90'lı yılların da kendine has ünlüleri ürünleri vardı. İşte 90larmuzesi.com'dan derlediğimiz o külliyattan bazıları..
“Abi bu paraya ne var?”, “250 bine ne olur abi?” gibi, çoğumuzun elindeki bozuklukları bakkalın masasına vurarak sarf ettiği cümleler çocukların tüketime doğuştan ne kadar eğilimli olduğunu kanıtlar nitelikte. Elindeki parayı son kuruşuna kadar harcamak isteyen çocukların bu taviz vermez duruşu elbette ki pazarlamacıların iştahını kabartacaktı.
Arı Maya silgisi
İşte 90′lar çocuklarının ilk fetiş nesnesi Arı Maya silgisi. Muhteşem kokusu ve ideal dokusuyla kitleleri çıldırtan Arı Maya silgisi, 90′larda ilkokula gitmiş olan herkesin aklına bir şekilde kazınmıştır.
Boynuz kulak misali, Arı Maya silgisinin popülaritesi sanırım Arı Maya’yı fersah fersah aşmıştır. Zaten Arı Maya’nın bu silgiye sağladığı reklamdan fazlasını bu silgi Arı Maya’ya sağlamıştır, çünkü bu olağanüstü derecede popüler olan silginin üzerinde kaka resmi olsa yine de bu kadar satılırdı. Silginin sarı, yeşil ve pembe olmak üzere üç çeşidi bulunuyordu; hepsi de birbirinden güzel kokardı. Herkesin bir favorisi olsa da sevenleri mümkün olduğunca her rengini elinde bulundurmaya özen gösterirdi.
He-Man
Kaplumbağalar mutantlaşmadan, dişlek Bugs Bunny sağdan soldan fırlayıp bizlere “Arkidişler” diye hitap etmeden, Japonlar pokemon’larını dünyaya salmadan önce buralarda bir tek onun adı bilinir, sokak oyunları onun üzerine kurulurdu. Onun dostu bizim de dostumuz, düşmanı bizim de düşmanımızdı. İşte karşınızda eski dostumuz He-Man.
Sadettin Teksoy
90′lar televizyon tarihimizin evrildiği yıllardı, ne de olsa özel televizyonculuk hayatımıza yeni girmişti, ilk özel kanalımız İnterstar’ı kayıtsız şartsız bağrımıza basmıştık. TRT yayınlarının ağırbaşlı çizgisinden, eğitici öğretici programlarından, seviyeli eğlencelerinden sıkılmıştık, artık dünyaya açılan bir ülkeydik, her türlü yeniliğe, çılgınlığa açtık, bize ne gösterilirse ekran başına kurulup soluksuz izleyecektik.
Beslenme Saati
Elbet devlet okullarında beslenme saati uygulaması ve bu uygulamanın vazgeçilmezi beslenme çantası halen mevcuttur, ancak 90’larda özel okul kavramı şimdiki yaygınlığından bir hayli uzak olduğundan, devlet okullarında zengini, fakiri birlikte 3 kişilik sıralara sığışır, dolayısıyla beslenme çantası fenomeni dönemin çocuklarının büyük çoğunluğunun hayatında mühim bir yer kaplardı.
Alf
Yıl 1986. Yer Los Angeles. Tanner ailesinin babası Willy Yugoslavya‘daki bir arkadaşına telefon açmak için garajında bulunan (artık nasıl bir garajsa) özel telefona gider. Willy Belgrad’a ulaşmaya çalışırken gündelik hayatın tatlı telaşına kapılmış aile fertleri bir bir garaja dalar. Ve ne olduysa o anda olur…
Alf'in dünya ile ilk buluştuğu an.
Tuhaf garajdaki tuhaf aletlerden biri kızıl ötesi bir uyarı ile bir cisme kitlenir. Akabinde elektrikler kesilir, yer sarsılmaya başlar, garaja panik havası dolar. Biz ne olup bittiğini anlayamadan etraf aydınlanır, artık çatıda bir delik, deliğin içinde de bir uzay gemisi vardır. Uzay gemisinin bize bakan yarım küre şeklindeki penceresinin içinde de bayılıp cama yapışmış Alf…
Ev telefonu
90′lar iletişim çeşit ve kanallarının hızla çoğaldığı yıllardı. İnternetle birlikte gelen e-posta ve chat programlarıyla paralel olarak cep telefonları da dünyamıza giriyordu yavaş yavaş. Bütün bunların, ve sonraki onyılda kendilerini izleyecek olan ‘smart phone’ ve sosyal ağların ortak noktası ise masum ev telefonlarının düşmanı olmalarıydı.
90'ların başındaki klasik telefonlar şimdi hipster'ların elinde bir oyuncak.
Ancak ev telefonlarının 90′lar boyunca önemini koruduğunu söyleyebiliriz. Cep telefonları mevcut olsa da tarifeler pahalı, internet olsa da modemler çevirmeliydi. O yüzden bir noktada hala ev telefonuna mecburduk.
Çelik
İzel Çelik Ercan adlı güzide grubumuzun hep geride kalan üyesi Çelik, daha sonra “bu kadarı bana yeter” deyip okul arkadaşlarıyla kurduğu trioyu terk etti. Bu ayrılıktan bir sene sonra piyasaya Ateşteyim adlı albümünü sürerek bağımsız yolculuğuna başladı.
İzel Çelik Ercan ölmüştü, artık Çelik vardı.
Uzun saçları ve aerobikçi saç bandıyla Çelik, 1993′te Türk popuna bir güneş gibi doğmuştu. Ateşteyim veya Meyhaneci gibi ortalığı sallayacak şarkılar hazırdı, dönemin başarılı formülü olan “klip = renkli ışıklar + dans” doğrultusunda Ateşteyim’e bir klip de hazırlanmıştı.
Çelik, bir grup dansçının arasında, beyaz puantiyeli lacivert ceketi ve o döneki imzası olan saç bandıyla şarkısını söylüyor, “dum kah kah – kah kah” ritmi eşliğinde dansını yapıyordu. Gerek Ateşteyim, gerek Meyhaneci ile İzel Çelik Ercan dönemindeki tutukluğundan sıyrılmış, üzerindeki ölü toprağını atmıştı. 3 sene öncesinin kendi klibinde sıkılan, pek dikkat çekmeyen ve kendi halinde takılan sessiz Çelik’i gitmiş, yerine dinamik, dans eden, şarkı söyleyen hareketli bir Çelik gelmişti.
Hügo
0 900′lü hatlarla tanıştığımız yıllardı, bu numaraların nice ailelerin ocağına incir ağacı diktiği sürekli anlatılırdı. İşte bu tarz bir numarayı arayarak katıldığımız Hugo’yu çeşitli maceralarda telefonumuzun 2, 4 ve 6 tuşlarıyla sağa sola veya yukarı yönlendirirdik. Artık telefon hatlarında yaşanan gecikmelerden mi, yoksa ne yaptığını bilmeyen çocukların beceriksizliğinden mi bilinmez, Hugo en basit engellere takılır, kayaların altında kalır, uçurumlardan fırlar giderdi. Yarışmacılar “Tolga abi ben basıyorum basıyorum Hugo gitmiyor!” diye sızlanadursun, izleyicilerin bazıları çocuklara acır, bazıları da onları beceriksizlikle suçlardı.
Işıklı ayakkabı
Karşınızda dünyanın gördüğü en “doksanlar” şeylerden biri: ışıklı ayakkabı.
Bu lüzumsuzluk örneği nesneyi hatırlamak için hafızalarımızı pek de zorlamamıza gerek yok; zira bir zamanlar dünya, gayet basit bir şekilde, ışıklı ayakkabısı olanlar ve ışıklı ayakkabı isteyenler olarak ikiye ayrılıyordu ve bu furyaya uzak kalmış aklı başında bir çocuk bulmak imkansızdı.
Barış Manço ile 7′den 77′ye
90′lar çocuklarının en büyük kahramanlarından biri tartışmasız bir şekilde Barış Manço’ydu. Bu ilginç görünüşlü, eğlenceli, her şarkısı güzel olan adamı her çocuk sever, ebeveynleri de onlardan geri kalmaz, kısaca bütün toplum kendisini ziyadesiyle severdi.
Barış Manço da bu durumun farkında olacak ki, Türk televizyon tarihinin en geniş hedef kitleli programıyla yaklaşık 10 yıl boyunca her pazar günü ekranlarımıza konuk oldu. 7′den 77′ye büyük hedeflerine ulaştı ve çocuklardan dedelere bütün aileyi ekran başına toplayarak adının hakkını vermeyi başardı.
Oduncu gömlek
O kadar 90’lardan bahsediyoruz, ayakkabılar harici pek moda demedik. Doğrusunu söylemek gerekirse biraz gözümüz korkmuştu, ne de olsa 90’lar modası kadar tuhaf, karaktersiz, manasız bir modaya girdik mi çıkmamız zordu. Hele ki bu zevksizlikler silsilesinden Türkiye de nasibini fazlasıyla almışken…
Burak Kut
Burak Kut’un komple tiki döneminden önceki New York’ta motosikletiyle tozu dumana kattığı, çatılardan uçtuğu serseri çağını hatırlamayanımız yoktur.
Burak Kut ve iki isimli albümü.
Bu hikayenin öncesini ve tabii ki dönemin en kült şarkılarından olan, albüme adını veren çalışması Benimle Oynama’yı da.
Ancak bu noktadaki amacımız, Benimle Oynama’nın gölgesinde kalmış, daha az bilinen ama daha az değerli olmayan nadide bir eseri, Duman Üstü’yü gün yüzüne çıkarmak.
Nazan Öncel
Nazan Öncel bugün Türkiye’nin en önemli üç beş söz yazarından biri. Çoğu yerli sanatçının birlikte çalışmak için can atacağı bir isim. Nazan Öncel, 80′lerin başında çıkardığı ufak bir albümü saymazsak, şöhretle 90′larda tanıştı ve Türkiye’nin en önemli söz yazarları ve bestecileri arasına bu onyılda girdi.
Albüm kapağı formatı Allah'ın emri.
Bir Hadise Var adlı albümü 1991 yılında piyasaya çıkan Nazan Öncel, albüme adını veren bu karanlık ve umutsuz şarkıyla dikkatleri üzerine çekmeyi başarmıştı. Aynı albümdeki Gitme Kal Bu Şehirde de yıllar sonra bir Nazan Öncel klasiği olarak dönemin genç dimağları üzerindeki etkisini korurken, albümdeki Aynı Nakarat ve Aşık Değilim Olabilirim gibi diğer şarkılar da neredeyse bütün Türkiye’nin yeni tanıştığı bu yeni ismin ne kadar dikkate değer olduğunu kanıtlıyordu.
Tsubasa
Kim derdi ki 90′ların en efsane çizgi filmlerinden biri Japon dostlarımızın futbol yorumlaması olacaktı? Tahmin etmesi kolay değildi, ancak Japonya’dan çıkıp gelen Kaptan Tsubasa, gençlerimizi er ya da geç tanışacakları futbol ateşiyle peşin peşin tanıştırmakla kalmamış, 90′ların da en unutulmaz yapıtlarından biri olmayı başardı
Tsubasa, Nankatsu klubünde ve Japon milli takımında forma giyen, golü koklayan, forvet arkası bir ileri orta saha oyuncusuydu. Son derece yetenekli olan Tsubasa, mesafe tanımayan şutları, özel teknik vuruşları ve her zaman beklenmeyeni yapmasıyla kalecilerin korkulu rüyasıydı. İstisnai bir teknik kapasiteye sahip Tsubasa’nın en büyük hayali Dünya Kupası’nı Japonya’ya kazandırmaktı.
Kaygısızlar
İşte karşınızda Türk dizi tarihinin belki de en absürt dizisi. Yola 1994 yılında Gani Müjde ve Fatih Solmaz ile başlayan bu saçmalıklar dizisinin zamanının ötesinde olduğu, yayınlandığı prime time’da pek tutulmamasından belliydi. Ancak tekrar bölümleri gündüzleri yayınlanmaya başladığında Türk halkı bu diziyi anlayabilecek seviyeye gelmişti. Böylece bu kalitesiz (veya acayip kaliteli) ama şüphesiz ki komik yapım 90′lar gençliğinin en sevdiği çocukluk dönemi unsurlarından biri haline geldi.
Ronaldo
Defalarca yılın futbolcusu ödülünü kazanan, sürekli sakatlanıp aylarca sahalardan uzak kalan, sadece dünyanın en iyi klüplerinde oynayan, 90′larda sahneye çıkan, çıktığı gibi bir efsane olan bir futbolcuda şimdi sıra. İşte karşınızda belki de dünyanın en yetenekli ve en şanssız futbolcusu Ronaldo.
18 yaşında geldiği PSV’de ayağının tozuyla harikalar yaratmaya başlayan Ronaldo, 57 maçta 54 gol atarak dudak uçuklatan bir performans yakaladı ve hiç vakit kaybetmeden Avrupa’nın dev klüplerinin dikkatini çekti.
Hatıra Defteri ve Anket Defteri
‘Sevgili 90′lar müzesi,
Bana kalbin kadar temiz bu sayfayı ayırdığın için çok teşekkür ederim. Seni o kadar çok seviyorum ki, herkes seni en çok ben seviyorum dese de ben seni onlardan daha çok seviyorum. Onlar seni sonsuz seviyorsa ben seni onlardan sonsuz kere fazla seviyorum. Siyah önlükte başarılar, beyaz gelinlikte mutluluklar.
Hatıra hatıra dedin,
Başımın etini yedin,
İşte sana bir hatıra,
Al ömür boyu sakla.
S.Ç.S.V.D.S.O.A.’
Boris Yeltsin
Soğuk Savaş ABD ve SSCB demekti. SSCB ise 1980′leri zar zor çıkardı ve yeni onyılın başlarında daha fazla dayanamayıp kendini feshetti.
Atlaslarımızda, ansiklopedilerimizde Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği için büyüklerimiz “Artık öyle bir şey yok” diyordu. Ancak artık öyle bir ülke olmamasına rağmen hep duyduğumuz ‘Sovyetler’ lafı aklımızı bulandırıyordu, ancak sonunda şunu anlamıştık: adı SSCB olan o dev ülke artık biraz daha küçüktü ve Rusya adını almıştı.
ICQ
Çevirmeli modem dönemiydi. Yapacak bir şeyimiz varsa internete bağlanır, AltaVista’da ne aratacaksak aratır, anne babamız telefonla konuşacaksa çıkardık o kara günlerde. İnternet Türkiye’ye gelip kitlelerle buluşmaya başlamıştı, ancak 10-15 sene sonra hükümetleri devirecek olan bu yeni platform kafaları karıştırmıştı. Henüz nasıl kullanılacağını, neler yapabileceğimizi tam çözememiştik.
Derken Mirc ve ICQ geldi ve anneleri babaları delirten “chat” faslı başladı. Online kalan insanların sayısı gitgide arttı, telefon faturaları kabardı. Özellikle ICQ’nun bilgisayarlara bir bir kurulmasıyla iletişim çılgınlığı dünyada ve Türkiye’de başlamış oldu.
1996′da İsrailli Mirabilis firması tarafından geliştirilen ICQ dünyanın ilk dev çaplı anında mesajlaşma programıydı. Adını İngilizce “I seek you” (Seni arıyorum) cümlesinin okunuşundan alan ICQ kısa sürede büyük bir popülarite yakaladı ve çabucak kendi kültürünü yarattı.
Körfez Savaşı
SSCB‘nin çözülmesi ile ipleri eline alan Amerika Birleşik Devletleri, 1991′de yepyeni tek kutuplu dünya düzenini kutlamak ve petrolüne el sürdürtmemek için daha sonra Körfez Savaşı olarak anılacak maceraya atıldı.
Savaşı gece gündüz izleyebiliyorduk.
Saddam İran’dan sonra Kuveyt’e saldırınca ABD duruma müdahale ederek Irak’a karşı savaş açtı. Asya’daki kara savaşlarıyla arası pek iyi olmayan ABD, bu sefer Saddam’a karşı nispeten kolay bir zafer kazandı.
Ortadoğu’da zaten savaş eksik olmuyordu. Bu savaşı 90′lar halkı için sıradışı kılan şey ise savaşın televizyondan yayınlanması oldu.
Muhabbet Kuşu
Avustralya’dan çıkıp gelip, Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan yurdumuzun neredeyse bütün evlerini fetheden bir furyada şimdi sıra : muhabbet kuşu.
Egzotik ve rengarenk oluşuyla büyük bir sükse yapan bu şımarık ve geveze papağanlar yüzlerce yıllık ürkek bülbüllerimizin, kanaryalarımızın, sakalarımızın ekmeğiyle oynayarak onları ve el emeği tahta kafeslerini hemen herkese unutturdu.
Resim Sevinci
İşte karşınızda çocukluk kahramanlarımızdan başka bir tanesi: ressam Bob Ross. Pazar günleri öğleden sonra TRT 2′de karşımıza çıkıp genç dimağları büyüleyen eli çabuk ressamımız. Bu komik saçlı ressam 5 dakikada biz çocuklar için Van Gogh’dan farksız olan tablolar yapar, aklımızı alır, bizi dünyanın en yetenekli insanı olduğuna inandırırdı.
Yarım saatte resmimiz hazırdı. İnanılmaz ama gerçek.
Bob Ross’un ressam olmasının ilginç bir hikayesi var aslında. Florida, Orlando doğumlu Ross, ressam olmadan önce ABD Hava Kuvvetleri’nde savaş pilotuymuş. Florida’da yaşarken Alaska’ya tayin edilmiş ve bu eyaletin dağına taşına hayran olmuş. 10 yıllık pilotluk kariyerini hemen bir kenara bırakmış, iki fırça kapıp gördüklerini çizmeye başlamış.
Kupon biriktirmek
Her şey gazetelerin biraz daha fazla satmak istemesiyle başladı. Ufak kitaplar, Nobel ödüllüler serisi derken rakip gazeteler çıtayı sürekli ufak ufak yükseltti. İşin içine okuyucuyu kendine mahkum etme isteği de girince ortaya 90′ların unutulmaz kupon kültürü çıktı.
Çılgınlık ansiklopedilerle başladı. Wikipedia için internet, internet için de bilgisayar gerektiğinden bu seçenek söz konusu bile değildi tabii ki 1990′larda. O yüzden bilgiye aç okuyucu ansiklopedileri çok sevdi, bu formülün tuttuğunu gören diğer ana akım gazeteler de bu furyadan geri kalmadı. Ana Britannica, Temel Britannica, Memo Larousse, Meydan Larousse, Junior Larousse, Gelişim Hachette derken evler üçer beşer, tuhaf isimli onlarca ansiklopediyle dolmaya başladı.
Çılgın Bediş
Özden Öğrük’ün Gırgır”daki başarılı karakterinden yola çıkılarak oluşturulan Çılgın Bediş, dönemin çocuklarına bir şekilde kendini izletmeyi bilmiş bir “eğlenceli gençlik dizisi” idi. Başrollerinde 90′lı yılların yanık sesli dansçı yıldızı Yonca Evcimik ve dönemin kariyeri nihayete erememiş jön adaylarından Cenk Torun’un (ki kendisi Nurdan Torun’un oğlu oluyor) bulunduğu Çılgın Bediş önce 1996 yılında Kanal D’de pazartesi akşamları yayına başlamıştı; daha sonraları ise hafta içi her gün öğleden sonra kuşağına terfi ederek boş dimağlara bir daha asla çıkmamacasına girmişti.