vermeden İstanbul'dan Iğdır'a gitti. En ünlü lokantayı sordu.. Girdi. "Oğlak fırın" dedi.. "Akşama gel, hazır olur" dediler. 7 saat sonra gitti. Oturdu. Koca bir tepsi içinde nar gibi kızarmış, bütün bir oğlak getirdiler.. Dumanı üstünde.. Ağzında da bir elma.. Iğdırın simgesi Al Alma..
İştahla masaya uzanırken gözü kapıya takıldı. Vejetaryen gurubu içeri girmiş ona doğru gelmiyor mu?.
Arkadaşlarına tepsiyi işaret etti..
"Bu Iğdır'ın esnafı muhteşem.. Bir elma istedim. Şu sunuşa bakar mısınız?."


Sevdiğim Laflar
Müzik olmasaydı, hayat anlamsız olurdu."
Nietzsche

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
SON DAKİKA