İBRAHİM ALTAY
Ahmet Çakar: “12 yıldır haftada beş saat program yapan bir adam ‘Ben hiç hak yemedim, hiç kalp kırmadım’ diyorsa ya ruh hastasıdır, ya yalancıdır ya da özeleştiri yapmayan bir insandır”
Ahmet Çakar aslında bir tıp doktoru. Biz onu futbol hakemi olarak tanıdık. Oyunu okuyan, soğukkanlılığını koruyan, kararlarına güvenilen bir hakem olarak sivrildi. Emekli olunca televizyonda görmeye başladık kendisini. 12 yıldır farklı kanallarda, farklı isimlerle futbol programları yapıyor. SABAH gazetesinde de köşe yazıları yazıyor.
Çakar yazdıklarıyla, söyledikleriyle ve yaptıklarıyla hep gündemde olan bir isim. Bugüne dek spor camiasından pek çok isimle polemiğe girdi. Gözünü budaktan, sözünü odaktan savunmayan bir spor yorumcusu portresi çizdi. Son olarak Fenerbahçe Kulübü Başkanı Aziz Yıldırım’ın eski avukatı Faik Işık’la yaşadığı ve Faik Işık’ın terbiye sınırlarını zorladığı tartışmanın bir parçası olarak gördük kendisini. Olayın sonrasını merak ettik. Ahmet Çakar’la yakınlarda boy gösterdiği Twitter’ı, televizyon programcılığını, polemiklerini ve pek tabii memleketin durumunu konuştuk.
- Kararları en az tartışılan hakemlerden biriydiniz. Ama televizyon programcılığınız için aynısını söylemek mümkün değil.
- Televizyonda hakemlik yapamazsınız ki. Hakemlikle televizyon programcılığı birbirinden çok farklı şeyler. Hakemlikte ne kadar az tartışılırsanız o kadar başarılısınızdır; televizyonculukta ise ne kadar az tartışılırsanız o kadar başarısızsınızdır.
- Eskiden de spor programları vardı ama bu kadar ateşli değildi. O programlara katılan yorumcular eyyamcılık mı yapıyordu?
- Yoo! Önceden de tartışmalıydı programlar. 10-15 yıldır sadece spor programlarında değil, yapılan bütün tartışma programlarında tartışma var zaten.
- Siz bir doktorsunuz. Bir kariyeriniz, sosyal hayatta farklı bir yeriniz var. Hiç yoksa psikanaliz biliyorsunuz. Buna rağmen televizyondaki halinizi agresif bulmuyor musunuz?
- Buluyorum tabii ki. Agresif olmak kötü bir şey değil ki.
- Gerekli mi peki?
- Gerekli olup olmaması değil mesele. Agresif olmak, duygusal olmak, zaman zaman polemik yapmak insanın doğasında vardır. Siz hiç agresif olmadınız mı hayatınızda? Bakın! Türkiye şundan kaybediyor. Türkiye’de, Türk insanının genetik yapısına işlenmiş bir şey var. Bir: ‘Büyükler hep haklıdır’. İki: ‘Kol kırılır yen içinde kalır’. Bunlar yanlış. Üç: ‘Tartışma programlarında agresiflik olmaz’. Neden olmasın; pek tabii olur. Yeter ki saygısızlık olmasın.
- Yani sizin programlarınızda saygısızlık hiç olmuyor mu?
- Ben zaman zaman bunu da yaptığımı kabul ediyorum. Bundan rahatsızım. Ama agresiflik olmalı.
- Yine de zor değil mi hocam? Sakin bir hayat sürmek varken sürekli insanlarla didişme halindesiniz. Bu, insanın ruhuna ağır gelen bir şey olsa gerek.
- Hayır! Benim ruhuma gelmiyor. Belki de ruhum bundan rahatlıyor.
- Rahatsız olmuyorsunuz yani.
- Olmuyorum.
HATA YAPARSAM ÖZÜR DİLERİM
- Zaman zaman sert tartışmalara giriyorsunuz. Sonrasında hiç ‘Burada galiba biraz haksızlık ettim,’ dediğiniz olmuyor mu?
- Çok oluyor. 12 yıldır haftada dört-beş saat program yapan bir adam ‘Ben hiç hak yemedim, hiç kalp kırmadım’ diyorsa ya ruh hastasıdır, ya yalancıdır ya da özeleştiri yapmayan bir insandır. Tabii ki benim de insanlara haksızlık yaptığım zamanlar olmuştur.
- Bir örnek vermek gerekirse...
- Örnek çok. Mesela rahmetli Özhan Canaydın’ın bir olayından sonra adama baya bir ağır yüklendim. Sonra bir baktım ki ‘Ben ne yapmışım. Yaşlı-başlı, torun-torba sahibi bir adama ben haksızlık etmişim.’ Özür diledim.
- Özür de diliyorsunuz yani.
- ‘Hiç hata yapmadım,’ diyen hakem, siyasetçi, bürokrat yalan söylüyordur. ‘Hiç özür dilemem,’ diyen adam ciddi saygısızdır. Hata yaparsan özür dilersin.
KABADAYILIK DÖNEMLERİ BİTTİ
- Bu Arda olayı neydi?
- Bir defa Arda hatalı... Ben Arda’nın şehit cenazesiyle ilgili yaptığı konuşmadan sonra, ‘onun iyi niyetinden kuşkum olmadığını ama bu tür konuların hassas olduğunu, söylediklerinin yanlış anlaşılabileceğini’ belirterek onu abisi gibi uyardım. O, programı seyretmeden, arkadaşlarının dolduruşuna gelmiş; ‘Ahmet Çakar sana sert yaptı’ demişler.
Sonra da bana daldı. Mafyavari konuştu. ‘İstanbul’a gelince onunla görüşeceğiz,’ diye Kurtlar Vadisi ağzı yaptı. Ama 2011 Türkiyesi’nde o devirler bitti. Mafya ağızları, kabadayılık dönemleri eskide kaldı. Bunun üzerine ben de kızıp çocuğum yaşındaki adama abuk sabuk konuştum; o da doğru değil.
- O devirler bitti derken; böyle devirler mi vardı?
- Bakın! Siz gençsiniz. Ben lise yıllarımdayken, üniversitedeyken, memuriyetimin ilk yıllarında Türkiye’de şöyle bir algı vardı ve bu algı doğruydu: ‘Türkiye’de güçlüye bir şey olmaz.’ Adam bile öldürür, betona gömer, yerine biri üstlenir cinayeti, iş kapanır. ‘Türkiye’de zengine bir şey olmaz.’ Her işi parasıyla; avantayla, lavantayla halleder. Türkiye’de bazı kurumlara hiçbir şey olmaz; o kurumlar ne hikmetse kanun üstüdür. Bunun sayısız örneklerini gördüm. Hatta ben yaşadım.
- Yaşadım derken?
- Şöhretimin ilk yıllarında kırmızı ışıkta geçer, korkmazdım. Tuhaf işler yapar ama korkmazdım. Çünkü ‘Güçlüyüm, bana bir şey olmaz’ derdim. Oysa Türkiye’de her geçen gün kanun düzeni, nizam düzeni oturmaya başladı. Eskiden mahallede beş tane çakal, mahallenin bakkalına çöker, haraç alırlardı. Büyük kabadayıları, ağır abileri saymıyorum. Beş tane çakal diyorum.
- Bitti mi bu devirler?
- Şu anda kralı gelse kolay kolay illegaliteye geçemez. Yakalandığı anda bedelini öder. İstersen trilyoner bir işadamı ol, istersen kulüp başkanı ol, istiyorsan general ol, istiyorsan bir rektör ya da bir politikacı ol. İstiyorsan iktidarın, istiyorsan muhalefetin adamı ol. Her şey sütliman değil ama gözle görülür bir değişim var.
- Bu değişimin spor medyasına yansıması nasıl olacak peki? Köklü bir değişim bekliyor musunuz?
- Bakın şunu söyleyeyim. Spor medyasındaki sorun organize değildir; kişiseldir. Bir spor yazarı çıkar, kulüp başkanından avanta alır. Bir spor yazarı çıkar, milleti birbirine düşürür. Bu organize bir iş değildir. Ama artık herkes yazarken, çizerken, konuşurken dikkat edecek.
ESKİ AHMET ÇAKAR OLSAYDIM, FAİK IŞIK’I FULYA YOKUŞLARINDA KOVALARDIM!
- En son, avukat Faik Işık’la yaşadığınız bir olay var. Tartışmalar sırasında sükûnetinizi iyi muhafaza etmiştiniz aslında. Ama Faik Işık küfür edince sinirlendiniz sanki; ‘Beni bekle, görüşelim’ diye bağırdınız. Bekledi mi?
- Açık konuşayım: Normal şartlar altında, orada canlı yayın olmasa Faik’e ne yapardım bilemiyorum. En son ‘i’ ile başlayan lafı duyunca ‘Bekle, geliyorum!’ dedim. Programı yapan arkadaşlara da ‘Beyler! Kapatın konuyu ben çıkıyorum’ dedim. Aradan geçen 20 saniye içerisinde Faik adlı adam kaçmış.
Kamera görüntülerinden görüyorum kaçtığını. Bir de çok kısa boylu olduğu için atom karınca gibi önce otoparktan kaçıyor ve yokuşu tırmanıyor. Sonra, görgü tanıklarının anlattığına göre, yukarı çıkıp çöp konteynırlarının arasında bir yerde saklanıyor. Otoparkta arkadaşlar iki tane ayakkabı buluyor, 6 cm topuklu. Meğerse bunlar o adamınmış.
- Nasıl yani? Ayakkabılarını bırakıp mı kaçmış?
- Öyle uyanık ki ‘topuklu ayakkabılarla yokuşu çıkamam, viraj yaparım’ diye yalınayak koşuyor. Ama iyi ki de kaçmış. Çünkü size küfreden, sonra da bırakıp giden bir insanı yakalarsanız ne olacağı belli. Herhalde tutup da ‘Gel kardeşim seninle insan gibi konuşalım’ diyecek halimiz yok.
- Ne olurdu peki?
- Hepimiz insanız. Bir de aramızda sıklet farkı var. Ben 100 kilo adamım. Boyum 1.82 cm. 1.55 cm. boyunda bir insana abanmak bana yakışmazdı. Kimse ona kaçtı diye kızmasın. Kimse de beni ‘küfre küfürle cevap vermedi’ diye eleştirmesin. Ben bana yakışanı yaptım; o da bana büyük iyilik yaptı kaçmakla. Kendisine teşekkür ederim.
- Peşinden gitseydiniz trajikomik bir olay olurdu gerçekten.
- 10 sene önceki Ahmet Çakar olsaydı bu olayda Faik’in üzerine uçmuştu. Ondan sonra rezilliğe bak! Düşünebiliyor musunuz? Bir avukat, bir doktor canlı yayında birbirlerini yumrukluyor. Eski Ahmet olsaydı o adamı Fulya’nın yokuşlarında çoban köpeği gibi takip eder, onu o saklandığı çöp konteynırının içinde kalmış salça kutularıyla keserdi.
Onu o çöp konteynırının yanına kadar kovalardım; çünkü eski Ahmet daha atletik, koşar kovalar, yokuş mokuş anlamaz. Yakalardım onu, Allah korusun, doğru değil bu ama söylüyorum, çöpte bulduğum bir şeyle ona zarar verirdim. Ama ne oldu? Olgunlaştığım için bana edilen küfürde sustum. Sonra da binadan çıkışta onu kovalamadım. Ama iyi oldu.
- En güçlü pehlivan öfkesini yenendir demişler.
- Öfkeyi yenmek de öyle kolay iş değilmiş. Hayatımda en öfkelendiğim gecedir bu.
TWİTTER'A İYİ Kİ GİRMİŞİM
- Twitter’a girdiniz ve bir anda çok popüler oldunuz.
- Ben Facebook, Twitter bilmezdim. Hatta e-posta yazmayı, onu böyle rahat rahat, pat-pat, oralara buralara göndermeyi bile bilmezdim. En iyi bildiğim şey cep telefonumdan mesaj atmak. Yazma teknolojisiyle aram pek iyi değildi. Göktuğ Sevinç ve Ersin Düzen bana bir Twitter hesabı açtılar. Beni soktular oraya. Bir-iki günde 10 bin oldu; şimdi de 100 bin civarında takipçim var.
- Nasıl bir duyguydu Twitter’a girmek?
- Önceleri hoş geldi. Yeni cep telefonu almış lise öğrencisi gibi, bu işle oynamaya başladım. Ama geceleri uykusuz kalamıyorum artık. Eskisi kadar yazamıyorum. Twitter çok önemli bir güç. Elinizde her an 100 bin tiraj yapan bir gazete var. Bu bir güç ama bedeli var.