Su hayattır. Adeta bu bilgiyle doğuyoruz, sonradan öğrendiğimiz bir şey değil. Zira ana karnında bile su içindeyiz, onunla soluk alıp veriyoruz. İnsan vücudunun üçte ikisi su, keza yerkürenin denklemi de aynı. Dolayısıyla suyla uyum içinde yaşamak aslında doğamıza aykırı değil. Ancak sanki suyla aramıza setler çekiliyor ya da bunu kendimiz yapıyoruz. Binaların arasından görebildiğimiz kadarı ile yetiniyoruz, bize verileni ile avunuyoruz.
Oysa güney Irak'ta, Fırat ile Dicle'nin birleştiği yerde, Tevrat'ın ilk kitabı Tekvin'de Cennet Bahçesi diye geçen bölgede, medeniyetler beşiği Mezopotamya'nın tam kalbinde su üstünde yaşayan bir kavim var. Onlara Su Bedevileri deniyor. İsimleriyle müsemma bu topluluk bütün bir hayatlarını su üzerinde geçiriyor. Bir kere her şeyden evvel sazların bir araya getirilip sıkıştırılmasıyla oluşturulan adalar ya da adacıklarda yaşıyorlar. Kimi üzerinde ufak bir köy taşıyacak kadar geniş, kimi ise üzerinde sadece bir ev barındırıyor. Bazısı büyüklüğünden dolayı aynı yerde dururken bazısı ufak bir sal gibi hareket edebiliyor.

Tahmin edilebileceği gibi yaşam son derece basit. Neredeyse insanlık tarihinin en başlarına gidildiğinde görülebilecek kadar temel koşullarda. Kadınlı erkekli gruplar kayıklarına binerek sazlar arasında dolaşıp aralarından en kullanılabilir olanı topluyorlar öncelikle. Sonra ev yapmak için sadece erkeklerin kuvvet harcadığı hummalı bir çalışma başlıyor. Evin büyüklüğüne göre iki ila 10 gün arasında değişen bu çalışma esnasında kadınlar da yine sazlardan evin tabanına serilecek olan hasırları yapmaya koyuluyorlar.
Öyle hasır deyip geçmemek lazım; sapların birbirleri üzerinden aşırılarak yapılan bu örme işlemi bir zanaat ve ortaya çıkan da neredeyse bir sanat eseri. Kısacık zamanda kurulan bu yeni yuvada yaşam ise binyıllardır olduğundan pek farklı değil. Sabahın ilk ışıklarıyla uyanan kadınlar önce ev ahalisinin karnını doyurduktan, bazı ev işleriyle alakadar olduktan sonra kayıklarına binip günlük işlerine koyuluyorlar. Bunların başında süpürge yapıp satmak ya da su sığırlarını beslemek için kullanılan saz toplama işi var yine. Bunun dışında besin kaynaklarının önemli bir kısmını oluşturan buğday ve pirinç ekiminde ve toplanmasında da kadınlar çalışıyorlar.
O arada kayığında çocuğunu doğurduğu görülmemiş bir şey değil. Kendisi de bir Su Bedevisi olan ve 1957 yılında bir kayıkta dünyaya gelen, şimdi de Irak Doğa Derneği'nde görev alan Jassim Al-Asadi, Su Bedevilerinin iş gücünün yüzde 65'lik bölümünü kadınların oluşturduğunu söylüyor. Erkekler ise Su Bedevilerinin hayatlarında çok mühim bir yeri olan su sığırlarını yetiştiriyorlar. Balık avlamak konusunda kadınlar da erkekler kadar hünerli olsalar da bu iş de yine erkeklere bakıyor. "İki yaşında yüzmeye başlıyorlar" Bir Su Bedevisi kadın-erkek gözetmeksizin iki yaşında yüzmeyi öğreniyor. Dört yaşlarına geldiklerinde ise kendi başlarına kayık kullanabiliyorlar. Bunun sebebi topluluk içindeki her ferdin aynı iş gücüyle yaşama katkıda bulunuyor olması. Çok küçük yaşlardaki bir erkek çocuğu kayığıyla kendi bölgelerinden uzaklaşarak daha derin sulara giderek balık avlayabiliyor. O kadar ki bazen küçük bir adada tek başına 10 gün kalıp, yeteri kadar balığı avladıktan sonra ailesinin adasına geri dönüyor.

Kızlar da yine küçük yaşlarından itibaren saz biçmeyi, bunlardan süpürge ve yer hasırı yapmayı öğreniyorlar. Müslüman bir topluluk olduğu için kızlar belli bir yaştan sonra kapanıp işlerine öyle devam ediyor. Fakat bu demek değil ki yazları 50 dereceyi aşan sıcaklıklarda Fırat'ın ve Dicle'nin sularında serinle- Su Bedevilerinin iş gücünün yüzde 65'lik bölümünü kadınlar oluşturuyor. Erkek çocuklar küçük yaşlardan itibaren kendi bölgelerinden uzaklaşıp derin sulara giderek balık avlıyor. Kıyafetleriyle hepsi suya atlıyor. Hatta eğlence anlayışınız ne diye sorduğumuzda ilk başta yüzmek diyorlar. Sonrasında şarkılar söylemek ve dans etmek geliyor. Tabii kadın erkek bir arada değil. Yemeği bile beraber yemiyorlar zaten. Ayrıca yemek esnasında kesinlikle konuşulmuyor. Ancak yemekten önce ya da sonra sohbet başlıyor. Bir de pek çoğu satranç oynamayı seviyormuş. Hatta adalar arası turnuvalar da oluyormuş.
Çocuklar okula gitmiyorlar mı diye soruyoruz. Gidiyorlarsa nereye ve nasıl gidiyorlar? Eskiden okula da kendi evlerinden kayıklarla giderlermiş. Şimdi ise okul çağında çocukları olan aileler ikiye ayrılıyormuş. Ailenin bir kısmı nehirde kalıyormuş ki sığırlarıyla ilgilenebilsinler. Diğer kısmı ise hemen nehrin kenarında kurulu kasabaya yerleşiyormuş ki çocuklar oradan okula gidebilsinler. Al-Asadi biraz da hüzünle güzel anılarını anlatıyor. 1960'lı yılarda okula devam ederken her sabah evinden okula kendi kayığıyla gidermiş. ''Bazen Fırat'ın suyu taştığında dersliklerimizi su basardı'' diyor ve ekliyor, "Bilin bakalım dersliklerde bizimle ve öğretmenimizle beraber başka neler olurdu?'' Cevap yılanlar, kurbağalar ve balıklar. Her ne kadar yazılı tarihlerine ancak M.S. 800 yılından itibaren rastlanabilse de Su Bedevilerinin 5 bin yıldır, Sümerlerden beri aynı bölgede yaşadığına inanılıyor.
Bunun için Gılgamış Destanı'na bakmak yeterli aslında. Destan'ın 11'inci tabletinde Fırat kenarında sular üzerinde bir yaşamdan bahsediliyor. Sümer yazıtlarında da sazlardan evlerden bahsedildiği gibi bugün Su Bedevilerinin yaptıkları misafir evleri o zamanın Sümer evlerinin aynısı. Neredeyse bir katedrali andıran, yüksek tavanlı bu misafirhanelerde bir araya gelinip çay, kahve eşliğinde muhabbet ediliyor, sorunlar tartışılıyor, cevaplar aranıyor. Her büyük adanın bir şeyhi var ve bunlar hemen hemen her gün farklı bir adadaki misafirhanede buluşarak yapılması gerekenleri konuşuyorlar. Aynı zamanda kendi halklarını eğitmek, bilgilendirmek ve çevrecilik hakkında dersler vermek de görevleri. Yaşam kaynakları su olduğu için çevre konusunda hassas olmak durumundalar. Zira nehirlere atılan her bir pet şişe, etrafta yapılan her bir baraj onların yaşam koşullarını etkiliyor. Eskiden, Dicle ve Fırat'ın sularının çok yoğun olduğu zamanlarda, yani bundan sadece 40 yıl öncesine kadar nehirler kendilerini temizliyormuş. Şimdi ise hem küresel ısınmayla azalan su hem de inşa edilen barajlar yüzünden nehirlerin kalitesi fazlasıyla düşmüş. Geçtiğimiz haftalarda Su Bedevilerinin dokuz şeyhi Hasankeyf'e gelerek bir deklarasyon imzaladılar. Dicle üzerinde yapılacak Ilısu barajının kendi hayatlarını bitireceğini ve yersiz yurtsuz kalacaklarını, bunun için Türkiye hükümetinden bir çözüm beklediklerini söylediler. Hidrolik Mühendisi olan Jassim Al-Asadi bu çözümün kolay olduğunu, baraj yüksekliği 50 metre tutulursa ne kendileri ne de Hasankeyfliler için hiçbir sorun kalmayacağını söylüyor.
Bir zamanlar sayıları 900 bini bulan Su Bedevileri'nin nüfusu çeşitli politikalardan dolayı bir ara 1600'e kadar düşmüş. Bilhassa 1991 ile 2003 arasında Saddam yaşam alanlarını tarım ve petrol adına tamamıyle kuruttuğu için neredeyse dünyanın dört bir yanına dağılmışlar, daha doğrusu kaçmışlar. Kimi İran'da sulak alanlara gitmiş, kimi Norveç'e, ABD'ye, Danimarka'ya. 2003 yılında Saddam Hüseyin'in devrilmesinden sonra su geri geldiğinde ise bir kısmı geri dönmüş. Onlar su üzerinde yaşamanın suyu sevmekle bir alakası olmadığını söylüyorlar. En basit haliyle bu bir yaşam şekli, bir kültür. Başka türlü nasıl yaşanacağını bilememek.
Öldükten sonra gideceklerini düşündükleri yer bile dev bir ada. Bu adada biribirinden güzel palmiye, nar ağaçlarının ve dev su sığırlarının olacağını düşünüyorlar. Sümerler'den beri kullanılan av aletleri Elbette gelişen teknolojiden onlar da nasiplerini alıyorlar, fakat bu teknolojileri yine kendi amaçları için kullanıyorlar. Bundan sadece bir 20 yıl öncesine kadar Su Bedevileri taa Sümerlerden kalan alet edavatlarla avlanıyorlarmış. Kayığının en ucunda duran adam elinde yine sazdan yapılmış olan mızrağıyla balığı takip ediyor ve en uygun anda saplayıveriyormuş.
Şimdi ise elektrik şoklu ağlar kullananlar çoğalmış. Ya da yine Sümerlerden beri kullandıkları ince uzun kayıklarının arkalarına son zamanlarda motor takmaya başlamışlar ki bu sazlık alanda müthiş gürültüye sebep oluyormuş. Bazıları bu gibi yeniliklerden rahatsız olsalar da bir kısmı aynı şeyi tekrarlıyor: Onlar zaten sadece primitif yaşamdan yana oldukları için sularda, saz evlerde yaşamıyorlar. Tabii şeyhlerin gözleri devamlı üzerlerinde. Zira kendi yaşam alanlarını kendilerinin yok etmemesi için doğa - insan dengesine her daim dikkat etmeleri gerekiyor. "Biz sık sık bu konuları anlatıyoruz, ama tabii onları herhangi bir şeye zorlayamayız'' diyor şeyhlerden biri. Aynı şeyhe bir başka konuyu soruyoruz: "Müslümansınız ama suyla ilgili ritüelleriniz var mı?'' Her cuma namazında muhakkak suyun bolluğu için de dua edildiğini söylüyor. Lakin bunun yanında halk arasında yine Sümerlerden kalan bir nehir duası da ediliyormuş. Hasankeyf'e gelen şeyhlerin pek fazla vakti yoktu, fakat yine de nehirlerindeki bolluk için dua etmeyi unutmadılar. Hz. Muhammed'in soyundan geldiğine inanılan ve yöre halkı tarafından büyük saygı gösterilen İmam Abdullah Zaviyesi'nde namazlarını kıldıktan sonra Dicle'ye bakıp sordular: "Çok güzel değil mi?''