Mardin'de taşlar; ışığın, avluların ve dar sokakların arasında yüzyıllardır birlikte yaşama kültürünü bugüne taşıyor. Yüksek Mimar ve Restoratör-Yazar Zuhal Ayanoğlu, Taş Konuşur mu? kitabında tarihi kenti; medeniyet hafızasının taşlara işlendiği yaşayan bir açık hava okulu olarak anlatıyor. Mardin'de bazı şehirlerde olduğu gibi yalnızca sokaklardan geçmezsiniz. Sanki taşların arasından yürürken geçmiş size bakar. Dar sokaklardan süzülen ışık, yüksek duvarların arasına saklanan avlular, taşın sıcağı ve sessizliği... Ayanoğlu'na göre Mardin'in asıl gücü de burada saklı. Çünkü bu şehir yalnızca estetik bir mimari miras taşımıyor; aynı zamanda yüzyılların biriktirdiği bir yaşam kültürünü bugüne taşıyor. Ayanoğlu'nun, 26 yıllık birikimini kaleme aldığı Taş Konuşur mu? kitabının önsözünde Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü sahibi Dr. M. Sinan Genim'in dikkat çektiği konu önemli:

"Bu çalışma Mardin'in tarihsel ve mekânsal gelişimini süreklilik perspektifiyle ele almakta; kentin geçmişini bugünüyle birlikte değerlendirmektedir. Mardin için yapılan bu çalışmanın benzerlerinin ülkemizin diğer şehir ve ilçeleri için de hazırlanmasının gerekli olduğuna inanıyorum." Ayanoğlu, Mardin'de doğmuş ama İstanbul'da büyümüş. Çocukluğu iki farklı dünyanın arasında geçmiş. Bir yanında modern şehir hayatı, diğer yanında ise Mezopotamya'nın kültürel hafızası... Yıllar sonra mimarlık ve restorasyon alanındaki eğitimleriyle dönüp baktığında aslında çocukluğundan beri taşların dilini okumaya çalıştığını fark etmiş. Ona göre mimarlık yalnızca bina yapmak değil. Bir toplumun birbirine nasıl baktığını, nasıl yaşadığını ve birbirine ne kadar saygı duyduğunu anlatan sessiz bir dil. Mardin'de bunu her köşede görmek mümkün. Çünkü şehir, farklı inançların ve kültürlerin yüzyıllar boyunca yan yana yaşayabildiği çok katmanlı bir hafızaya sahip.

Bir sokakta Süryani izleriyle karşılaşırken birkaç adım sonra Artuklu ya da Osmanlı mirasına dokunuyorsunuz. Şehrin taşları yalnızca yük taşımıyor; insan hikâyelerini de saklıyor. Ayanoğlu'nun anlattığı Mardin'de mimari, insan ilişkilerinin devamı gibi kurulmuş. Evler birbirinin güneşini kesmiyor. Sokaklar insanı yalnızlaştırmıyor. Avlular hem mahremiyeti koruyor hem de komşuluğu canlı tutuyor. Ona göre bugün "insan odaklı mimari" diye yeniden konuşulan pek çok yaklaşım aslında yüzyıllar önce Mardin'de gündelik hayatın doğal parçasıydı.

Yıllarca restorasyon projelerinde çalışırken, tarihi sokaklarda dolaşırken, taş ustalarını dinlerken biriken hafızanın günün birinde yazıya dönüşmesi gerektiğini düşündüğünü söylüyor. Çünkü bazı şehirlerin arşivi kütüphanelerde değil, sokaklarında saklı. Onun için Mardin aynı zamanda yaşayan bir açık hava akademisi. Mimariye ilgi duyan gençlerin bu şehri mutlaka görmesi gerektiğini düşünüyor. Çünkü burada insan yalnızca yapı görmüyor; coğrafyayla uyumlu yaşamayı, ışığın nasıl kullanıldığını, taşın iklimle nasıl ilişki kurduğunu ve mekânın insan ruhuna nasıl dokunduğunu da öğreniyor. Kalın taş duvarlar, doğal havalandırma sağlayan avlular ve insan ölçeğini koruyan sokaklar, bugünün sürdürülebilir mimarlık anlayışına hâlâ örnek olabilecek nitelikte.

TAŞI OKUYAN USTALAR
Ayanoğlu'nu en çok etkileyen şeylerden biri de Mardin'in büyüklerinden dinlediği hikâyeler olmuş. Eski taş ustalarının taşı yalnızca işleyen değil, adeta "okuyan" insanlar olduğunu anlatıyor. Hangi taşın hangi cephede kullanılacağı, güneşin geliş açısına göre rengin nasıl değişeceği ya da taşın nasıl nefes alacağı gibi bilgilerin kuşaktan kuşağa aktarıldığını söylüyor. Yazılı olmayan bu bilgi birikimi, ona göre şehrin gerçek hafızasını oluşturuyor. Mardin'i özel yapan şeyin yalnızca taş işçiliği olmadığını özellikle vurguluyor. Asıl mesele, o taşların taşıdığı insanlık tecrübesi. Çünkü şehir, farklılıkların ayrışmadan bir arada yaşayabildiği bir kültürün mekâna dönüşmüş hâli gibi. Bir çarşıda, bir avluda, bir kapı tokmağında bile ortak yaşamın izlerini görmek mümkün.
Ayanoğlu bugün dönüp baktığında şunu söylüyor: "Ben mimarlığı seçtiğimi sanıyordum ama galiba Mardin'in taşları beni seçti." Belki de bu yüzden onun anlattığı şehir yalnızca gezilecek bir yer değil. İnsan ayrıldıktan sonra bile zihninde yaşamaya devam eden, sessiz ama güçlü bir duygu... Mardin'in taşları gerçekten konuşuyor mu bilinmez ama onları dinlemeyi bilenler için çok şey anlattığı kesin.
Mardin'in en güçlü tarafı Ayanoğlu'naa göre farklılıklar ayrışma üretmeden bir bütünlüğe dönüşebilmiştir. Kent, insanlara birlikte yaşamanın yalnızca teorik bir ideal değil; gündelik hayatın içinde mümkün olabilen bir kültür olduğunu hissettirir. Bu yüzden Mardin'in sokaklarında gezerken yalnızca taş yapılara değil; insanlığın birlikte yaşama tecrübesine de tanıklık etmiş olursunuz.

AÇIK HAVA AKADEMİSİ
- Bir akademisyen olarak mimariye meraklı gençler neden Mardin'de okumalı?
- Mimariye meraklı bir genç için Mardin aslında yaşayan bir açık hava akademisi gibidir. Çünkü burada mimari yalnızca kitaplarda anlatılan bir bilgi değil; sokakta yürürken, bir avluya girerken, taş bir duvara dokunurken doğrudan deneyimlenen bir hafızadır. Mardin'de bir genç, mimarlığın yalnızca estetikten ibaret olmadığını öğrenir. Bir yapının iklimle nasıl uyum kurduğunu, topografyayla nasıl bütünleştiğini, güneşin ve gölgenin nasıl hesaplandığını, insan ilişkilerinin mekâna nasıl yansıdığını birebir görür.