Tuncel
Kurtiz ile konuşmak demek, bir anlamda sanat dünyasının gayriresmi tarihini öğrenmek ya da Türkiye'nin mücadele tarihini dinlemekle eşdeğer. Bir başlıyor anlatmaya, içinde Münir Özkul, Can Yücel, Yılmaz Güney, Cemal Süreya, Özdemir Asaf, Mehmet Ali Aybar ve Deniz Gezmiş'in geçtiği cümleler dökülüveriyor ağzından. Kâh 60'lar, 70'ler Türkiye'sinden dem vuruyor, kâh 2000'lerden... İnatçı, "Dinozor da deseler hâlâ komünistim," diyor. Çünkü inanmış bir kere 'insanlığın daha adil, güzel bir dünyada yaşamaya hakkı olduğuna.' Onun için "Hep çalıştım, ne elde ettiysem alnımın teriyle elde ettim," diyor. Ki elde ettikleri de az şey değil hani. Türk sinema ve tiyatro tarihimizin uluslararası alanda başarılı olan ender oyuncularından biri. Modern tiyatronun kurucularından Peter Brook'la birlikte çalıştığı
Mahabaratta efsanesi hâlâ anlatılır.
Kuzuların Gülümseyişi filmindeki performansıyla Berlin Film Festivali'nde en iyi erkek oyuncu seçilip Gümüş Ayı alan tek oyuncumuz. Eğer yönetmen David Lean 'erken' ölmeseydi, Kurtiz'i bir filmde Marlon Brando ile karşılıklı oynarken de görmüş olacaktık. Olmadı! Son olarak, kadim dostu Ahmet Boyacıoğlu'nun yönettiği
Siyah Beyaz filminde komünist Ahmet Nihat rolüyle karşımıza çıkan,
Ezel'in Ramiz Dayı'sı olarak adeta yeniden keşfedilen Tuncel Kurtiz cephesinde pek bir değişiklik yok. O yine çalışmaktan ve muhalif olmaktan vazgeçmiyor.
- Filmde komünist bir karakteri oynuyorsunuz. Bir replik var: "Biz dünyayı değiştirmek istedik ama olmadı, ama dünya da bizi değiştiremedi." Bu sizin yaşamınızın sözü gibi adeta... - Öyle tabii. Çünkü benim de hayallerim var, ütopik dedikleri düşüncelerim var. İnsanlığın daha adil, güzel bir dünyada yaşamaya hakkı olduğuna inanıyorum. Bütün insanların kardeş olduğuna inanıyor, ırkları küçümsüyorum. Ben muhalifim, onun için Beşiktaş'ın Çarşı grubundan yanayım, Çarşı her şeye karşı. Bilimden yanayım ama yanılan bilimden yanayım. Adorno'nun dediği 'Anadil anavatandır' sözünü çok seviyorum. İnsanlığın özgür yaşamasını düşünüyorum, demokrasinin ne olduğunu düşünüyorum. Demokrasi nedir acaba? Özgür düşünmektir önce, düşündüğünü söyleyebilmektir. Eşitlik de demokrasinin sloganlarından birisidir. Eşitlikten neyi kast ediyoruz peki? Okula gidebilmeyi, ayakkabı giyebilmeyi, ekmek yiyebilmeyi, banyo yapabilmeyi, eşit ücretler alabilmeyi değil mi? İşte ben
Siyah Beyaz'da bu düşünceleri savunan bir adamı oynamaya çalıştım.
- Siz Türkiye'nin çok önemli aşamalarına tanıklık etmiş birisiniz. Komünist olmakta ısrar eden biri olarak komünizmin kaybettiği itibarı ve bu ülkeye yansımasını nasıl değerlendiriyorsunuz? - Bireyler yok edildi Türkiye'de. Gariptir, bireylerin yok edilmesiyle de kaybetti. Yani Cahit Irgat, Turgut Uyar, Ece Ayhan yok sayıldılar, okul kitaplarına alınmadılar. Nazım Hikmet nereye kadar vardır kitaplarda? Bireyler yok edilince ve ortaya köşeyi dönme edebiyatı çıkınca insanlar, gençlerimiz yavaş yavaş apolitik olmaya başladılar. Büyük bir baskı vardı üzerlerinde. Ne diyordu Ali Elverdi 'Üç beş kişiyi daha sallandırsak o zaman terör olayları biter'. Ve Elverdi gidip Ulucanlar'da idamlara şahitlik etti. Ondan sonra dedi ki Halit Çelenk'e 'Siz görevinizi yaptınız'. Bireyler kafalarına vurula vurula çakıldı, Deniz Gezmişler asıldı, Hüseyin Cevahir kurşunlandı, Mahir arkadaşlarıyla dağlarda anarşist diye öldürüldü, aydınlar susturuldu. Televizyonlar, Amerikan filmleri hayatımız oldu. Amerika özgürlük ülkesi diye lanse edildi. 'Ayakkabı boyacıları zengin olabilir,' dendi. O zaman bu harikulade insani düşünce kaybolup gidiyor. 'Paran kadar konuş,' lafı bir slogan haline geliyor ülkemizde.