Ekol Sanat Galerisi, çok özel bir sergiye ev sahipliği yapıyor. Türk resim sanatının önemli isimlerinden 97 yaşındaki İbrahim Balaban ve oğlu Hasan Nazım Balaban'ı ağırlıyor. Girdiği mapushanede Nazım Hikmet ile tanışan ve kurduğu dostlukla hayatı değişen İbrahim Balaban, dört duvar arasında kendini sanata adadı. 1950 affıyla mapushaneden çıkan Balaban, anadolu ve Anadolu kadının anlatan resimler yapmaya başladı. 70 yıl boyunca elinden fırçayı hiç bırakmadı. Son olarak da Ekol Sanat Galerisi'nde kendisi gibi ressam olan, iki babasının da ismini taşıyan ressam oğlu Hasan Nazım Balaban ile birlikte sergi açtı. Ekol Sanat Galerisi'nde Hasan Nazım Balaban ile hayatını ve babası İbrahim Balaban'ı konuştuk.
İbrahim Balaban'ın hayatı filmlere de konu oldu değil mi?
- Babamın öyle zengin bir hayatı var ki. 11 tane kitabı var. Şair Baba ve Damdakiler diye bir kitabı var, Nazım ve kendi hayat hikayesindeki anılarını anlatıyor. Tiyatro oldu, sinema yapıldı. Mavi Gözlü Dev mesela, mahpushane sahneleri tamamen babamın kitabından alınma. Sonra aynı o kitap Şair Baba ve Damdakiler adıyla Devlet Tiyatroları'na uyarlandı. Çok zengin bir hayat. Babamın hayatında Nazım ile tanışması çok büyük dönüm noktası.
İlk hapse girişi nasıl olmuş?
- Babam, ilk kez 16 yaşında esrar üretmekten giriyor. O üretmiyor tabii. Dedem köyün zengin bir ailesi. Birilerine borç para veriyor, onlar da parayı ödemiyorlar. Borç parayı alanlar, "Biz esrar yapacağız, işleyeceğiz, bize 2 adam gönder, satalım, senin paranı ödeyelim" diyorlar. Dedem de adam bulamıyor, babam ve aynı yaşta olan iki arkadaşını gönderiyor. Bu arada ihbar ediliyor, jandarma basıyor. Mapushaneye giriyorlar tabii. Mapushaneye ilk girdiği dönemde Nazım Hikmet Çankırı Cezaevi'nden Bursa'ya geliyor. Nazım, babama çok enteresan geliyor, ona yaklaşmaya, onu tanımaya çalışıyor. Nazım o arada mapus portreleri yapıyormuş bir liraya iki liraya, zamanını geçiriyor. Nazım'a portresini yaptırıyor. Portre yaparken nasıl çalıştığını görüyor. Sonra gidip kendi kendine aynaya bakarak portresini yapıyor.
Dostlukları öyle mi ilerliyor?
- Hayır, ikinci girişinde dost oluyorlar. Bu arada babam cezasını bitiriyor, çıkıyor dışarıya. Laz İsmail, babama mapushanede düşman oluyor. Babamı bıçaklıyorlar. Artık aralarında husumet başlıyor. Dedem babamı evlendiriyor, fakat Laz İsmail de o kızı istiyor, babama iyice düşman oluyor. Düğün gecesi evini basıyor babamın. Sürekli taciz ediyor, küfürler ediyor. En sonunda bir akşam içkili olarak kapıya dayanıyor, köy meydanına gidiyorlar, silahları karşılıklı çekiyorlar, ateş ediyorlar birbirlerine ve Laz İsmail ölüyor. Sonra babam tekrar hapishaneye düşüyor. Nazım ile dostluğu o zaman gelişiyor. Nazım, babamı kendine çırak ve öğrenci olarak kabul ediyor. Babam berberliği bırakıyor, mapus portreleri yapmaya başlıyor. Tamam portreler yapılıyor, sürekli çiziyor, çalışıyor, ama ortaya bir eser çıkmıyor. Babama ekonomi, politika, sosyoloji, felsefe gibi dersler vermeye başlıyor. Bu şekilde 6 ay çalışıyorlar. Ondan sonra müthiş tablolar çıkmaya başlıyor. Yol, Doğum, Bahar, Mapushane Kapısı tabloları orada çıkıyor. Babam tabloları yapıyor, Nazım Hikmet onların şiirlerini yazıyor. Babam da Nazım da afla dışarı çıkıyor. Babam köye, Nazım İstanbul'a gidiyor.
"İlk sergisi Nazım Hikmet'in evinde"
- Nazım Hikmet, bir süre sonra "Bütün resimlerini al gel" diye babamı İstanbul'a davet ediyor. Sandıklar kırılıyor, üzerlerine tablolarla birlikte duvarlara asılıyor. Babamın ilk sergisi Nazım'ın evinde yapılıyor. Babam sergi açmadan İstanbul'da bir isim yapmaya başlıyor. Ardından babamı askere çağırıyorlar, Nazım da yurtdışına gidiyor, bir daha da karşılaşamıyorlar.
Figürlerdeki deformasyonu özellikle mi yapıyor?
- Balaban tabloları naif zannedilir, halbuki tamam naif ögeler var, ama çok bilinçli olarak figürleri deforme edip, bozup, kaç türlü deformasyon yapmış, neler yapmış. O yapamadığından değil, kendine bir form yaratmak için. O formları o şekle getirebilmek büyük bir ustalık. Balaban Türk sanatında ağırlığını koymuş, kendini kabul ettirmiş, gerçekten bir fenomen.
Balaban'ın ressam olan tek çocuğu siz misiniz?
- İlk çocuk olarak bütün iyi genleri ben kapmışım, onlara bir şey kalmamış. Benim çocukluğumdan beri resme merakım var. Sürekli babamın yaptıklarını kopyalardım, çizerdim. Haberleri olmadan misafirlerimizin portrelerini çizerdim, şaşırırlardı.
Sanatçı olmanızdan mı korkuyordu?
- Annem, elimden boyaları, kalemleri alırdı. Bu da başımıza ressam olacak, aç kalacak, okusun, mühendis, doktor olsun diyorlardı. Babamdan sıkıntıyı görmüşlerdi. Liseye gidiyorum, yamalı pantolon, ayağımda berbat bir ayakkabı, zor bela geçiniyoruz. Şimdi kadıncağız ne yapsın, bu da ressam olacak başıma, bu da aç kalacak diye düşünüyor.
Akademili misiniz?
- Ben elektronik okudum. Makine otomasyon üzerine iş yapıyordum. Aniden işi bıraktım. Ankara'da doku sanat galerisinde ilk sergimi açtım. İlk gün bütün sergimde 21 tane tablo satıldı. İkinci sergimde satışlarım 4'e düştü. Babam da 25-30 tane tablo satardı her sene. Balaban İspanya'da, Fransa'da, İtalya'da olsaydı, bugün malikanede yaşayan, eserleri milyon dolar eden bir adam olurdu.