Türkiye'nin en iyi haber sitesi

"Yazdığım ilk gençlik kitabı iki yıl boyunca rafta bekledi"

32 yıldır gençlik edebiyatının Türkiye'de en çok okunan isimlerinden İpek Ongun'la yeni kitabı Yoksa Hayat Gençken Daha mı Zor? vesilesiyle buluştuk. Ongun: "Çocukluğum zordu, o yüzden gençlerin sorunlarını rahat yazabiliyorum." FİSUN YALÇINKAYA

Giriş Tarihi: 16.2.2013
"Daha da güzel kokmak isteyen hanımlar, parfümü eteklerinin uçlarına da sürebilirler, böylece havada hoş bir koku bırakırlar" İşte bu tavsiye İpek Ongun'un Bir Pırıltıdır Yaşamak başlıklı kitabından. İpek Ongun, 32 yıldır gençlerin hayatlarını güzelleştirecek böyle tavsiyelerle dolu romanlar ve kitaplar yazıyor. Türkiye'de onu tanımayan yok, çünkü üç kuşaktır özellikle genç kızlar onun kitaplarını okumadan geçemiyor. Ongun'un gençliği ise 1950'li yıllara uzanıyor. Tıpkı yazdığı romanlardaki gençlerinki gibi onun gençliği de her zaman güllük gülistanlık değil. Henüz beş yaşındayken anne ve babası boşandı, sonradan çok seveceği yatılı okulunun ilk yılına alışmaksa hayatının en büyük zorluğu oldu. Sonra çocuk ve gençler için çeviriler yaptı ve iki kız yetiştirdi ve gençler birbirinden faydalı kitaplar çıkardı. Mektup Arkadaşları, Bir Genç Kızın Gizli Defteri ve daha niceleri.... Ve bu ay bu romanlara bir yenisi eklendi bir kitap çıkardı adı da Yoksa Gençken Hayat Daha mı Zor?. Kitap, gençliğin sorunlarına, hayallerine, arkadaşlıklarına değiniyor ve Ongun'un zamanından bu yana hiç değişmeyen pek çok konu olduğunu gösteriyor. Üstelik İpek Ongun'un tavsiyeleri de hâlâ geçerli... O genç kızlar belki artık büyüdü; ama hâlâ eteklerimizin ucuna azıcık parfüm sıkınca hava daha güzel kokuyor. Biz de Mersin'de İpek Ongun'u ziyaret edip hem hayatını dinledik hem de kitaplarının arkasındaki sırları öğrendik.

- Sizin dilinizden pek çok farklı karakterin gençlik yıllarını dinledik. Sizin gençliğiniz nasıldı?
- Arnavutköy Kız Lisesi'nde okudum. Şimdiki Robert Kolej... Geçen sene mezuniyetimizin 50. yılını kutladık, bu da arkadaşlığımızın 58. yılı eder. İstanbul'dan Ankara'ya yataklı trenle giden bir gruptuk. Bizim genç kızlığımızda telefon yoktu, televizyon yoktu, ben yeni evliyken televizyon geldi. Yatılı okuldaydık. Anne babalarımız bize piyano dersleri aldırırdı. Ankara'da Mithat Femmen'den dersler aldım ben mesela küçücükken. Fazıl Say'ı yetiştiren hoca Mithat Femmen. Yazları da gayet keyifli zaman geçirirdik. Bahçeler, kediler, köpekler, partiler, kabartma eteklerimizle rock'n roll... Bazı zamanlar olur, sıkılırdık. O sıkılma bir yerde yaratıcılığı getiriyor. O sıkılma zamanlarında yazmaya başladım.

MAHALLE BASKISI YURTDIŞINDA DA VAR
- Bugünün gençliğine nasıl bakıyorsunuz?
- Şimdi gençleri suçlayamıyorum. Bizde de, yurtdışında da muazzam bir mahalle baskısı var. Yakın zamanda duydum varlıklı bir ailenin kızı psikolojik tedavi görüyor. Sebep de şu: Şimdi erkek arkadaşların listesini yapmak modaymış. Bunu yapmayanlar ezik kabul ediliyormuş. Bu kız da bu tip bir kız değil. Daha duygusal. Bu yüzden dışlanıyor, o kadar üzülüyor ki şimdi tedavi görüyor. Bir başkası daha mütevazı bir ailenin çocuğu, 'Bir parti var oraya gitmek için marka ayakkabı giymem gerek,' diyor. Annesi de 'O zaman gitme,' diyor ama kendisi de üzülüyor 'Acaba iyi mi yaptım?' diye. Bu kitabın adı bu yüzden Yoksa Gençken Hayat Daha mı Zor? oldu. Anne babaların da işi zor. Şimdi gençler masumiyet çağını atlıyor. O gençlik yokmuş gibi davranıyorlar. Oysa o günler geri gelmeyecek. Biz romantik çağımızı doya doya yaşadık. Film artistlerine âşık olanlar da oldu, romantik hikayeler de yaşadık.

- Sizin kitaplarınızda çatışmalar ailesiyle sorun yaşayan gençler de çok var. Onlar nasıl çıktı?
- Her anne, her baba ideal olmuyor. Bir Genç Kızın Gizli Defteri'nde annesiyle Serra'nın ciddi bir çatışması var. Annesini incitmek istiyor adeta. Çıkış noktası bir arkadaşımdı. Dedi ki 'Benim oğlumun sınıfında çok boşanmış aile çocuğu var. Ve çocuklar utanıyor, sanki kendi kabahatleri gibi saklıyorlar.' Benim de annem babam, ben küçükken, ilkokula başladığımda ayrılmışlardı. Ondan sonra tabii bir ömür boyu bunu yaşıyorsunuz. Babanız geliyor, sizi alıyor, onunla bir arada oluyorsunuz, ona ısınıyorsunuz, ısınınca annenize ihanet etmiş gibi hissediyorsunuz. Zor bir dönemdi. Onu bildiğim için çok rahat yazabildim.

EN BÜYÜK ŞANSIM ANNEMDİ
- Nasıl mücadele ettiniz bu süreçle?
- Altı-yedi yaşlarındaydım. Çok küçüktüm, fazla bilinçli değildim. Fakat benim şansım annemdi. Sevgisiyle beni sarıp sarmalardı. Bir de babamı hiç müdafaa etme durumuna düşürmedi. Babamın evine gittiğim zaman, o da aynı şekilde davranırdı. O dönem boşanmış aile çok azdı. Parmakla gösteriliyorsunuz.

- Sizin hayatınızdaki en büyük zorluk neydi?
- En büyük zorluk yatılı okulda yatılılığa alışmaktı. Çok büyük bir ızdıraptı. Tek çocuktum. Anneme deli gibi düşkündüm, annemle babam boşandığından birbirimize kenetlenmiştik. İlkokulu bitirdikten sonra annem beni yatılı okula verdi. Evimiz Tarabya'daydı, okulum Arnavutköy'deydi. Aslına bakarsanız oldukça yakın. Ama benim Amerikan Koleji'nde özgür büyümemi istedi. Annem çok bilgili bir kadın. Ankara'da Gazi Üniversitesi'nde okumuştu, Türk dili ve edebiyatı öğretmeniydi. Babam ataşeydi, görevi sebebiyle Yunanistan'a gidildi, öylelikle bıraktı öğretmenliği. Ben içe kapanık bir çocuktum, kardeşim de yoktu. Orada arkadaşlarımın arasında hayatı öğrenmemi istedi. Ama dediğim gibi hayatımın en büyük zorluğu o bir yıldı. Hâlâ pazar günlerini hiç sevmem. Çünkü hep o çocukluktan kalma hüzün var. Pazar akşamı olur, elinde çantanla kalkarsın okula gidersin. Issız koridorlar, soğuk bir yatakhane, henüz arkadaş edinememişsin, çekingen bir tipsin, halbuki çok yırtıcı kızlar var. Sen bir köşede... Sonra yavaş yavaş arkadaşlarım oldu. O bir senenin sonunda bir koca seneyi atladım. Sınava girerek yükselttim sınıfımı. Bu kez tekrar arkadaş edinmeye çalıştım. Bu sefer yeni sınıf, yeni arkadaşlar, yeni ızdıraplar. Ondan sonra orta iki orta üçte arkadaşlarımı buldum. Lise yılları kolay geldi artık. Çocukluk çok zordu. Feci büyük bir hüzün. Onun için asla çocuğumu yatılı vermeyeceğim diyordum. Ama büyük konuşmamak lazım Mersin'de oturuyoruz, büyük kızım Galatasaray Lisesi'ni kazandı. Onu göndermek mecburiyetinde kaldım. Fakat benim kızım da aynı ızdırapları yaşadı, o da aynı şekilde çocuğumu göndermeyeceğim derdi.

TANIŞTIK, 10 GÜN SONRA EVLENMEYE KARAR VERDİK
-Eşinizle nasıl tanıştınız?
- Eşimle tanıştık yaklaşık 10 gün sonra evlenme teklifi geldi. Üç buçuk ay sonra da evlendik. Şimdi benim kızlarım bana bunu dese ben fena olurum. Eşim 32, ben 23 yaşındaydım. Çok ani bir karardı. Ve şimdi 47. yılımıza girdik. O zamanlar Hilton Oteli'ne gidilirdi. Yemek yedik, dans ettik. Oradan dönünce 'Sana bir şey soracağım,' dedi. Ben de biraz hevesini kursağında bırakarak neredeyse sormasına izin vermeden 'Evet!' dedim. Bir kış günü Sarıyer'de huysuz bir evlendirme memuru bizi azarlaya azarlaya evlendirdi. Eşimin mesleğini sordu, anlattık; 'Aman, kimyager,' dedi, yazıp geçti. Babam da 'Ne iş yapıyor?' diye sorup durdu. Doktora sonrası araştırmalar yapıyordu. 1966-68 arası ABD'de yaşadık. O zaman biyokimya dalında çalışıyordu. California Üniversitesi 'Üniversitemizde çalış,' diye teklif etti. Oturduk düşündük, buraya dönmeye karar verdik. Çok zor bir süreçti. Burada Hacettepe Üniversitesi'ne devam etti.

OKURLARIM AKRABALARI GİBİ GÖRÜYORLAR BENİ
- Hayranlarınızla ilişkileriniz nasıl?
- Şimdi artık genç anneler geliyor, 'Kızım sizin kitaplarınızı okumaya başladı,' diyorlar. Ya da elinde eski bir kitapla gelenler oluyor, 'Teyzemin kitabı bu,' diyorlar. Ya da 'Benim bütün gençliğim sizinle geçti,' diyor. Daha da hoşuma gidenler 'Ben okumaya sizinle alıştım' diyenler, 'Gençliğimde büyük bir hata yapmadıysam sizin sayenizde diyenler oluyor. Bir kuşak sonra bir kuşak bir kuşak daha... Nereye gitsem, karşıma çıkıyorlar. Havaalanında polis, hastaneye gitsem doktor olarak karşıma çıkıyorlar. Öyle bir bakışla geliyorlar ki bana, sanki akraba gibi.

- Seyahati de çok sevdiğinizi duydum.
- Bildik medeni yerlerden ziyade tanımadığımız kültürlere seyahat etmeyi seviyorum. Çin'le başladık. Nepal, Hindistan, Guatemala, Küba, en son Myanmar'a gittik. Eşimle bir Japonya'ya gittik, onunla hep ABD'ye gidiyoruz.

BABAM ÜNİVERSİTE OKUTMADI
- Anne olduktan sonra yazar oldunuz. O kararı nasıl verdiniz?
- Anne olduktan sonra bütün dikkatim çocuklarım üzerindeydi. En büyük keyfimiz çocukların okuldan gelişiydi. Radyoda arkası yarın piyesler dinlenir, portakal suları sıkılır, kek ya da pasta yenirdi. Ben çocuklarımın tadını çıkardım. Çok şey birikti bu süreçte. O dönem bizde gençlik yazınının olmadığını fark ettim. Çeviriler vardı, ama bizim toplumumuzu anlatmıyorlardı. Sadece Gülten Dayıoğlu'nun kitapları vardı. Ben de çocuk kitapları yazarak başladım. Ama sonra baktım çocuk kitapları yazılıyor. Altın Kitaplar'daki editörüme gidip ilk gençlik yazmak istiyorum dedim ve Yaş Onyedi'yi yazdım. Sonra 'İpek Hanım, bu çocuk desen değil, büyük desen değil. Nereye koyacağız?' dediler. O kadar yoktu böyle bir kitap. İki sene rafta bekledi. Sonra Mina Urgan bana çok güzel bir önsöz yazdı da onun ardından işler düzeldi. O zaman ilan falan yoktu. Kulaktan kulağa yayıldı. Sonra Bir Genç Kızın Gizli Defteri'ni yazdım. Tek kitap diye yazmıştım. Ama okurlar devam diye ısrar etti, 10 kitap oldu. Sonra yaşama kültürü üstüne yazmak istediğimi söyledim ve editörümün desteğiyle Bir Pırıltıdır Yaşamak'ı yazdım.

- 'Eğer üniversitede okusaydım, sosyoloji okurdum,' demişsiniz bir röportajınızda. Niçin okumadınız?
- Ben üniversite okumadım. Babam izin vermedi. Lisede çok iyi bir okula yolladı açık fikirliydi ama onun aklında 'Acaba üniversiteye giderse ne olur?' sorusu vardı. Ben çok üzüldüm, iyi bir öğrenciydim devam etmek istiyordum. O zaman 'Benim çocuklarım olursa mutlaka üniversiteye göndereceğim' dedim. Nitekim iki kızımız oldu, büyük kızımız California'da babasının okulunda, California Üniversitesi'nde okudu. Mezuniyet vakti gelince babamı aradım, 'Baba mezuniyete gidiyoruz,' dedim. 'Oh Yarabbi şükür bugünü de gördüm,' dedi. O zaman çok kızdım, 'Baba benim kabahatim neydi?' dedim. Boynunu büktü, 'Zaman değişti,' dedi. O zaman öyle düşünülüyordu. Toplumda gördüğüm bazı şeyleri anlayamıyorum. Sosyolojinin bunu anlayabileceğini düşünüyorum.

KİTAPLARI KIZLARIMA OKUTURDUM
- Kızlarınızın kitaplarınızla ilişkisi nasıl?
- İlk kitaplarım Mektup Arkadaşları, Kamp Arkadaşları çocuk kitaplarıydı. Ben ilk kitaplarımı yazarken onlara da okutuyordum. Onlar kıpırdanmaya başladı mı 'Verin,' diyordum, baştan yazıyordum. İlk testi ise eşim yapardı.

BU KİTAP MERSİN'E BİR TEŞEKKÜR
- Bu kitabınızın tamamı Mersin'de geçiyor. Mersin mutfağını, operasını anlatıyorsunuz.
- Tüm kitaplarımı Mersin'de yazdım. 40 yıldır da Mersin'de yaşıyorum. Eşim aslen Mersinli'dir. Ben Ankara'da doğdum, İstanbul'da büyüdüm. Çok severek burada yaşadım. Akdeniz iklimi çok rahat... İnsanları çok sıcak bol bol gülen insanlar. Çocuklarımı da burada büyüttüm. Ülkemizin çok uygar bir yeri Mersin'in mutfağı da var bu kitapta. Mutfağı da Farklı kültürler bir arada yaşıyor. Mezarlıklar bile bir arada. Bu kitap o birikimin sonucu ve benim Mersin'e teşekkürüm.

- Ne kadar zamanda yazdınız bu kitabı?
- Bir buçuk sene. Genelde kitaplarımı iki senede yazıyorum. İlk bir yıl konuyla geçiyor. Her kitabımda bir şey söylemem lazım asla birbirini tekrar etmez kitaplarım. Gençlere yazdığım için bu bir sorumluluk. Onlara bir şeyler vermesi lazım. Onun için hem Türkiye'den hem de yurt dışından bilim insanları neler yazmış onları okuyorum. Onlar o konuda gençleri nasıl yetiştiriyor bakıyorum. Pedagoglar neler öneriyor diye notlar alıyorum. Çözüm yolunu da didaktik göstermiyorum. Ben o bilgileri koyuyorum. Bu yoldan gidersen bu olur, bu yoldan gidersen bu olur dediğiniz vakit o genç mutlaka doğru yolu buluyor.

BUGÜN NELER OLDU
ARKADAŞINA GÖNDER
"Yazdığım ilk gençlik kitabı iki yıl boyunca rafta bekledi"
* Birden fazla kişiye göndermek için, mail adresleri arasına “ ; ” koyunuz
BİZE ULAŞIN