X İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR
ARKADAŞINA GÖNDER En iyi yaşımda her şeyin farkındayım
* Birden fazla kişiye göndermek için, mail adresleri arasına “ ; ” koyunuz

En iyi yaşımda her şeyin farkındayım

  • Giriş Tarihi: 22.4.2015 14:39 Güncelleme Tarihi: 22.4.2015 14:48
En iyi yaşımda her şeyin farkındayım
En iyi yaşımda her şeyin farkındayım

Merve Yurtyapan ile Öznur Kaymak 1985 doğumlu. İyi eğitimler aldılar ve hayallerindeki mesleği seçip günün birinde SABAH çatısı altında buluştular. Bu özel sayı nedeniyle en çok onlar heyecanlandı. “Gazetemizle aynı yaştayız, doğumgünümüzü birlikte kutluyoruz” dediler. Ve bu özel sayı nedeniyle birlikte özel bir röportaja imza attılar, Engin Altan Düzyatan’la yıllar içinde dolaştılar

SABAH Gazetesi, 22 Nisan 1985 günü doğduğunda biz henüz hayatta değildik. Genç ve dinamik SABAH'ın, Türkiye'nin ve dünyanın nabzını tutmaya başladığı ilk aylarda biz de dünyaya gözlerimizi açtık. Ve aradan tam 30 yıl geçti... Şimdi iki genç gazeteci olarak SABAH çatısı altında gazetemizin 30'uncu yaşına tanıklık etmekten çok mutluyuz. Gazetemizle birlikte, bizim için de yeni bir dönemin başladığı 30'uncu yaşımızı çok özel bir röportajla kutladık. SABAH Ek Yayınlar Yönetmeni Şengül Balıksırtı'nın, bu özel günde bize sunduğu fırsatı değerlendirip, Engin Altan Düzyatan ile bir araya geldik. 1985 yılında beş yaşında bir çocuk olan Düzyatan'ı, sorularımızla iki koldan sıkıştırdık! Mövenpick Hotel'de buluştuğumuz oyuncu, SABAH'ın doğum günü için özel olarak hazırlanmıştı. Smokininin içinde çok şık görünen Düzyatan, tüm yakışıklılığıyla bizim için özel pozlar verdi. Sık sık kahkahalarla bölünen sohbetimiz sırasında ünlü oyuncunun farklı yönlerini keşfetme şansını yakaladık. "35 yaşındayım ve artık tüm ipler benim elimde" diyen Düzyatan, ünlü olmanın hayatında hiçbir şeyi değiştirmediğini söylüyor. Zaten samimi tavırlarıyla bunu fazlasıyla kanıtlıyor. Avrupai görünümünün altında klasik bir Türk erkeği yattığını söyleyen Düzyatan ile 1985 yılından bugüne uzanan bir yolculuğa çıktık. İzmir'de geçen çocukluğundan ilk kaykayına, şöhretle tanışmasından oyuncaklara düşkünlüğüne ve Neslişah Alkoçlar ile yaptığı evliliğe kadar her şeyi konuştuk... İşte Engin Altan Düzyatan'ın 30 yılı...

MERVE YURTYAPAN: 1985 yılında SABAH gazetesi kurulduğunda, siz beş yaşındaydınız. O günleri hatırlıyor musunuz?

Hayal meyal hatırlıyorum, ilginç yıllardı... Şu anla kıyasladığımzda bir çocuk için oyuncakların çok farklı olduğu bir dünyaydı. 30 yılda bu kadar büyük bir değişim insanı şaşırtıyor. O zamanlar meşe oynardık. İzmir'de meşe denir miskete... Gazoz kapaklarıyla oynardık. Hepsinin ayrı değeri vardı. Farklı bir dünyaydı. Elimizde tabletler, akıllı telefonlar yoktu. Şu anda çocuklar, benim kullandığım telefonu çok rahat kullanabiliyor. İnternetten girip oyun satın alıp oynuyorlar. 30 yıl, kısa bir süre gibi geliyor ama Türkiye'deki değişim çok büyük. Biz mesela kendimize kaykay yapardık. Tahtayı keser, tekerlek takar, üstüne oturup kayardık. Gerçek kaykay, biz aldı, yedi yaşındayken geldi. Mahallede bir tek bana alınmıştı. Sırayla hepimiz kaykaya binmiştik. Mahallede senin benim yoktur. Önceleri kaykayın üzerine oturup biniyorduk; kaykayın ayakta binilen bir şey olduğunu uzun süre anlamadık!

M.Y: İki dönemi de yaşamış biri olarak hangisini tercih edersiniz?

Şimdiki çocukların çok güzel oyuncakları var. Uzaktan kumandalı, 120 kilometre hızla giden arabaları var. O yüzden şu anda hepsini alıyorum. (Kahkahalar.) Hiç dert değil. Çocukluğumda oynayamadığım her şeyi alıyorum.

Ö. K: Nasıl oyuncaklarınız var şimdi?

Dört-beş helikopterim var. Yeni çıkan zıplamalı hoplamalı oyuncakların hepsini alıyorum. Model arabalarım var. Benzinlisi ayrı, spin atmak için olanı ayrı... Dünyanın en küçük dört pervaneli helikopteri de var, kocaman, 1 metreye yakın olanı da var. Ne olursa olsun, bunlar insanı tek başına oynamaya iten şeyler. Birine ihtiyacın olmadan eğleniyorsun.

M.Y: Bu durum çocukları yalnızlığa mı itiyor?

Tam olarak bunu söylüyorum. Biz çocukken oyunları beraber oynardık; gazoz kapağıyla oynayacaksak, önce gider birlikte toplardık. Birinin yoksa, ona kapak verirdik, misketi olmayana misket verirdik. Önemli olan birlikte vakit geçirmekti. Mahalle kültürü benim her zaman sevdiğim bir kültür. Bu insanları biraz daha sosyal olmaya, paylaşmaya ve beraber vakit geçirmeye itiyor. Günümüzdeki çocuklar daha izole büyüyor. Apartman dairesinde büyüyen, sokağa çıktığında ezilecek diye korkulan çocuklar var. Sistem böyle oldu.

Ö.K: Sizin dönemiz farklıydı...

Biz de sokağa çıkardık, yine araba geçerdi ama kimse ezileceğiz diye korkmazdı. Çünkü bilirlerdi ki o mahallede çocuklar oynuyor. O yüzden hızlı geçmezlerdi. Çocukluğumuzdan itibaren mahalledeki abilere emanet edilerek hayatımız geçti. O abiler de futbol oynardı ama tek gözle bize bakardı. Onlar da daha büyüklere emanetti. Bu, çok ayrı bir kültür. Çocuğum olursa kaybetmesini istemediğim, bunu yaşamasını istediğim bir kültür.

GELENEKSELİ SEVİYORUM

M.Y: İstanbul'da yaşıyorsunuz, şu an çocuğunuza böyle bir hayat sunmak zor olmayacak mı?

Aslında bunu biraz da biz zorlaştırıyoruz. Bu durumun yaşandığı mahalleler hâlâ var İstanbul'da. Ekonomik olarak biraz rahatladığınız zaman, kendinizi yalnızlığa itiyorsunuz. Siteleşmeye gidildiğinde, sizi koparan, uzaklaştıran, mahalleyle aranıza sınır koyan bir durum oluşuyor. Güvende hissetmeye çalıştığınız, sahte bir dünya yaratıyor size. Ben de şu an bir sitede oturuyorum ama benim sitem mahalle gibi. Çocuklar ortak alanda oyun oynuyor. Biz arkadaşlarımızla buluşup vakit geçiriyoruz, maç seyrediyoruz. Mahalle kültürünü yaşayan bir site bizimkisi; o yüzden orada oturuyoruz. Gördüğüm kadarıyla İstanbul'un birçok yerinde bu çok zor. Yan tarafınızda oturanın kim olduğunu bilmiyorsunuz.

M.Y: Gelenekselliği kaybetmemek için çaba gösterenlerdensiniz...

O duyguyu kaybetmemeyi seviyorum. İki yaşam tarzını da gören son kuşak olabilirim belki de. Bizden sonrakiler çok şey hatırlamayabilir. TRT'nin ilk zamanlarını hatırlıyorum mesela. İstiklal Marşı okunurken ayağa kalkardık. Sadece pazar günleri duş alındığını hatırlıyorum. Yeni jenerasyona bunu söyleseniz, "Pis miydiniz?" der. Hayır pis değildik ama sıcak su günü pazardı. Zenginler de, fakirler de aynı şeyi yapardı. Bunun sosyoekonomik durumla alakası yoktu. Biraz daha fazla paran varsa elektrikliydi, yoksa odunluydu şofbenin. Aradaki fark buydu. Böyle bir şeyi şimdikilerin aklı almaz. Bir de kafası karışık bir jenerasyon var. Mesela geçenlerde bir teyze; fotoğraf makinesindeki fotoğrafı eliyle büyütmeye çalıştı. Ben daha geleneksel yapıyı seviyorum. Beraber büyüdüğümüz,kopmadığımız, bir arada olduğumuz yapı bana daha yakın.

Ö.K: Çocukken bir hayal kahramanınız var mıydı?

Çocukken çok şey okuyordum. Voltran, Heman, Temel Reis vardı. Bir de çok çizgi roman okurdum, Red Kit'i, Kızıl Maske'yi çok severdim. Bir de Tenten'in çizgi romanları vardı tabii.

M.Y: Sizi de bir dönem saçlarınızdan dolayı Tenten'e benzetmişlerdi...

Evet, çok hoşuma gitmişti. Gittim Belçika'da Tenten'le fotoğraf çektirdim! (Gülüyor.) Benim kahramanım büyüdükçe belli oldu aslında. Kahramanım Batman'dir. Onun bir memleketi vardır, çatılardan atlamaz. Tatlı bir kahramandır.

M.Y: Sizin için son 30 yıl nasıl geçti?

Hayatımdan çok memnunum, plan yaparak yaşamadım. Önüme çıkan durumları değerlendirdim. Bir yolda gidiyorum ve sadece etrafımda neler oluyor diye bakıyorum. Böyle olunca yolu yaşama şansın oluyor. Kafan yolun sonunda değil, yolculukta oluyor. Karşıma farklı yollar çıktı. Normal bir ilkokul, ortaokul ve lisede okudum. O süreçte sporla uğraştım. Okulun voleybol takımındaydım. Uzun süre hayatımda spor oldu. Dört yaşımda yüzmeye başlamıştım. Suyun altında o kadar uzun süre nefesimi tutabilirdim ki, herkese boğuluyormuş numarası yapardım! (Gülüyor). İzmir'de doğdum, rahat bir şekilde büyüdüm. Karşıyaka Lisesi'nde tiyatroyla tanıştım. Spor yapmaktan sıkıldığım bir dönemde, tiyatroyu seçmiştim. Sürekli spor yapacağıma, boş geçen bir kol seçeyim dedim. Bir baktım ki, o kolu seçen 500 kişi var! Meğer herkes tiyatro istiyormuş! (Kahkahalar.)

Ö.K: 500 kişi arasından mı seçildiniz?

"Nasıl olsa beni seçmezler" diyordum. Okumam için bir kağıt verdiler. Babamın Türkçesi, Osmanlıcası çok iyidir. Çocukluğumdan beri bana, virgüllerde yarım es, noktalarda tam es vermemi söylerdi. Ben de metni öyle okudum. Başrol verdiler! Tiyatro, bir şekilde hayatıma girdi. 'Ben tiyatrocu olacağım, bu yolda ilerleyeceğim' durumum olmadı yani. Sonra oyunculuk sınavlarına girdim ve kazandım. Süreç beni oraya götürdü.

Ö.K: Bu kadar ünlü olacağınızı hayal eder miydiniz?

Benim İstanbul'a gelmek veya ünlü olmak gibi bir düşüncem yoktu ki. Bizim zamanımızda televizyonda oynamak utanç verici bir durumdu. TV oyunculuğu yapmak, bir tiyatrocu için utanılacak bir şeydi. Hepimiz idealist aktörlerdik; TV'de oynayanlara kafamızı çevirip gülerdik, aşağılardık. "TV oyunculuğu yapıyorlar, rezalet!" falan derdik.

M.Y: Şimdi ne değişti peki?

Hiçbirimiz para kazanmayı bekleyerek okumadık. Hepimizin ideali sanat yapmaktı. "Ömrümüz tiyatroyla geçecek" diyorduk, değerli olan buydu bizim için. "Olursa sinema da yaparız" diye düşünüyorduk. Hocalarımız TV dediğimizde neredeyse küfrederdi. "Böyle saçmasapan ve kirli şeylerle kafanızı dağıtmayın" derlerdi. Şimdi biraz sistem değişti. Oyunculuktan mezun olunca, tiyatro yapacağınız birkaç yer var. İstemediğiniz oyunlarda yer almak durumunda kalabiliyorsunuz. Oyuncu olarak köreliyorsunuz. Her şeye açık olduğun, vizyonunun en derin ve geniş olduğu zaman çökmüş oluyorsun. O sistemin içinde olmak istemedim. Tesadüfi bir şekilde her şey gelişti. Yurtdışına yerleşecektim, o sırada bir dizi teklifi geldi. Türker İnanoğlu kırılacak bir adam değildir. "Ne kadargeliyorsun?" deyip, "Arkadaşla sözleşme imzalayalım" dedi. Öğrencilikten yeni çıkmış bir çocuk için bana çok güzel para vermişti. Sonrasında kendimi valizimle İstanbul'a gelirken buldum. Dizi dört bölüm sürdü ama ben o parayla altı ay geçindim.

Ö.K: Yaş almak size yarıyor ama yaşlanmaktan korkuyor musunuz?

Ben de bana yaradığını düşünüyorum. Gençlik dönemlerime bakıyorum da "Epey çirkinmişim!" diyorum. (Gülüyor.) Yaş alma durumunu seviyorum. Bu, bir kadın için sıkıntılı olabilir ama erkek için müthiş bir şey. "Her yaşta farklı bir hissiyat geliyor, 30 yaşında metabolizmanın değiştiğini hemen hissediyorsun" demişlerdi. Ben de "30'da hemen mi? Yapmayın ya!" demiştim. Gerçekten de 30'uncu doğum günümden iki ay sonra bunu hissettim. "JÖN BENİM" -

Ö.K: Nasıl hissettiniz peki, 30 yaş sendromu gibi mi?

Sendrom gibi değildi; vücudun başka bir salınıma geçmesiydi. 20'li yaşlardaki 'Hiç uyumasam da olur. Her gün dışarıda gezebilirim, günde 15 saat çalışabilirim. Gözlerim şişmez, yorulmam' durumu bitiyor. "Benim dinlenmem lazım, sporu haftada üçe düşürüp, geceleri makul saatte yatmalıyım" demeye başlıyorsunuz. Ben yaşadığım hayattan hep mutluyum. Evet, yaşlanıyorum; sabahları kalkınca, sakalımda birkaç beyaz tel görüyorum. Güzel şeyler bunlar; o yüzden bu duruma çok hüzünlenmiyorum. Şimdi 35 yaşındayım ve bu çok daha farklıymış. Bir erkek olarak farkındalığım arttı. Bu yaşta ipler daha fazla sizin elinizde oluyor, her şeyi daha fazla görüyorsun. Ama çoğu arkadaşım, "Sen bir de 40'ı gör; tadından yenmez" diyor. "45, son tadından yenmez yaş. 50'de biraz canın sıkılacak, birkaç yıl sonra toparlarsın" diyorlar. Bir oyuncu olarak kendinle ilgili yeni şeyler fark ettiğim bir dönemdeyim. Bir yıl sonra bile bir rolü bambaşka oynayabiliyorsun. O yüzden her yaşı seviyorum.

Ö.K: Peki daha ileriki yaşlarınızda kendinizi nerede görüyorsunuz?

Hâlâ televizyon setlerinde olmak istemem açıkçası; çok yorucu. TV, maddi anlamda ayakta kalmamızı sağlıyor ama belli bir yaştan sonra TV matematiğiyle ilerlemek bir oyuncu için yıpratıcı oluyor ve onu tekdüzeliğe itiyor. Birkaç yıl TV yapıyorsanız, birkaç yıl sinema-tiyatro yapmak, gezip dolaşıp kendinizi doldurmanız gerekiyor. O zamanlar ne olur bilemiyorum. Bir bakmışsınız, hakkımda "Yeni Zelanda'ya yerleşti, 10 yıl oldu" diyebilirler. Hâlâ bir dizide oynuyor da olabilirim. Beyazlarım çıkmış, genç yakışıklı çocuklar bana ekranda "Baba!" diyor olabilir. Ya da hâlâ "Jön benim" diye zorluyor da olabilirim! (Gülüyor.)

M.Y: "Evlendim ama sadece aile değil, dostlar da edindim" demiştiniz. Bu açıdan kendinizi şanslı görüyor musunuz?

O konuda çok şanslıyım açıkcası. Eşinizi seçiyorsunuz ama ailesini seçemiyorsunuz. Gülşah Abla (Alkoçlar) ile Ender Abi'yle (Alkoçlar) aramızda 10 yaş var. Çok genç evlenmişler ve erken yaşta çocukları olmuş. Aynı kafadayız. Film, dizi izlerken, aynı şeyleri görürüz. Arkadaş gibi olduk. Hülya Teyze (Koçyiğit) ile sinema konuşabiliyorum. Çok fazla kitap okuyor ve bana kitap öneriyor. Selim Amca da (Soydan) yapımcı tarafı nedeniyle hem sinemayı biliyor, hem de onunla futbol konuşuyoruz. Çok renkli bir ailem var. Bir de ufaklığımız var, Aslışah... Onunla da çok iyi vakit geçiriyoruz. Genç tarafımı harekete geçiriyor; bizi dinamik tutuyor

M.Y: Filmlerini izlerken, Hülya Koçyiğit'in damadı olmak size garip gelmedi mi?

Hiç böyle bir şey olabileceğini hayal etmezdim. Neslişah'la (Alkoçlar) tanıştığımda, Hülya Teyze'nin torunu olduğunu bilmiyordum. Ben bir kızla tanıştım, ilişki başladıktan sonra durumu öğrendim. Bana "Benim anneannem Hülya Koçyiğit" dedi. "Aa beni anneannenle tanıştırsana!" dedim. (Gülüyor) Benim babamlarla, Neslişah'ın ailesi de çok iyi anlaşıyor. Şöyle bir durum var: Abimle Ender Abi aynı yaşta, babamlar da Hülya Teyzelere yakın.

Ö.K: Etrafınızda uzun yıllardır süren evlilikler var. Onları örnek alıyor musunuz?

Benim annem babam, abim, Neslişah'ın anne-babası, anneanne ve dedesi... Hepsinin uzun ve mutlu evlilikleri var. İnşallah bizimki de öyle olur M.Y: Kıskanç biri misiniz?

Kıskançlık, herkeste vardır. Köpeğimi bile, ilk bana gelmediğinde kıskanıyorum. Bunun boyutu ve derecesi önemli. 'Kafanı kaldırma, şöyle giyin' gibi bir duruma ilerliyorsa, kıskançlık bir hastalık oluyor. Ben galiba çok kıskanç değilim.

M.Y: Peki kıskanılmak hoşunuza gider mi?

Bunun bir derecesi var; kıskanılmak herkesin hoşuna gider. İnsana kendisini değerli hissettirir. Bunu ben de yapıyorum. Kıskanç değilim diyorum ama ben de farkında olmadan yapıyorumdur. Ama ölçüsü kaçmış her şeyde problem vardır. "Ne yaptın, nereye gittin?" gibi şeylerin benim hayatımda olması mümkün değil. Mesela her gün onlarca kişiyle fotoğraf çektiriyorum. Beni kıskanan yandı! Yanıma gelip fotoğraf çektirmek isteyenlerin çok azı erkek çünkü! (Kahkahalar.)

M.Y: Evlilik teklifiniz çok konuşulmuştu. Romantik biri misiniz?

Düzeyli bir romantizmim var. Yolun aşağısından gül yaprakları döşemeye başlamam ama fena da sayılmam.

Ö.K: Eşinize sürprizler yapmayı sever misiniz?

Bunu herkese yapmayı severim. Sadece karıma değil, herkese yaparım. İnsanları şaşırtmak ve sevindirmek güzel bir şey.

Ö.K: Ünlü bir çift olmak zor mu?

Tabii ki zor. Dünyanın en keyifli ve en kolay şeyi diyemem. Böyle bir hayatı tercih ediyorsanız her yolun kendine göre dikeni var. Bunun dikeni de bu. Bununla baş etmeyi başarabilirsen o zaman sorun olmuyor. İnsan her gün görünmek istemiyor. Yaşam alanlarını biraz değiştiriyorsun.

M.Y: Erkeklerin evlilikten kaçtığı söylenir. Siz ünlü ve hayranları olan biri olarak evlenmeye nasıl karar verdiniz?

Erkeğin evlilikle iligli bir derdi olduğu kesin. 'Yaşımız gelse de evlensek' diye bakmadığımızı kabul edelim. Kadınlar da üç yaşından itibaren "Büyüyünce gelin olacağım" diyor. Kafa yapısı olarak çok başkayız. Biz bir şekilde bunu ertelemeye çalışıyoruz. Ama Neslişah ile biz yedi ay sevgili olduk, sonra hemen evlendik. Neslişah beni evlenmeye sürüklemedi. Bir sabah kalkıp "Ben evlenmeliyim Neslişah'la" dedim. Bir erkeği evliliğe sürüklemek çok zor. Eğer erkeği ikna ederek evlendiysen, onu tutmak çok daha zor.

M.Y: Maço yanınız var mı?

Sarışın olduğuma bakmayın, klasik bir Türk erkeğiyim. Görünüşüm Avrupai olabilir, İzmirliyim ve biraz daha rahat olabilirim. Kadına değer veririm ve kadınlara karşı hareketlerime çok dikkat ederim. Annem ve ablam var; her iletişime geçtiğiniz kadın da zaten birilerinin anne ve ablası. Bunu bilmek lazım. Maçoluğa gelince, Türk adetlerini, gelenek göreneklerini bilerek büyüdüm. Küçük yaşta Avrupa kültürü gördüğüm için ikisini harmanlayabiliyorum. Ama Avrupa kültürünün insanı yalnızlaştıran etkisindense, kendi kültürümüzü, komşuculuğun olduğu, tabakların geri boş gitmediği zamanları tercih ederim.

kalan karakter 1000

ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir. Yazılan yorumlardan SABAH veya sabah.com.tr hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.