Oyuncu Begüm Topçu Turay, Günaydın YouTube kanalında 'Yasemİnce İtiraflar' programında Yasemin Durna'nın konuğu oldu. "Deniz Yıldızı" dizisindeki Banu karakteriyle hafızalara kazınan oyuncu, kızlarının bazı bölümleri izlemesini istemediğini, "Kızlarımın asla görmesini istemediğim sahnelerimiz var" sözleriyle dile getirdi. Yıllar sonra ekranlardan uzak kalma nedenini açıklayan Topçu, Banu karakterini unutturmak için bilinçli bir tercih yaptığını anlattı. Türk aile yapısını bozan mafya ve yasak aşk içerikli dizilere tepki gösteren oyuncu, "Eskiden İkinci Bahar gibi aile dizileri vardı. Şimdi hep silah, yasak aşk ve aldatma üzerine işler yapılıyor, bu aile yapısını kötü etkiliyor" ifadeleriyle dikkat çekti. İşte Begüm Topçu'nun çok konuşulacak açıklamaları…
BENİ TESELLİ EDEN TEK CÜMLE O OLDU, HAYATIMIN İLK DÖNÜM NOKTASIDIR
-En başından hikayenizi dinlemek isterim. Nasıl kesişti oyunculukla yolunuz?
Enteresan bir hikayem vardır. 9 yaşındayken annem beni bir jimnastik salonuna yazdırdı. Orada çok kısa bir süre içinde yaşıtlarımın seviyesine geldim. Mucize çocuk diye bakıyorlardı. Minyon olduğum için kemik yapım çok gelişmemiş, o yüzden o süreyi çok hızlı geçirdim ben. Sonra hayatım jimnastik tarafından akacak zannettim ama aile ve bir takım aksiliklerden dolayı jimnastiğe gidemedim ben. Çok üzüldüm bu duruma. Annem de "Sen üzülme, ben seni ilkokul 5. sınıftan sonra seni bale sınavlarına sokacağım" dedi. Bu arada babamın haberi yok. Sanatla ilgilenen bir ailem olmamış ama annem çok oyuncu olmak istemiş zamanında. Anneme de ailesi izin vermemiş. O yüzden de bir hayal kırıklığı yaşamamam açısından kazanıp kazanamayacağım da belli değil ama annem bale sınavlarına sokmak istedi. Fakat aradan 2-3 sene geçince vücudum kapanmış. Ben bale sınavlarını kazanamadım. Kapıda o kadar ağlıyorum ki nasıl üzülüyorum falan. Enteresandır Emel Göksun'un oğlu Eren aynı sene sınava giriyordu. O beni teselli etti, "Bu kadar üzülme, bekle. Sen de sanatın başka bir dalını kazanırsın belli mi olur?" dedi. Beni tek susturan cümle o oldu. Ve hayatımdaki dönüm noktalarının aslında ilkidir.
Sonra ortaokul zamanındayken anneme "Konservatuvar kazanmayı istiyorum, tiyatro istiyorum" diye o zaman anlattım. Annem de "Asla. Baban kesinlikle tiyatroya izin vermez." dedi. Babam biraz sert mizacı olan biriydi. O kadar korkmuştum ki tiyatro bile neredeyse konservatuvar sınavına girdiğimde hayatımda en fazla 3 ya da 4 oyun izlemişliğim vardı. Sonra lise 2'deyken bir tiyatro topluluğumuz oluştu. Hemen tiyatro topluluğuna girdim. Ama dedim ki "Ben bu işi meslek olarak mı istiyorum yoksa benim için hobi mi?" Kendimi öyle sınamak istedim ve o kursa girdiğimde dedim ki "Ben bu işi gerçekten meslek olarak yapmak istiyorum."
Biz tiyatro kulübüyle beraber o oyunu çıkaramadık o sene. Ertesi sene lise son zaten. Herkes üniversite sınavlarına hazırlanıyor, yetiştiremedik. Grubumuz dağıldı derken o içimde kaldı. Sonra üniversite sınavları geldi tercihler yapılacak falan. Benim için düzenlenen bir aile yemeğinde beni bilgilendirecekler. Hangi bölümü seçersen ne olur falan diye. Saydıkları hiçbir mesleği istemiyorum. Artık dediler ki "Kızım sen hiç mi bir şey yapmak istemiyorsun?" Dedim ki "Aslında benim yapmak istediğim bir meslek var ama babam izin vermeyecek diye korkuyorum." dedim başladım ağlamaya. Babam da şok oldu. Dedi ki "Dansöz mü olmak istiyorsun? Ben neye izin vermeyeceğim?" Dedim ki "Ben oyuncu olmak istiyorum." O da dedi ki "Tabii. Ben niye böyle bir şeye izin vermeyeyim?" Herhalde babamın akrabaları var, sofradayız beraber diye muhtemelen blöf yapıyor diye düşündüm. Dedim ki "O zaman dedim ben yarından itibaren sınavları araştırabilir miyim?" "Evet git." dedi.
Ve sınava çok kısa bir süre kala bir komşumuzla tanıştım. Benim için o da hayatımın dönüm noktasıdır. Onunla beraber çok kısa süre içinde çalıştım. O 20 günlük bir sürede hızlandırılmış bir kurs alıp konservatuar sınavına girdim. Nasılsa kazanamayacağım rahatlığıyla girdim. Ve ilk sene kazandığım için de o kadar mutlu oldum ki… İşte hayatımdaki oyunculuk serüvenim böyle başladı.
TİYATROYU ÖĞRETMEKTEN KEYİF ALMIYORUM
-Okul bittikten sonra kariyer yolculuğu nasıl başladı?
Sonrasında okul bitti. Okuldayken de dedim ki "Allah'ım ne olur. Ben şu anda İstanbul'a gitmek istemiyorum. Kimsenin bilmediği bir kanalda bilmedikleri, izlemeyecekleri bir projede yer alsam da hani bu kamera oyunculuğunu öğrensem, kendimi tartsam, nasıl çıkıyorum ekranda görsem..." Bu arada konservatuarda okurken ikinci sınıftayken TRT'de bir çocuk programı sundum. Mezun olduğum sene yine TRT'de başka bir program sundum. Böyle skeç tarzında bir konsepti vardı programın. Televizyon deneyimim vardı ama itiraf ediyorum sunuculuktan çok keyif almıyorum. Oyunculuk benim açıkçası işim. Ondan daha keyif alıyorum. Öğretmenlikten keyif almıyorum mesela. Tiyatroyu birine öğretmekten keyif almıyorum. Deneyimlerimi paylaşmaktan keyif alıyorum.
HİÇBİR ŞEKİLDE ANMAK İSTEMEDİĞİM BİR İŞİN İÇİNDE OLDUM! BENİM EN KÖTÜ ANILARIM O SETTEDİR
Neyse mezun olduktan sonra gerçekten de böyle bir proje çıktı karşıma. Gerçekten hiçbir şekilde anmak istemediğim bir işin içinde oldum. Bence çok kötü bir ortamdı. Benim en kötü anımlarımdır yani o ilk set ortamı, ilk dizi.
EGOLARI YÜKSEK İNSANLARLA BİR ARADA ÇALIŞTIM, ÇOK YARALAYICIYDI
-Hangi projeydi?
Söylemeyeceğim tabii ki (gülüyor). O yüzden de egoları yüksek olan insanlarla bir arada çalıştım, değer vermeyen insanlarla bir arada çalıştığım, insan olarak değer verilmediğini gördüğünüz bir ortamda çalışmak gerçekten yaralayıcı oluyor. Hele de yeni mezunsanız. Ne bileyim bir "Günaydın" demekten aciz, işte hoş sohbet etmekten aciz. Tuhaf bir ortamdı ama orada da yine çok değerli ablalarım, ağabeylerim oldu o dizide çalıştığım. Ben oradan almam gereken dersi aldım ve çıktım.
-Peki, ilk projenizde bunları yaşadıktan sonra diğer projelerinize yansıması nasıl oldu? Bir korku oldu mu içinizde?
İnan olmadı biliyor musun? Sanırım ondan sonraki televizyon projem Deniz Yıldızı'ydı işte. Çok keyifli çalıştık ve çok şey öğrendik. Çünkü orası aynı zamanda bir okul gibi. Ve Ankaralı olmanın çok güzel bir konforu var. Evinizde, akrabalarınızla veya en yakın arkadaşlarınızla beraber bir işin içindeymişsiniz gibi bir his oluyor. Birbirinin arkasına iş çevirdiğin ya da egoların savaştığı öyle çok şeylere denk gelmedim açıkçası set ortamında. Oldu tabii ki ama hepimizin tolere edebileceği şekilde, üstünü kapatabileceği şekilde, idare edebileceği şekilde oldu diyeyim. Herkes birbirini çok mu seviyordu? Öyle de değil ama herkes iyi iş yapıyordu yani herkes işine odaklanıyordu. Önemli olan da bu zaten. Herkesin keyifle çalıştığı bir iş oldu sonuçta.
KIZLARIMIN ASLA İZLEMESİNİ İSTEMEDİĞİM BÖLÜMLERİMİZ VAR
-Bir döneme damga vuran "Deniz Yıldızı" dizisine gelmek istiyorum… Banu karakteriyle hafızalara kazındınız. Karakterin de "Banu'nun yalanları" diye kesitleri hala sosyal medyada dönüyor, YouTube'da yüz binler hala izliyor. Bu konuda nasıl geri dönüşler aldınız, alıyorsunuz?
Yani kızların büyüdükleri zaman görmesini asla istemediği bölümlerimiz var (gülüyor). Ya tabii ki keşke böyle anılmasaydı ama keyif alıyorum çünkü demek ki bir şeyleri başarmışım ki hala konuşuluyor. Üstünden 15 sene geçti herhalde. O yüzden hala insanlar unutamıyorsa, "Açıp açıp tekrar başından izliyoruz" diyorlarsa ne mutlu. Ama "Seni hiç sevmiyordum" falan diyenler de oluyor. Ya da kızlarımın yanında "Yalancı Banu" diyenler oluyor. Ama onlar artık bunun bir iş olduğunu, bunların dizide olduğunu anlıyor. Hatta diziyi bazen izlemek istiyorlar, "Hayır, izleyemezsiniz. Size uygun bir dizi değil." diyorum. "Ne zaman izleyebiliriz?" diyorlar, "Bilmiyorum, belki 18 yaşına geldiğinizde falan. O zaman bile belki olamayabilir." diyorum. Yani örnek anlamalarını istemem.
-En büyük dönüm noktalarından biri Deniz Yıldızı diyebilir miyiz sizin için?
Tabii ki dönüm noktası oldu olmaz olur mu? Çünkü ben o rolü çok keyif alarak oynadım. Yani ben belki o dizideki iyi karakterlerden biri olsaydım oyunculuğumu bu kadar gösteremeyebilirdim. Önemli olan yani işin arkasında çok iyi bir ekip var. Muhteşem yazıyordu senaristlerimiz. Başrol oyuncularımız bir takım aksiliklerden dolayı diziyi bırakmak zorunda kalmıştı. Eşim Cantuğ'yla beraber yan kötü karakterleriydik dizinin. Herhalde kötü karakterlerin başrol olduğunun ilk dizi Deniz Yıldızı olabilir diye düşünüyorum.
BANU KARAKTERİNE AUDITION VERİRKEN ÖZGÜVENİM YERLERDEYDİ
-İlk proje geldiğinde ne düşünmüştünüz, nasıl dahil olmuştunuz?
Deniz Yıldız'ın başlaması ile ilgili enteresan bir anım vardır. Şimdi Ankara dizileri zaten sınırlı biliyorsunuz. Ama yapılan da çok iyi işler var. Ben bu ilk kötü tecrübemi atlattıktan sonra "Ankara'da keşke böyle bir günlük dizide oynasam. Bu sefer herkes beni oradan tanısa" diye böyle bir mottom vardı. Şey diyordum, "Ben hemen İstanbul'a gitmek istemiyorum. Çünkü bir şeyleri deneyimleyip ayaklarım yere sağlam basıp orada sağlam durmak istiyorum" diyordum. O yüzden de bilmediğim işleri Ankara'da tecrübe edip öyle güvenimin gelmesini tercih ettim.
Neyse sonrasında Bizim Evin halleri çekiliyordu. Fakat benim dişlerim o zaman o kadar eğriydi ki… Konservatuvara girdiğimde de bölüm başkanımız Cihan Ünal "Seni okula alırsam dişlerini yaptıracak mısın? Bunun sözünü veriyor musun?" demişti. "Hocam tabii ki. Yeter ki istediğiniz diş olsun" dedim. Ondan sonra konservatuvara girdim ve bir şekilde maddi imkansızlıklardan dolayı ben dişlerimi yaptıramadım. Sonra mezun olunca işte iş teklifleri geliyor. Gidiyorum, audition'lara giriyorum falan. Sürekli son dakikada "Dişinizden dolayı iptal oldu, dişinizden dolayı iptal oldu." En son artık Bizim Evin Halleri'nin bir audition'u vardı bir karakter için, onun seçmelerine gittim. Orada yönetmenim Altan ağabey dedi ki, "Begüm ya artık şu dişlerini yaptır seninle çalışmaya başlayalım" dedi. O artık son nokta oldu benim için. "Tamam" dedim. Oradan çıktım. "Baba, sen bana borç ver. Ben bu dişlerimi yaptıracağım. Tel taktıracağım. Sonrasında ben para kazanınca sana bu parayı ödeyeceğim" dedim. Ondan sonra gittim tel taktırdım. Dokuz aylık bir süreç sonrasında düzeldi dişlerim. O sırada Bizim Evin Halleri bitti. Sonra Deniz Yıldızı'nın çekileceğini öğrendim. Cantuğ, "Bizimkiler yeni gençlik dizisi çekecekler. O dizisine gitsene" dedi. Sonra yönetmenimiz Altan ağabey arıyor beni "Begüm yeni bir işe başlıyoruz, gençlik dizisi. Etrafımda arkadaşlarım varsa bize yönlendirebilir misin?" Ben de "Tabii Altan ağabey ne demek." Biz yaklaşık iki ay falan konuşuyoruz Altan ağabeyle her gün telefonda. Sonra ben bir gün dedim ki "A benim dişlerim artık düzeldi. Ben de gitsem en azından böyle bir fotoğraf versem de ellerimde son halimin fotoğrafı olsa. Belki hani bana uygun bir rol yoktur ama", dedim. Altan ağabey de, "Begüm inanamıyorum. Ben seninle her gün konuşuyorum. Sen gelmiyorsun benim aklıma ama başkaları geliyor. Atla kızım gel saçmalama." dedi. Hemen gittim. Bu arada o kadar özgüvenim yerlerde ki… Çünkü bu kadar audition'a girip hepsi olumsuzluklarla sonuçlanıyordu. "Asla beni seçmeyecekler, beni seçip ne yapsınlar, herhalde televizyona uygun bir yüzüm yok. Ben tiyatrodan yürüyeceğim demek ki belli" falan diye böyle bir yol çizdim kendime. Sonra kısa bir süre sonra oldu, "Bulduk Banu'yu" dediler.
SAHNE DOĞAL OLSUN DİYE ÇÖP KARIŞTIRMIŞLIĞIM VAR
-Unutamadığınız sahneler var mı?
Yani ben birazcık kaptırıyorum kendimi oynarken. Mesela asla saçım bozulmasın diye böyle oturayım, makyajımız akmasın diye şöyle durayım falan olmadı hiçbir zaman. İşte o ev sahnelerinde mesela saçımı toplayıp dağınık olmadığı zaman seni nasıl inandırabilirim? Yani hangimiz evde öyle geziyoruz, değil mi? Sabah mesela makyajımızı yapardık, bütün gün gecekondu sahneleri çekiliyor mesela. Gerçekten makyajımı tazelemeyi unuttuğum zamanlar oluyordu. Öyle doğal bir akışında ilerliyordu. Ama işte şimdi o doğallığı görünce seyirci zaten benden bir şey gibi görüyor. Bence işin sırrı bu. Ya da işte bir tane sınav kağıdını annem çöpe atmış. O çöpü karıştırmam gerekiyor. Gerçekten çöpü karıştırmışlığım var yani mesela. Çünkü yeter ki doğal olsun diye.
DENİZ YILDIZI'NDA SESİMİ KAYBEDECEK SEVİYEYE GELDİM!
Mesela sürekli krizi geçirdiğim sahneler oluyordu. Onlar biraz yoruyordu ve sesimi o dönemlerde baya bir kaybedecek seviyeye geldim. Nodül oldu. Nasıl kullanmanız gerektiğini, aslında nasıl onu bütün hayatınıza yaymanız gerektiğini deneyimledikçe anlıyorsunuz. O zamanlar biraz zor kullandığım dönemde hem bedenimi hem sesimi filan. Sonra acısını çektim ama şimdi artık daha kontrollü yapıyorum.
DENİZ YILDIZI'NDAN SONRA ARA VERİP BANU'YU UNUTTURMAK İSTEDİM
-Sonrasında neden sizi popüler bir televizyon işinde göremedik? Teklif mi gelmedi, tercih mi etmediniz?
Bir süre bir ara vermek istedim zaten. Çünkü Banu herkesin kafasında gerçekten kazınmış bir karakterdi. Şimdi ben ne oynasam, neye girsem onu anımsatacaktı. Yani öncelikle bir ara vermek istedim ve çok yorucu bir süreçti. Biraz dinlenmek istedim. İkincisi tiyatro yapmak istedik. Tiyatro ile Türkiye'yi geziyoruz. Türkiye'de belki de en çok sahneye çıkan ve en çok şehre giden özel tiyatro olabiliriz. Öyle bir süreç olduğu için de bir süre bir tiyatro üstüne yoğunlaşmak istedik. Baktık, çok keyif alıyoruz. İşimizi yaptığımızı daha net hissediyoruz, anlıyoruz. İstediğimiz şekilde keyif aldığımız bir projenin içinde yer alıyoruz. Sonra çocuklar oldu zaten. Onun büyümesi bir iki sene geçsin belki ondan sonra dedik. Sonra ikinci geldi, Peri. Öyle olunca da bir 2-3 sene geçsin yine aynı şekilde dedik. Benim şimdiki mottom da şu; "Ben 50 yaşında meşhur olacağım. Tekrar meşhur olacağım. 50 yaşında en güzel işleri o zaman yapacağım. İstediğim işlerin içinde o zaman yer alacağım. İstediğim projelerde yer alacağım. Herkes beni tiyatrodan izleyip gelecekler." Öyle söylüyorum. Çünkü çocuklarım büyümüş olacaklar ve ben rahat etmiş olacağım. O zaman şaka bi yana aklımı, ruhumu, kalbimi, yeteneğimi odaklayabilmek için onları huzurlu ve keyifli, rahat ettikleri bir ortamda olmalarını ayarlamam lazım. Tabii ki dijital platformlarda birkaç bölümlük işlerin içine yer almayı çok isterim. Keşke bir sinema filmi gelse de onun içine yer alsam. Keşke reklam filmleri gelse de kısacık kısacık reklam filmlerinde oynasam en azından. İşimi yapıp geri dönsem. Öyle olsa keşke. Ama tabii İstanbul sektörü öyle olmadığı için işin içine girince oradan devam ediyorsunuz. Bilmiyorum zaman ne gösterir. Tabii ki olursa neden olmasın.
MAFYA VE YASAK AŞKIN OLDUĞU DİZİLER AİLE YAPISINI KÖTÜ ETKİLİYOR
-Malum son dönemde aile kavramına aykırı görülen bazı yapımlar oluyor. Ekranlardaki bu tarz işleri nasıl yorumlarsınız? Son dönemdeki dizileri / senaryoları nasıl buluyorsunuz?
Şu anlamda hoşlanmıyorum; hep işin içinde silahlar, hep bir… Eskiden mesela İkinci Bahar diye bir dizi vardı. Ne kadar güzel bir aile dizisiydi. Hani bu tarz şeylerin özlemini duyuyorsunuz. Ferhunde Hanımlar diyoruz mesela. Aradan kaç sene geçmiş, hala o dizileri konuşuyoruz. Çünkü insanlar artık o doğalı, o güzel aile yapılarının unutulduğu, hep böyle işin içinde bir mafyanın, işin içinde bir yasak aşkın, işin içinde bir hep aldatmanın falan olduğu işlerin içinde yer alıyor arkadaşlarım. Aile yapısının kötü etkilendiğini düşünüyorum bu tarz işlerden.