Türkiye'nin en iyi haber sitesi

Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

  • 1
  • 10
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Peki, örgütün megali ideasına ikna olanların aklına şu sorular gelmiyor mudur:
Örneğin bazı HDP'li siyasetçilerin zaman zaman dile getirdikleri gibi, kendini "bölgede laikliğin, sekülerliğin" teminatı olarak gören bu yapı, çoğunluğu oluşturan muhafazakâr ve dindar Kürtlere karşı nasıl bir politika izleyecek?
Pek çok siyasi tarafından bölgenin CHP'si olarak tanımlanan ve işi cami yakmaya kadar vardıran PKK, örneğin ezanın Kürtçe okunması için yasa çıkartır mı?
Ya da ulus devletin kuruluşunun ardından kaçınılmaz olarak bir uluslaşma sürecine girecekleri için bölgede "başka dil" konuşan vatandaşlara Kürtçe konuşma mecburiyeti getirecek mi?
En büyük Kürt kenti İstanbul'daki Kürtlerle, bölgedeki Türk vatandaşların değişimini öngören bir nüfus mübadelesi planları var mıdır?
Bakarsınız kılık kıyafet devrimi de yaparlar ve "çağdaş giyimi" reddedip puşide ısrar eden Kürtleri idama bile gönderirler, ne dersiniz?
Kulağa şaka gibi geliyor ama 21. yüzyılın eşiğinde Stalinist bir yapılanmanın inşa edeceği ilkel bir ulus devlet formuna geri dönmenin başka bir anlamı yok.
"Barzani'nin kurduğu model ne olacak" diyorsanız da, Kuzey Irak Kürt bölgesel yönetiminin yıllardır düşman olduğu PKK ile ne ideolojik ne de pratik olarak tek bir benzerliklerinin olmadığını hatırlatalım. Neticede sözünü ettiğimiz Barzani yönetimi, onlarca yıllık pratiğe sahip köklü bir geleneğin temsilcisi. PKK gibi bölge ve dünya devletlerinin dizayn edip Kürtlerin içine yolladığı amorf bir örgütlenme değil.
Kaldı ki, onca yıllık devlet deneyiminin ardından bu süreçleri de geçerek şimdiki aşamasına varabilen Türkiye Cumhuriyeti bile envai çeşit demokrasi problemi yaşıyor. Bu sorunların tamamına fazlasıyla ortak olan Kürtler, yarınını bugünden açık eden PKK'nın uluslaşma macerasına seve seve katlanmazlar elbette.

Melih Altınok/Sabah

  • 2
  • 10
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Daha önce turist gibi gidip gelmişti. Yüzüne bakacak muhatap bulamamıştı. Şimdi durum farklı. Moskova'da bir dizi görüşme yapacak. Rusya Dışişleri Bakanı Sargey Lavrov'la bir araya gelecek.

Ne oldu, ne değişti? Çok şey değişti. O zaman Rusya ile ilişkiler iyiydi. Şimdi ise kanlı-bıçaklı durumdayız. Dün Moskova'nın Selahattin Demirtaş gibilere ihtiyacı yoktu, bugün var. Zamanı geldi, Türkiye aleyhine kullanacak.
Demirtaş'ın da işi bu zaten! O yüzden Moskova'ya uçtu. Yıllardır hep aynı faaliyeti yapıyor. Türkiye'yi sağa sola gammazlayıp, sıkıntıya sokmaya çalışıyor. Zamanının çoğunu dışarıda geçiriyor. Bir oraya koşuyor, bir buraya. Kandil'in, PKK'nın postalığını üstlenmiş durumda. Batıdan, doğudan destekçi arıyor. Bu faaliyet, hayattaki en önemli gayesi haline gelmiş durumda! Türkiye, bir süredir ağır bir saldırı altında… Terörle yürütülen mücadele ortada: Millet düşmanları, bazı şehirleri harabeye çevirdi. Bu milletin okullarını tahrip ediyor, camilerini kundaklıyor. Karakolları roketleyip, devlet binalarına saldırıyor. Asker ve polise hain pusular kuruyor.
Hiçbir kutsalı yok! Adı üstünde terörist. İnsanlık dışı bir yaratık. Vicdansız, ahlak yoksunu ve değersiz. Kundaktaki bebeğe de acımaz, 80'lik dede ve ninelere de. Görüyorsunuz işte, öldürüyor, yakıyor, yıkıyor, yok ediyor. İhanetin her türünden de örnekler sergiliyor… Bugün teröre destek verenlerin de yok aslında onlardan herhangi bir farkı. Onlar da gırtlaklarına kadar pisliğin içinde. El ele verip, daha fazla kan dökülmesi için çabalıyorlar. Birlikte hareket edip, insani ve insana ait olan bütün değerleri hançerlemeyi sürdürüyorlar.

Emin Pazarcı/Akşam

  • 3
  • 10
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Atatürk'ün "naaşı" (tabutu falan demek yasak gibidir), bir süre İstanbul halkının ziyaretine açıldı, 19 Kasım günü de saraydan Ankara'ya nakledilmek üzere çıkarıldı, top arabasına konuldu (taşındı falan demek yasak gibidir.)
Bu saray gerçek saraydır, Dolmabahçe... Bilindiği gibi Atatürk sarayda ölmüştü.
Makbule Hanım "cenaze namazı kılınmadan Mustafa'mı hiçbir yere göndermem" diye avaz avaz bağırmış. Tabutun (pardon, naaşın) başına oturmuş. "Hanımefendi, yapmayın, etmeyin" falan demişler, para etmemiş. Ankara'ya telefon etmişler, ne halt edeceklerini sormuşlar.
Yarım saat sonra Ankara'dan şöyle bir izin çıkmış: "Gözlerden uzak bir şekilde, mümkün olduğu kadar az bir cemaatle kılınsın, kat'iyyen fotoğraf çekilmesin ve namaz kılındığı da protokol kayıtlarına geçirilmesin."
Bunun üzerine Şerafettin Yaltkaya imamete geçmiş, "Tanrı uludur" diye tekbir getirmiş. Çünkü "Allahüekber" demek yasakmış!
Biz yalnızca Arapça ezanı yasak biliyorduk, buna bağlı olarak tekbir de yasakmış tabii.
Şerafettin Hoca cenaze namazını iki kere "esenlik üzerinize olsun" diyerek bitirmiş. Çünkü efendim, o dönemde "Esselamü aleyküm ve rahmetullah" demek de yasakmış! Hocanın çehresinde "acı bir tebessüm" varmış namazın sonunda... İlginç olan yalnızca bu olay değildir. Daha da ilginç olan, bu adamların altmış beş senedir "niçin seçim kazanamıyoruz" diye şaşmalarıdır.
Bu yazı da "Anıtkabir'de dua edilmez" diyene üfleme yöntemiyle gönderilmiştir. "Kabir" ne demek hayvancık? Mezar demek. Mezar başında ne yapılır, "selfie" mi çekilir?

Engin Ardıç/Sabah

  • 4
  • 10
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

TRT'den Kürtçe yayın yapıldığı, Kürtçe savunma hakkı tanındığı, Kürtçe anadilde eğitimin yolu açıldığı bu dönemde değil…
Böyle olmuyor değil mi; bugünkü yazı yolculuğumuzun serlevhasına çektiğimiz gibi, "hendekten" dönmek, o türküdeki dağların yerine "hendek" koymak hiç yakışık almıyor değil mi?
Cemal Hasan tayfası yakıştırıyor ama! Hem de liseli ergen düzeyindeki güzellemelerle. İçleri acıyormuş ölen gençlere.
Ama aynı gençler silahları bıraktıklarında daha fazla içleri acıyan da bunlardı. Öyle büyük derde duçar olmuşlardı ki kuyruğu yanmış kedi gibi dağlara vurmuş, gencecik çocuklara, silah bırakmak ağrınıza gitmiyor mu, yollu sormuşlardı. Kandil'in önüne, Kemal Tahir'in "Yediçınar Yaylası"ndaki çingeneler gibi kendilerini atıp, "Erdoğan'la AKP'yle barış yapılmaz, niye savaşmıyorsunuz, bizi sattınız mı?.." diye ağlaşıyorlardı. Şimdi içleri acıyormuş da, acil barış gerekliymiş de, en kötü müzakere çatışmadan iyiymiş de falan da filan da…
Lan? Barış sürecinde çıngar çıkartan siz değil miydiniz? Barışa engel olmak için "demokrasi gelmeden barış olmaz" diyerek yırtınan siz değil miydiniz?
Hayırdır, demokrasinin geldiğine inanmaya başladınız da bizim mi haberimiz yok? Mahut tayfaya mensup bazı muhteremler de hendeklere güzellemeler döşeniyor. Yalapşap romantiklikler, rezil rüsva lafazanlıklar, akıl almaz riyakarlıklar gırla gidiyor. Madem öyle, madem "hendekler" üzerinde yükselecek "halkın devrimi" siz de bu devrime bi el atın, hadi.
Mesela, Boğaz'da yalılarınızın önünde bir hendek de siz kazın.Ablacığım da Ahmet'le ele ele verip Nişantaşı'nda kazsın. Hep Kürt halkı mı kaçacak devriminizden?
Biraz da "dışkı yedirmek işkence değildir" diyen Celal Şengör'ler kaçsın.

Salih Tuna/Yeni Şafak

  • 5
  • 10
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Hâlbuki Cumhuriyet gazetesine verdiği röportajda nasıl da gururla "Türkiyelileşmek"ten dem vuruyordu. Peki 'özgür Kürdistan' ise mesele, PKK neden Kürtleri idam eden İran'da, peşmergeleri rejimin Devrim Muhafızları'yla beraber öldürdü geçen sene? Ya da neden 'özgür Kürdistan' amacına en yakın olan Barzani'ye her fırsatta saldırıyor ve "Irak'ın toprak bütünlüğü"nden bahsediyor? Ya da neden Rojava'da 'özgür Kürdistan' yürüyüşü yapan KDP'li Kürtlere rejimle birlikte saldırıyor? Var mı bunlara 'sömürgecikarşıtı' cevaplarınız? Bu ülkelerde rejimle iş tutup, hepsinden ileri olan Türkiye'de Kürt gençlerinin eline silah vermenin sebebi ne? İran'ın ve şimdi terfi ederseniz Rusya'nın 'proxy' örgütü olmanız dışında anlamı nedir bunların?
"AKP'nin hendek kapatma gibi bir niyeti yoktur. Hendeği açan AKP zihniyetinin ta kendisidir" diyordu İdris Baluken. İster beğenin ister beğenmeyin,"AKP zihniyeti"nin reformları sayesinde mecliste siyaset yapan Baluken, kendisinin tüm sorumluluğunu iptal edip Kürtlerin kurtuluşunu hendeklere, yerleştirdikleri bombalara bağlıyordu. Ama bölgede sadece umutsuzluk ve bıkkınlık hâkim.
"Kusura bakmasınlar, gençler hendek kazıyormuş, halk barikat kuruyormuş. Başka bir yol gösterin, onu yapsınlar" diyordu yine Demirtaş. Halk başka bir yol gösterdi hâlbuki ama hendek açılan ilçelerden çıkan oy oranları bile HDP'li vekillere bir sorumluluk yüklemiyor, yüzlerini kızartmıyor.
HDP Sur'da % 76, Cizre'de % 93, Nusaybin'de % 89, Silopi'de % 88 oy almış. Bu eşine zor rastlanır bir teveccüh. Peki o insanlar HDP'ye sokakları hendeklerle delik deşik edilsin, bombalı tuzakların üzerinden atlayarak çocukları okula gitsin, camileri yakılsın, belediyeleri otobüsleri bile çalıştırılmasın, çöplerini toplamasın, diye mi oy verdi sizce?

Hilal Kaplan/Sabah

  • 6
  • 10
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Size çok açık, net ve kısa yazacağım; MB pozisyonunu koruyarak, bağımsızlığın FED'den de BAĞIMSIZLIK olabileceğini gösterdi... Peki bu duruş Türkiye'yi nasıl etkiler?

Sevgili dostlar, evet, FED'in dünya geneline dağılmış dolarlara "bana gel" demesinin teknik yolu "faiz artışı" ve dünya ekonomik denklemi açısından önemli bir gelişme, değişme...

Yalnız burada gözden kaçan ve kaçırılan bir detay var; bu genel değişim veya denge halinin zorlanması "genele tabi olan ve kendine ait hiçbir hikayesi olmayan" ekonomiler için "ciddi bir sorun" teşkil eder. Türkiye gibi "ekonomik performansın" kesintisiz büyüme ve siyasi-ekonomik-sosyolojik-jeopolitik gibi dinamiklerle desteklendiği ülkelerde "yatırıma gelenler" ve/veya gelmek isteyenler ana sinyalden etkilenir ama küçük artışlar ile bozulmazlar. Burada önemli olan yapılan olumsuz pazarlamaya karşı dikkatli olmak ve FAİZ EŞKİYALARININ ekmeğine yağ sürmemektir...

Uzun lafın kısası; Türkiye, yeni dünya ekonomik denklemi ve dengesi içinde "merkezlerden biri olacak" kendine özgü "dinamikleri olan" bir ülkedir ve köksüzler ile birlikte rüzgarda sürüklenmesini bekleyenler ve bunun propagandasını yapanlar kötü niyetlidir...

Sonuç: Türkiye "ekonomik potansiyel gerçeklerinin" yanı sıra halen poilitika ve piyasa faizi açısından birçok ülkenin üstünde ve bu seviyeler "FED'in artışını" önceden fiyatlamış durumda. Böyle bir gelişme olursa "faizi artırırız" baskısı yapanların, "eskinin devamından yana olanlar" olduğunu düşündüğümü de belirtmek zorundayım... Bu saçma döngü kırılmalı ve ekonomimiz kendi gerçekleri ile yüzleşerek yola devam etmeli...

Yiğit Bulut/Star

  • 7
  • 10
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

1960'ların bu ateşli gençleri, kişisel amaçlarının peşinde koşmadı. Kendi iyiliklerini doğrudan değil dolaylı olarak aradı. Kişisel iyiliklerini tek başına değil, sosyalist devrimle kurulacak yeni düzende başkalarının iyiliğiyle birlikte gerçekleşecek bir şey olarak gördü. Bu yüzden ikisi de kelimenin olağan anlamında tek tek şaki veya birlikte eşkiya değil. Onlara eşkiya demek yanlış ve haksız.

Mamafih, eşkiya olmamaları Gezmiş ve Çayan'ın her yaptığının doğru olduğu, insanî açıdan onaylanabileceği anlamına gelmiyor. Hem Gezmiş hem Çayan sol devrimci gelenekte sosyalist olmalarından sağ devrimci gelenekte ise idealist olmalarından dolayı yüceltilir ve hayat hikâyelerinin belli kısımlarından arındırılmış kişilikler olarak ele alınıp değerlendirilir. Artık biliyoruz ki, sosyalist olmak otomatikman haklı ve iyi olmayı getirmez. Solun iyinin ve doğrunun tekelci sahibi olma iddiası çoktan yıkıldı. İdealist olmak da kendi başına bir marifet teşkil etmez. İnsanlığın başına insan tarafından getirilen birçok felaket idealistler tarafından yaratıldı. Hitler, Lenin, Stalin, Mao, Pol Pot gibi caniler hep idealist kişilerdi. Bugünkü PKK ve IŞİD de idealistlerin toplandığı örgütler.

Gezmiş ve Çayan şahsî amaçlar için olmamakla beraber dünyanın her yerinde suç olarak kabul edilen fiiller gerçekleştirdi. Adam kaçırdı, adam vurdu/öldürdü, banka soydu, insan dövdü ve yaraladı, özel mülke tecavüz etti, kamu mülküne zarar verdi. Bunlar arkalarında hangi amaçların yattığına göre değerlendirilemeyecek suçlar. Kaçınılmaz olarak cezalandırılmayı gerektiren davranışlar. Bu yüzden, Gezmiş ve Çayan'ın eşkiya olduğunu söylemek yanlış ve haksız ama onları hiç suç işlememişler gibi veya kriminal yanlarını ihmâl ederek değerlendirmek de yanlış ve haksız.

Gezmiş ve Çayan 1960'larda gençliğe adım attı. O zamanlar tüm dünyayı işgal eden sosyalist fikir akımlarının ve hareketlerin tesirinde kaldı. Ciddiye alacak bir sosyal bilim birikimleri de hayat tecrübeleri de yoktu. Sosyalist determinizmin büyülediği kimseler olarak devrimi ufukta gördü. Hayatlarını başkalarının hayatlarını harcayacak maceralara adadı. Keşke on yıllarca yaşasalar ve dünyanın nereden nereye geldiğini, iman ettikleri fikirlerin insanlığa ne büyük zararlar verdiğini ve bugün ne hâle düştüğünü görebilselerdi. İnsan olarak onlara da benzerlerine de yazık oldu.

Atilla Yayla/Yeni Yüzyıl

BİZE ULAŞIN