Superman, Jaws, Rocky, Rambo gibi popüler filmler de Yumurcak, Şehir Işıkları, Spartacus ve Sapık gibi klasikler de Yeşilçam tarafından araklandı. Bunun üzerine pek konuşulmadı. Cem Kaya'nın çektiği Motör: Kopya Kültürü & Popüler Türk Sineması belgeselinde Yeşilçam'cılar toplu olarak arak olayını itiraf ediyor. Kimi işin inceliklerini anlatıyor kimi "Adamlar yapmış niye kullanmayalım" diyor. Aydemir Akbaş ise "Yeşilçam'ın cahili çoktur ama uyanıktır" diyerek meselenin özünü anlatıyor.
OLKAN ÖZYURT
"Kendi öz malımız olan film sayısı üçü ya da beşi geçmez. Çünkü yabancı filmlerin konularıyla birlikte imajlarını, trüklerini, hatta sahnelerini bile çalıyoruz. Önce Alman sineması, sonra Arap sineması derken şimdi de Amerikan-İtalyan-Fransız sinemasının kötü taklitleriyle uğraşıyoruz. Ve istediğimiz gibi çalıp çırptıktan sonra da bu ameliyeye etkilenme diyoruz. Aslında düpedüz hokkabazlıktır bu. Ama ne var ki yılda 150 film çeviren Türk sinemasında herkes çalmaya mecburdur. Bu hızlı akış içinde de hiçbir sinemacı kendi kafasından bir şey yaratamaz. Çünkü buna ne vakit yeter ne de yaratma gücü..." Otobüs Yolcuları, Yılanların Öcü, Şehirdeki Yabancı, Ah Güzel İstanbul gibi klasiklerin yapımcısı olan Nusret İkbal, 1965 yılında, ki Yeşilçam Yeşilçam'ken, sinemamızdaki 'araklama' meselesiyle ilgili Ses dergisinden Agah Özgüç'e böyle feveran ediyor. Haberin başlığı da çok sert: Türk sinemasında kleptomani devam ediyor. Yeşilçam deyince artık nostaljik bir gözle bakıldığı ve pek de toz kondurulmadığı için bu araklama, çalıp çırpma meselesinden çok bahsedilmiyor. Bu nostaljik bakışın ve toz kondurmamanın zamanla ağdalı bir yüceltmeye dönüşmesi sonucu siz kalkıp bu meseleyi gündeme getirdiğinizde de 'Yeşilçam düşmanı' ilan edilmeniz işten bile değil. Hal böyle olunca araklama kültürü, bunun sebep ve sonuçlarıyla ilgili çok da konuşulmuyor. Kimi yazılar var, kitaplarda serzenişler de, bazen bir oyuncu ya da yönetmenin bir söyleşide küçük itiraflarına da denk gelmek mümkün. Ama mesele eni konu işlendi mi derseniz cevabımız hayır! Almanya'da yaşayan Cem Kaya'nın altı yılda çektiği, 12 Şubat'ta başlayacak !f İstanbul'da (biletleri satışa çıktı) gösterilecek Motör: Kopya Kültürü & Popüler Türk Sineması belgeseli bunun için önemli. Kaya belgeselinde bu 'araklama' meselesini bizahiti Yeşilçam'cılara anlattırıyor ve film neredeyse toplu bir itirafa sahne oluyor. Kimler yok ki belgeselde Memduh Ün, Kunt Tulgar, Yılmaz Atadeniz, Birsen Kaya, Gülçin Uçer, Savaş Arslan, Sabri Demirdöğen, Melih Gülgen, İzzet Günay, Süheyl Eğriboz, İhsan Gedik, Hüseyin Zan, Cüneyt Arkın, Kayhan Yıldızoğlu, Erdoğan Kapısız, Nilüfer Aydan, Fikret Hakan, Duygu Sağıroğlu, Aydemir Akbaş, Temel Gürsu, Nuri Alço, Halit Refiğ, Yılmaz Köksal, Canan Perver, Altan Günbay, Süleyman Turan, Çetin İnanç, Fatma Girik, Türkan Şoray, Hülya Koçyiğit, Erol Batıbeki, Çetin Tunca, Metin Erksan, İrfan Atasoy, Selahattin Geçgel, Serhat Köksal, Gülperi Ok, Ercan Yıldız, Şeref Gür, Mehmet Çelik, Mehmet Çiçekci, Eşref Kolçak... Sinemamızın starlarından İzzet Günay "Sinema tamamen ticaret üzerine kuruluydu. İyi iş yapmış Amerikan filmleri hemen aktarılırdı" diyor. Aydemir Akbaş ise "Koskoca Yeşilçam, senede 300-400 film yapıyor. Üç tane senaristin var, dördüncüsü yok. Hep Hollywood'dan arak, aktarma..." diyerek Günay'ı destekliyor. Yönetmen Kunt Tulgar ise Yeşilçam'ın araklama seyrini şöyle özetliyor: "Siyah beyaz dönemlerde azdır. Ama 70 ve 80'lere doğru çalma hikayeleri, Amerika'dan götürmeler artar." Aslında bugün toz kondurulmayan Yeşilçam'ın oyuncusunu, yönetmenini, sinemayı seven yapımcısını uzun vadede mutsuz ettiğini söylemek hiç de zor değil. Öyle bir çark dönmüş ki, bu çarkın dişlileri arasında neredeyse herkes ezilmiş. Ucuzluğu, vasatlığı dayatan hızlı bir üretimin yaşandığı, telif hakları meselesinin gündemde olmaması nedeniyle kopya ya da araklamayı meşrulaştıran, özgünlük ve yaratıcılığa neredeyse hiç yüz düşürmeyen bir çarktan bahsediyoruz. Ha sinema tarihimizdeki iyi filmler nasıl çekildi, kimi özgün filmler nasıl çıktı derseniz. Onlar bildiğiniz kişisel başarı. Örselenmek de cabası. Örnek mi Metin Erksan'ın Sevmek Zamanı filmi... Erksan bu filmi çekerken Ses dergisinin manşeti şöyle: Ne yapmaya çalışıyor Erksan. Filmin çekildiği yıllarda vizyona giremediği de tarihi bir gerçek olarak önümüzde duruyor. Ki sistemin yaratıcılığa prim vermediğini usta yönetmen Halit Refiğ, Metin Erksan'ın yanında şöyle anlatıyor: 'En bağımsız, en özgün, en sivri yönetmen Metin Erksan'dır. Netice de o da Emel Sayın filmi yaptı. Bu bir sistem meseledir."
STAR WARS'UN KOPYASINI DEPODAN ÇALDIK
Gelelim kült film Dünyayı Kurtaran Adam'a. Çetin İnanç'ın bu konudaki itirafı her şeyi açıklıyor: "Haftada bir film çekiyordum. Ne uğraşacağım senaryo yazmayla. Gidiyorum sinemaya filmi izliyorum, sonra da çekiyorum... Dünyayı Kurtaran Adam için Star Wars'tan sahne almış derler. Tenkit ederler. Bilmezler ki 16-17 filmden parça vardır o filmde. En uzunu Star Wars'tur. Bir gece Akün Sineması'nın deposundan Star Wars'ın kopyası çalındı. Hemen oradan sahneleri aldık. Sonra da kopyayı yerine koyduk"
YUTTURABİLİYORSAN ÇEK: Araklamanın, kopyalamının da bir raconu var elbet. Superman filminden Süpermen Dönüyor'u kopyalayan yönetmen Kunt Tulgar bakın bu raconu nasıl açıklıyor: Filminizi bütün dünya izleyecek, yutturabiliyorsan ne mutlu sana. Yutturamıyorsan hiç şansın yok. Supermen mi, uçurabiliyorsan çek.
EV SOYULUR YİNE İSTENİLEN BULUNUR: Oyuncu Aydemir Akbaş imkansızlıkların Yeşilçam'da filmcilere pratik buluşlar yaptırdığını düşünüyor ve "Yeşilçam'da çare tükenmez. Cahili çoktur ama uyanıktır. Ne yapar yapar her şeyin bir yolunu bulur. Yönetmen bir şey istedi icabında ev soyulur yine o istenilen bulunur" diyerek de etik kaygılardan uzak üretim yapıldığını vurguluyor.
KOLAJ SÜPER KAHRAMAN, DEMİR YUMRUK: Bu araklama bazen tuhaf sonuçlara da neden olmamış değil. Belgeselde Mete Demirhan anlatıyor: "Mesela Demir Yumruk diye bir tip var: Yüzündeki maske Kızıl Maske'den, önündeki amblem Superman'den kemerinde de Batman işareti var."
ADAMLAR YAPMIŞ NİYE KULLANMAYALIM: İş sadece konu, parça, film araklamaklarıyla kalsa iyi. Film müzikleri de korsan olarak kullanıldı Yeşilçam'da. Kunt Tulgar belgeselde açıklıyor: "Türk sinemasının medarı iftiharı Güneş Çiçekleri filminin müziğidir. Müzik babası ise Baba filmidir. Müziğini her filmde kullanırsın. İkincisi Sicilyalılar Çetesi... Bruce Lee'nin Enter the Dragon, kavga sahnelerinde en çok kullandığımız film müziğidir. Adamlar bizim için yapmış niye kullanmayalım!
AH ŞU SANSÜR YOK MU?
Yeşilçam'da bir de ham film sıkıntısı vardı. Metin Erksan "Devlet ham filme kota koyuyordu. Film yoktu. Her film için 5 bin metre veriliyordu. Bu bir anlamda sansürdü" diyor. Görüntü yönetmeni Çetin Tunca ise "30-35 kutuyla bir film çekilirdi. Prova yapmazsın, tekrar yapmazsın o zaman 35 kutuyla bir filmi bitirirsiniz" diyerek ham film nedeniyle yaşanan sıkıntının nasıl filmlerin özensiz bir şekilde çekilmesine neden olduğunu anlatıyor. Devletin Yeşilçam üstündeki tek kısıtlaması ham film değildi. Sansür o kadar ağırdı ki ve öyle saçma uygulamalar yapılıyordu ki bu da sinemacıları yaratıcılık ve özgünlük konusunda örseliyordu.
KÖTÜ VE KOPYA FİLMLERİN NEDENİ HIZLI ÜRETİM
Yeşilçam'ın altın günlerini yaşadığı dönemde, sektörün ekonomik birikimi yılda 25-30 film üretmeye ancak yetiyor. Devlet ve özel sermaye de sinema sektörünü desteklemediği için Yeşilçam'ın ekonomik birikimi bir türlü artmıyor. Ama toplumun yılda 25-30 filmle de yetinmeye niyeti yok. Daha fazla film talebi var. Yapımcılar da bu talebi karşılamak isteyince hızlı bir üretim yaşanıyor. Hız o kadar baş döndürücü ki, herkes harıl harıl çalışsa da yetişemiyor. Fatma Girik belgeselde yönetmen Cem Kaya'ya "Neyi anlatsam karşılığı yok bugün. Kamera yoktu, şaryo yoktu. Bir tane siyah elbisem vardı onu kullanırdım. Yok bir filmde kolunu açardım, diğer filmde o elbisenin kolunu diker sırtını açardım öyle öyle film çekerdik" diyerek bu hızlı üretime star olarak nasıl kendince yetişmeye çalıştığını anlatıyor.
Ama bu hızlı üretim sonucu bugün oyuncu ya da yönetmeninin bile adını anmak istemediği kötü, ucuz, vasat ve kopya filmler ortaya çıkıyor. Mesela sinemamızın emektar oyuncusu Kayhan Yıldızoğlu belgeselde "Öyle filmlerde oynamışım ki hatırlamıyorum bile. Ben orada para kazanmak için oynamıştım. Ne bileyim sonradan televizyon çıkacak ve günde altı posta rezil olacağız dünyaya" diyor. Cüneyt Arkın bile kimi filmlerini hatırlamıyor. Söylediği şu: "Benim çektiğim filmlerin negatifini uç uca ekle dünyanın etrafını iki kere dolaşıyorsun."
KONU DA ÇALINDI PARÇA DA
50'ler ve 60'larda genelde tutmuş filmlerin konuları araklanıyor. Ki bu konuda bir incelik de var. Mesela 10-15 yıl önceki bir yabancı film araklanıyor ki anlaşılmasın. O dönem kopya edilen filmlere bakıldığında Mısır ve Arap sinemasındaki melodramlar ağırlıkta. 60'ların sonu ve 70'lerin ortasına kadar Amerikan sinemasına doğru bir kayış var. O dönem yabancı filmlerin Türkiye'deki gösterimi yıllar sonra yapıldığı için yurtdışında kapı pencere kırdıran bir filmin konusundan yola çıkılarak olay örgüsü araklanıyor. Tabii bu araklamalar yapılırken konular, olay örgüleri yerlileştiriliyor. Mesela senarist Bülent Oran bu konuda namlı isimlerden biri. 70'lerin ortalarından sonra ise birebir araklama bugünün deyişiyle copy paste filmler ortaya çıkıyor. 80'lerden itibaren ise artık iş çığırından çıkıyor, yabancı filmlerden, direkt parçalar çalınıyor.
EROTİĞE ONAY ELEŞTİRENE SANSÜR
Fikret Hakan Yeşilçam'daki vasatlığı ve kopya kültürünü biraz devlet politikasına biraz da Yeşilçam içindeki anlayışa bağlıyor. Hakan "70'lerde seks filmlerine göz yumuluyordu. Ama aynı dönemde biraz eleştirel bir şey varsa filminizde, sonuna kadar makas vuruluyordu. Halkı uyutmak açısından iyi bir sistem vardı Yeşilçam'da. Halk bol bol ağlasın ve rahatlasın. Çünkü biz duygulu bir milletiz" diyor. Hülya Koçyiğit ise kopya kültürünün 70'lerin sonuna doğru iyice ayyukaya çıkmasını ve vasat filmlerin artmasını dönemin siyasi ve sosyo-kültürel şartlarına bağlıyor: "Zaten sosyal sorunların üstesinden gelememişiz. Çok ağır siyasal sorunlar da var. Böyle bir dönemde üretimde azalmalar oldu, ucuz, ehvenişer işler çıkmaya başladı."