Raman Dağı'nın sırtlarında doğan, Batman'ın en güzel semti olan Site'de serpilen, 'Şark Bülbülü' diye anılan bir dedenin sesinden hüzzam bir besteyle uyuyup saba makamında bir türküyle gelişen bir öyküydü önceleri Ersen Özpirinççi'nin hayatı. Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı'nda (TPAO) çalışan babasının işi nedeniyle Batman'da doğmuştu. Çocukluğu Diyarbakır'ın ve halk müziğinin ünlü ismi olan dedesi Celal Güzelses'in besteleriyle geçmişti. İlk gençliğinde altın mikrofon kazanan TPAO Batman Orkestrası'na hayranlık duyarak ilgilenmeye başladığı müziğin, gün gelip kızının hayatını kurtaracağını nereden bilebilirdi ki? Batman'dan sonra önce Ankara'ya, sonra da okulunu bitirip bilgisayar mühendisi olunca İstanbul'a yerleşti, hâlâ en yakın dostu olarak gördüğü eski eşi Esra Hanım'la da o yıllarda evlendi. Çok isteyerek, dört gözle bekleyerek hazırlandılar şimdi 22'sini süren Egesu adlı kızlarına. Doğdu Egesu ve bir buçuk yaşına kadar onlara hayatlarının en güzel günlerini yaşattı varlığıyla. Ta ki Ersen Bey ve Esra Hanım bu dünya güzeli bebekte bir şeylerin ters gittiğini anlayana kadar...
BODRUM GÜNLERİ BAŞLADI
Önce bakışları değişti, gözleri kaydı ve görmemeye başladı. Ardından ellerini sürekli ağzına götürmeye, duyduğu seslere tepki vermemeye, yemek yememeye, hareket etmemeye, konuşmamaya başladı. Tam sekiz yaşına kadar Egesu'yu götürmedikleri hastane, doktor kalmadı. Ama kimse kızlarının hastalığına değil çare bulmak, tanı bile koyamıyordu. Ve tam 11 sene sonra bir gün doktorları onlara, Rett Sendromu'ndan bahsetti. Egesu 12 yaşındaydı ve nedenleri bilinmeyen, bir 'sendrom' olarak kabul edilen hastalığının ne tedavisi vardı, ne de bir çaresi. Önce isyan ettiler bu duruma, kabullenemediler, ama sonra hastalıkla savaşmaya karar verdiler. İşe, hayatlarını değiştirmekten başladılar ve 1994'te her ikisi de bilgisayar mühendisi olan genç çift, bütün kariyerlerini geride bırakarak Bodrum'a yerleştiler. Egesu'yla daha fazla ilgilenmek, onu doğayla, denizle, hayvanlarla buluşturmak istiyorlardı. Ege'nin, Egesu'ya iyi geleceğinden emindiler. Ona Pink Floyd dinlettiler, Mozart'la tanıştırdılar onu ve Türk Sanat Müziği'yle, en son da Mazhar Fuat Özkan'ın şarkılarıyla. Ve bir gün bir şey keşfettiler. Nörolojik bütün fonksiyonları duran Egesu müziğe tepki vermeye, sevdiği bir şarkı çalınınca anlamlı bakışlar atmaya, gülümsemeye, hiç hareket ettiremediği ellerini çırpmaya başladı. Ersen Özpirinççi dedesinin besteleriyle, Batman Orkestrası'nın şarkılarıyla sevdalandığı müziğe bu kez kızı uğruna yeniden dönmeye o zaman karar verdi. Çünkü müzik kızıyla buluşmanın tek yoluydu ve bunun için Fikret Kızılok'tan, Doğan Canku'dan dersler almaya başladı. Çocukluğundan beri çaldığı akordeona, gitarı, piyanoyu ve birçok müzik aletini ekledi: "Müzik çalınca neşeleniyordu. Doktorlar önceleri sadece dalga boyunu duyuyor dediler, ama bazı müziklerde ağlamaya başladı, çünkü işin içine duygu girdi. Müzik sayesinde kızım dans etmeye ve çevresiyle ilişki kurmaya başladı. Özellikle gitara bayılıyordu ve ben ona her gün iki saat gitar çalıyordum." Hep aynı şarkıları söyleyip çaldığını fark edince, bu kez kendisi bir şeyler üretmeye karar verdi. O bestelerini yapıp, kızına şarkılar söyledikçe, Egesu biraz daha aştı engellerini; ata binmeye başladı, yüzmeyi öğrendi, hatta yunuslarla bile yüzdü. Bu arada Ersen Özpirinççi'nin 60'a yakın bestesi oluştu. Bu bestelerin bir kısmını kendi adını gizleyerek ünlü sanatçılara verdi, çünkü onun için önemli olan kızının tedavisini sağlayacak parayı kazanmaktı. Dört yıl önce çıkarttığı ilk albümü
Egesu'yu yayınladı ve gelirini Türkiye Otistiklere Destek ve Eğitim Vakfı'na (TÖDEV) bağışladı.