Evde, salonun ortasındaki sehpada; şöyle şekilli, mekilli bir defterim var benim. 'Anıtkabir defteri' diyorum ben ona. Evimden gelip geçen herkesin eline tutuşturuyorum. 'Bana kalbin kadar temiz bu sayfada' diye başlayan anı defteri gibi bir şey bu... Onun az daha gelişmişi! Diyorum ki gelene, Öncel'in sendeki sözlük karşılığını ve şu anı yaz buraya... Kimi tek kelime yazıyor, kimi hızını alamıyor sayfayı dolduruyor. Bu defter bir nevi benim 'acil durumda kırınız' camım.
HÜZNÜMÜZ DERİNDİR BİZİM
O camı kırıyorum bazen... Ve düğmeye basıyorum. Sayfalar açılıyor... Acil dediğim de genelde kızsal durumlar oluyor, işte... Biz dişi cinsi, hayatın üzerimize üzerimize geldiğini çok sık hissederiz ya... Paranoyalarımız, endişelerimiz, hüzünlerimiz derindir bizim. Gereksiz alınganlıklarımız, kırgınlıklarımız ve öfkelerimiz çoktur. İşte ben öyle zamanlarda, hem şefkate ihtiyaç duyup, hem de yalnız kalmak istediğimde aslında açıyorum defterimi... Rastgele karıştırıyorum. Kimler, benim ve o sırada yaşanılan anla ilgili neler yazmış, okuyorum. Anılar falan da canlanıyor tabii bu arada. Birden üç sene öncesinin bir bahar akşamına, Alsancak'taki evin minicik balkonundaki o kahkaha dolu geceye dönüveriyorum. Ya da ayağımı sakatlayıp yattığım zamanlarda eve gelen arkadaşlarımın beni güldüren, eğlendiren notlarını okuyup tekrar en az o günkü kadar eğleniyorum. Neyse lafı uzatmayalım diyeceğim o ki; size de salondaki sehpanın üzerine bir defter koymanızı öneririm. Her gelenin eline tutuşturun kalemi, yazsın o sırada içinden geçeni... Kafanız bozulduğunda, hayat size yamuk yaptığında falan, açın karıştırın sayfaları... Bu bildiğin, gereksiz hüznün ilacı...