Hudeyde şehri hakkında...

Hudeyde isminden ilk defa Yemen tarihçisi Ali b. Hasan el-Hazrecî 795'te (1393) bir sahilin adı olarak söz eder. Ancak yapılan arkeolojik araştırmalar, bu tarihten üç dört asır önce bu civarda bazı yerleşim merkezlerinin bulunduğunu ortaya çıkarmıştır. İslâm'ın yayılışından kısa bir süre önce bölgenin güneyindeki Ganemiye'de yaşayanlar vardı ve bu insanlar, Hz. Peygamber'in bölgeye yolladığı davetçiye direnme göstermeden İslâmiyet'i kabul etmişlerdi (Baldry, Ar.S, sy. 7 [1985], s. 39). Bu şehir muhtemelen bir deprem sonunda yok olmuştur. VIII. (XIV.) yüzyılda av sahası olarak kullanılan Hudeyde'den yerleşim merkezi niteliğiyle bahsedilmesi, XV. yüzyılın ortalarında Aden'deki Tâhirî Sultanlığı'nın hâkimiyet yıllarına rastlamaktadır. Ahmed b. Mâcid de Kitâbü'l-Fevâʾid adlı eserinde (telifi 1490) buranın Yemen'in en önemli limanlarından biri olduğunu söyler.

XVI. yüzyılın ilk çeyreğinde Hudeyde Limanı önemini korudu. 1515'te Memlükler Aden'e gelen Portekizliler'e karşı gönderdikleri kuvvetler için Zebîd imamının istenilen gıda yardımını yapmaması yüzünden karaya asker çıkararak Hudeyde'de hâkimiyet sağladılar. Bu saldırıdan büyük zarar gören şehir canlılığını kaybetti ve fonksiyonunu daha güneydeki Mehâ Limanı'na bıraktı. 1517'de Mısır'ın Yavuz Sultan Selim tarafından ele geçirilmesinden sonra Yemen'de bulunan Memlük ordusu da Osmanlı Devleti'nin hâkimiyetini kabul etti. Gucerât Sultanı Bahadır Şah'ın Osmanlı Devleti'nden Portekizliler'e karşı yardım istemesi üzerine 1538'de Hint seferine çıkan Hadım Süleyman Paşa kumandasındaki Osmanlı donanması dönüşte Hudeyde'ye ve Yemen'in Kızıldeniz'deki diğer limanlarına uğrayarak bölgeyi kontrol altına aldı. 1625'te Zeydî imamı Muhammed Müeyyedbillâh Hudeyde'ye yürüdüğünde Osmanlılar açıktaki Kemerân adasına çekildiler ve şehir 1636 yılına kadar Zeydîler'in hâkimiyetinde kaldı.

Güneydeki Mehâ Limanı Kızıldeniz'in girişine yakınlığından dolayı Avrupa, Güneydoğu Asya ve Hindistan arasındaki kahve ticaretinin merkezi haline gelince Hudeyde eski önemini kaybetti. Bu durum, XVII. yüzyılın son çeyreğine girildiğinde Avrupalı korsan gemilerinin Bâbülmendep'in yakınından geçen ticaret gemilerine saldırmasıyla değişti ve içeride olması sebebiyle daha güvenilir bulunduğu için tekrar önem kazanan Hudeyde Limanı'nda kahve ticareti yeniden canlandı. Osmanlı Devleti kahve ticaretini bu limandan yapıyor, Amerikan bezi ve gaz yağı karşılığında İngiltere ve Fransa'ya ihraç edilen kahvenin miktarı yılda 6000 tonu buluyordu. Hudeyde XVIII. yüzyılda, özellikle 1730-1790 yılları arasında en parlak dönemini yaşadı; ticarî bakımdan gittikçe önem kazanan şehrin bu yıllardaki durumunu burayı ziyarete gelen birçok Batılı seyyah anlatmaktadır. Hudeyde İskelesi, Kızıldeniz'deki Sevâkin tüccarlarının Nil topraklarından sevkettikleri atlar için de belli başlı bir pazar yeriydi. Ancak bu ticarî gelişme kısa sürdü. Zira şehir bölgedeki aşiret ve kabilelerin saldırılarına mâruz kaldı ve 1809-1810 yıllarında Şerîf Hamûd Ebû Mismâr burayı işgal etti. Daha sonra Cîzân'dan gelen Vehhâbîler şehri yağmaladılar ve yakıp yıktılar. Mısır Valisi Mehmed Ali Paşa, nüfuz sahasını Arap yarımadasına kadar genişlettiğinde bu yerlerdeki olaylar istediği şekilde gerçekleşmeyince Hudeyde'yi San'a'daki Zeydî yönetimine bıraktı.

Aden Limanı'nın İngilizler tarafından geliştirilmesiyle önemi azalan Mehâ'nın yerine Türkler 1830 yılında Hudeyde Limanı'nı ıslah ettiler. Şerîf Hüseyin'in isyanında (1832) burası oldukça zarar gördü. Mısır'da güçlenen Mehmed Ali Paşa, tekrar Akabe'den Bâbülmendep'e kadar Arabistan sahillerini kontrolüne alınca şehir yeniden büyük bir ticaret merkezi haline geldi. 1835'te bölgeyi ziyaret eden Batılı seyyahlar Hudeyde'nin etrafında taştan bir surun bulunduğunu, içeride büyük bir pazarın yer aldığını, caddelerin düzenli ve binaların güzel olduğunu söylemekte, kahve ticaretinin canlılığından bahsetmektedirler. Mısır ordusunun şehirden ayrılmasıyla Hudeyde de Tihâme bölgesinin teslim edildiği Şerîf Hüseyin'in kontrolüne girdi (1840). 1849'da Osmanlı Devleti'nin Mekke şerifinin nezareti ve Tevfik Paşa'nın kumandası altında Kemerân adası ile Hudeyde'yi ele geçirmek üzere gönderdiği 3000 piyade ve kırk fırka süvari şehri teslim aldı. Sultan Abdülaziz zamanında bütün Yemen'de tek başına hâkimiyet kurmaya çalışan Muhammed b. Âiz, 1870'te isyan ederek Asîr bölgesindeki kabilelerden topladığı askerlerle şehri kuşattıysa da Osmanlı askerlerinin savunması karşısında geri çekilmek zorunda kaldı. Hudeyde Limanı yedinci ordu ile Yemen vilâyetinin iskelesi konumunda olduğundan, ayrıca vilâyet merkezi San'a ile aralarındaki mesafenin azlığından dolayı Yemen'in ele geçirilmesinde ve iç kesimlerdeki orduya erzak sevkinde en önemli hareket noktasını teşkil ediyordu.

1326 (1908) yılı kayıtlarına göre XX. yüzyılın başlarında Yemen vilâyetinin Asîr, Hudeyde, Tâiz ve Yemen olmak üzere dört sancağı vardı. Hudeyde sancağı Bâcil, Beytülfakîh, Cebelireyme, Ebûarîş, Hacûr, Lühayye, Zebîd ve Zeydiye'den oluşan sekiz kaza, yirmi sekiz nahiye ve 1336 köye sahipti. Arabistan yarımadasının en işlek çıkış noktası ve bütün Kızıldeniz'in en meşhur limanı konumunda olmasına rağmen Hudeyde'nin henüz modern bir rıhtımı yoktu. Şehir beş kapısı ve iki burcu bulunan bir surla çevriliydi; kapılarında top tabyaları yer alıyordu. Merkezde kerpiçten yapılmış birkaç katlı 700 ev, surların çevresinde ise "ariş" denilen ağaç ve otların malzeme olarak kullanıldığı 4-5000 baraka vardı. Ayrıca merkezde hükümet konağı, kumandan dairesi, telgrafhane, rüsûmat idaresi, biri sivil, biri askerî iki hastahane, kışla, sanat mektebi, belediye binası, üçü büyük, kırkı küçük cami-mescid ve 600 kadar da dükkân bulunuyordu. Sokaklar çok dar ve surların dışında kalan yerler mezbelelik olduğundan şehirde sıtma eksik değildi. Su sıkıntısı da had safhadaydı; bir buçuk saat mesafedeki tepelerde açılan kuyulardan önceleri hayvan sırtında getirilen sular, daha sonra padişahın emriyle yapılan kanallar vasıtasıyla bir şadırvana akıtıldı. Çevre toprakları kumlu ve susuzdu; dolayısıyla tahıl ve meyve ziraatı yapılamıyor, yiyecek maddeleri buraya bağlı nahiye ve kasabalardan sağlanıyordu. Bu olumsuz hayat şartlarına rağmen Hudeyde, Yemen'in en önemli ticaret merkezi olması sebebiyle yerli ve Avrupalı birçok zengin tüccarın oturduğu bir şehirdi. Arap, Habeş ve Hintliler'in evliliklerinden oluşan melez halk ticaret, gemicilik ve kısmen de dokumacılıkla uğraşmaktaydı. Başlıca ihracat ürünlerini kahve, yörede çokça bulunan tuz, sedef, tabaklanmış deri, bal mumu ve fildişi; ithalât mallarını ise pirinç, un, şeker ve sabun teşkil ediyordu. İhraç edilen keçi ve koyun derilerinin en büyük müşterisi olan Amerikan deri fabrikalarının burada temsilcileri bulunuyordu.

Hudeyde ticaret yolları üzerinde yer aldığı için bir uğrak ve konaklama yeriydi. Ancak ticarî hareketliliğin bazı yıllarda çok azaldığı görülür; meselâ 1896'da sadece beş vapur uğramıştı. Es'ad Câbir'in verdiği bir çizelgede, yıllık 499'u yelkenli ve seksen beşi buharlı olmak üzere toplam 584 ticarî geminin limana uğradığı görülmektedir. Bunlardan 442 tanesi (ikisi vapur) Osmanlı Devleti'ne, diğerleri İngiltere, Almanya, Avusturya, Fransa, İtalya, Mısır Hidivliği ve İran'a aittir. 1911'de Hudeyde-San'a arasında demiryolu yapımına başlandıysa da aynı yıl çıkan Osmanlı-İtalyan savaşı yüzünden tamamlanamadı. Yine 1911 yılında Hudeyde'de bir numune mektebi tesisine teşebbüs edildi. Ziraatın ıslahı için İstanbul'dan gönderilen aletler kazalarla nahiyelere dağıtıldı. Halkın Osmanlı Devleti'ne bağlılığını arttırmak için yerlilerden jandarma birlikleri oluşturuldu. Seyyid ve şeyhlere içtimaî durumlarının önemini gösterecek şekilde maaş bağlandı. İtalyanlar, Kızıldeniz'deki savaşın daha çok güney kesimlerde cereyan etmesi ve Osmanlı karargâhının Hudeyde'de bulunması sebebiyle limandaki Osmanlı donanmasını kendileri için tehlike olarak görüyorlardı. Bundan dolayı burayı topa tuttular ve karargâhla askerî hastahaneyi tahrip ettiler. Bu bombardıman sonucunda halk evlerini bırakıp bir müddet civardaki köşklere sığındı. I. Dünya Savaşı sırasında İngiliz saldırılarına mâruz kalan şehrin önceleri 40.000 civarında olan nüfusu 2000'lere kadar düştü. Aralık 1918'de Hudeyde Limanı'na gelen İngilizler, otuz kırk kişiden ibaret bir Osmanlı birliğinin koruduğu şehri hiçbir direnişle karşılaşmadan işgal ettiler. Tihâme bölgesindeki halk, özellikle Hudeyde'de bulunan tüccarlar Türkler'in yeniden idareyi ele geçirmelerini istediler ve yaklaşık iki yıl bunu gerçekleştirmek için gizlice gayret gösterdiler.

1921'de Asîr Emîri Seyyid Muhammed b. Ali el-İdrîsî'nin, onun 1923'te ölümünden iki yıl sonra da İmam Yahyâ'nın kontrolüne geçen Hudeyde bu dönemde ticarî merkez olma özelliğini korudu. 1934 yılında bir müddet Suûdîler'in işgalinde kalan şehir, aynı yıl İmam Yahyâ'nın Suûdî Kralı Abdülazîz'le yaptığı Tâif Antlaşması gereğince Yemen'e geri verildi. Bundan sonra geniş bir imar faaliyeti başlatıldı. İkili ilişkiler sonucu 1948'de San'a-Hudeyde yolu Çin'in, liman tesisleri de Sovyetler Birliği'nin katkılarıyla inşa edildi. 1970'li yıllarda Hudeyde deniz trafiğinin en yoğun olduğu limanlardan biri haline geldi.

Osmanlılar zamanında bölgede yaşayan ahalinin çoğunluğu Şâfiî, Hanefî ve Hanbelî mezhebindendi. Osmanlı hâkimiyetinin son zamanlarında İngiltere, Fransa ve Yunanistan'ın Yemen'deki konsoloslukları burada bulunuyordu. Endüstri tesislerinin de yer aldığı Hudeyde bugün Yemen Cumhuriyeti'nin dördüncü büyük şehri olup 1986'daki tahminî nüfusu 155.000'dir. Şair ve edip Câbir Rızk ile Benî Matîr, Benî Ehdel ve Benî Mükerrem gibi âlimlerin yetiştiği aileler de Hudeydelidir.

Kaynak: Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi

BİZE ULAŞIN
BİZE ULAŞIN