Türk basın tarihinin en uzun ömürlü başyazarı Oktay Ekşi’nin yükselişi 27 Mayıs darbesiyle başladı. Ekşi, Cumhuriyet’in ‘altın nesli’nin en parlak çocuklarından biriydi. Şimdi 79 yaşında ve 12 Haziran seçimlerinde CHP’den Meclis’e girmeye hazırlanıyor
TÜRKİYE Büyük Millet Meclisi’nin 24. dönem açılış oturumunda 80’ine merdiven dayamış kıdemli bir Âdemoğlu olarak, başkanlık koltuğunda en yaşlı üye sıfatıyla oturuyor ve sataşma olduğu gerekçesiyle söz alan bir milletvekiline yönelik tepkileri dindirmeye çalışıyor. Bundan yarım asır önce askeri darbe sonrasında basın temsilcisi olarak girdiği Meclis’te şimdi halkın oylarıyla seçilmiş bir vekil olarak oturmakta. Geçici Meclis Başkanı olduğu için taktığı şık papyonu ile kadim dostu Doğan Hızlan’ı çağrıştırıyor.
12 Haziran 2011 seçimlerinden sonra Cumhuriyet Halk Partisi’nden (CHP) TBMM’ye girmesi beklenen -bu haftaki portremizin mevzuu- Osman Oktay Ekşi’yi Meclis’te şimdiden böyle hayal edebilirsiniz.
Amiral gemisi Hürriyet’in exmuharriri, anakronik büstü, Önder Sav’ı, Türk matbuatının en uzun ömürlü başyazarı, yakın tarihin vakanüvisi, yarı pos yarı kaytan bıyıklı kâtibi Oktay Ekşi, 7 Aralık 1932 tarihinde Ordu’nun Mesudiye kazasının Aşağı Faldaca (Aşağı Gökçe) köyünde dünyaya geldi. Babasının adı Hüseyin, annesinin adı Fatma idi. Kendisinden iki yaş büyük ağabeyi Behiç Ekşi de bir gazeteciydi. 2004 yılında vefat eden ağabey Ekşi Yeni Gün, Vatan, Tercüman, Hürriyet ve Anadolu Ajansı’nda çalışmıştı.
Mesudiyeli Ekşi sülalesi milletvekili çıkaran CHP’li bir sülaleydi (Oktay Ekşi şimdi bu geleneği devam ettirecek) ve baba Hüseyin Bey de siyasetle iştigal ediyordu. Önceleri Ordu’da İl Daimi Encümen üyesiydi. (Ekşi’nin dedesi Ali Osman Efendi ise Mesudiye Defterdarlığı yapmıştı.) Atatürk’ün ölümünden sonra 1939 yılında yapılan seçimlerde İsmet İnönü kadrosundan Meclis’e girdi, 1943’e kadar vekillik yaptı. Ancak 1943 seçimlerinde aday gösterilmedi. Neyse ki CHP’deki tanıdıkları, Hüseyin Bey’i Toprak Mahsulleri Ofisi (TMO) Sivas Bölge Müdürlüğü’nde şef olarak işe yerleştirdiler. Aile Sivas’a taşınmak mecburiyetinde kaldı ve küçük Oktay, ilk/orta öğrenimini Sivas’ta tamamladı. Liseden sonra TMO’da babasıyla birlikte geçici işçi olarak 3 lira yevmiye ile çalıştı.
Aile Ankara’ya döndükten sonra Oktay Ekşi, 1951 yılında Ankara Gazi Lisesi’nde okurken aile dostu yazar Kemal Zeki Gençosman’ın tavassutuyla Ankara Ajansı’nda gazeteciliğe başladı. 1952 yılında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne girdi, ama çalışma hayatına öncelik verdiği için bu okulu uzun süre bitirmedi. Ancak 1967 yılında, Ankara’da gazetecilik, Londra’da kâtiplik ve post-27 Mayıs dönemi meclisinde basın temsilciliği yaptıktan sonra 15 yıl gecikmeyle mezun olabildi. Bu arada, sonradan Prof. Dr. unvanı alacak Ayşe Hanım’la evlendi, bu evlilikten iki oğlu oldu.
GENÇ YAŞTA TEMSİLCİ OLDU
Oktay Ekşi gazetecilik mesleğine başladığında henüz 19 yaşındaydı, 22 yaşında Dünya Gazetesi’nin Ankara Temsilcisi oldu. Kariyerindeki en büyük sıçramayı gerçekleştireceği 27 Mayıs 1960 darbesine kadar bu görevini sürdürdü. 27 Mayıs’tan sonra Milli Birlik Komitesi, Ekşi’ye “Yürü ya uyruğum,” dedi. Darbenin kudretli subayları, Ekşi gibi aile referansı güçlü gençleri, Cumhuriyet’in ‘altın nesli’nin en parlak çocukları olarak görüyorlardı. Bu yüzden haris, genç gazeteci Ekşi için iyi bir kariyer planı yapmışlardı.
Ekşi’nin yaklaşık 10 yıllık bir mesleki tecrübesi vardı, sözgelimi bir İlhan Selçuk gibi yazı konusunda çok yetenekli olmasa da eli kalem tutuyordu. Zaten 1961 Anayasası’nı hazırlayan Kurucu Meclis’te basın temsilciliği ya da 27 Mayısçıları destekleyen Öncü Gazetesi’nde istihbarat şefliği yapmak için Marcel Proust gibi edip olmaya gerek yoktu. Oktay Ekşi’nin, basın temsilcisi sıfatıyla tam olarak hangi görevi ifa ettiği meçhul, yalnız o dönemdeki Meclis’te görev yaptığı için tam yarım asırdır yasal milletvekili haklarını elinde bulundurduğunu yeri gelmişken belirtmeli. Meclis macerası uzun sürmedi ve Ekşi bir yıl sonra CHP’nin yarı resmi yayın organı Ulus Gazetesi’ne istihbarat şefi olarak geçti, sonra Londra’ya gitti ve Türkiye Başkonsolosluğu’nda üç yıldan fazla süreyle kâtiplik yaptı.
İDEOLOJİ KÂTİBİ
Doğrusu kâtiplik, hayatı yazı yazmakla geçen Oktay Ekşi’nin geçmiş hikâyesine ve aydın duruşuna pek uyuyor. Çünkü Ekşi, meslek hayatı boyunca ezilen sınıfların ve kesimlerin ortak bilincine hitap eden bir yazardan çok bir resmi ideoloji kâtibi gibi davrandı. 28 Şubat sürecinde yazdığı ‘Alçakları Tanıyalım’ başlıklı yazı Ekşi’nin resmi ideoloji kâtipliğinin şahikalarından biri olarak toplumsal hafızaya kazındı. Ekşi, bu yazısıyla PKK’nın eski yöneticilerinden Şemdin Sakık’a atfedilen ifadelerden ötürü Mehmet Ali Birand ve Cengiz Çandar gibi meslektaşlarını bir kalemde harcayanların değirmenine su taşıdı. Yıllar sonra verdiği bir röportajda, “28 Şubat’ta andıca biz de alet olduk,” diyerek günah çıkardı.
KENDİNİ EKŞİ SÖZLÜK’TE ZANNETTİ
Ekşi’nin son marifeti, 28 Ekim 2010’da Rize İkizdere’deki Hidroelektrik Santrali (HES) inşaatlarından ötürü hükümeti eleştirdiği yazıyı “Bu zihniyet analarını da satar,” cümlesiyle bitirmesiydi. Ekşi gibi tecrübeli bir yazarın bu cümleyi hangi psikolojiyle kurduğu, böyle bir hataya nasıl düştüğü bilinmiyor.
Kim bilir belki de kendini mülkiyeti belirsiz fikir, imge ya da hakaret ve küfürlerin membaı Ekşi Sözlük’te zannedip amiyane bir teşbih üretti. (Ekşi, bu saatten sonra Ekşi Sözlük’e ‘başsuser’ olarak da giremez. Zira orada yaş değil, kıdem esas. Değil 79, Nuh peygamber yaşında da olsa Ekşi Sözlük’e ilkin çaylak olarak başlamak zorunda.) Bazı durumlarda teşbihte hata da olabiliyor demek ki. Ekşi, hatasının farkına vardıktan sonra özür diledi. Özür dilerken, “Yazarlar son cümlenin vurucu olmasını isterler. Bu yüzden öyle yazdım,” mealinde bir şeyler karaladı.
Oktay Ekşi, kendi açıklamasına göre son cümle fetişizmi yüzünden Hürriyet’ten istifa ettikten sonra -Bu istifayı da onurlu bir Japon harakirisi olarak görmek pek mümkün değil. Çünkü Ekşi’nin patron baskısıyla istifa ettiği biliniyor- ata partisi CHP’ye girdi. Bu arada Basın Konseyi’nden de istifa etti. Zaten terminolojiye konsey kelimesiyle sinmiş, darbe çağrışımları yapan bu kuruluşta yeterince uzun bir süre (23 yıl) aralıksız olarak başkanlık yapmıştı.
ÖZKÖK’ÜN HIZINA YETİŞEMEDİ
Toplam 44 yıl süreyle Hürriyet‘te yazar kadrosunda yer alan ve -yaşım kadar- 36 yıl başyazarlık yapan Oktay Ekşi, çift kutuplu bir entelektüel iklimin dünyaya ve Türkiye’ye hâkim olduğu Soğuk Savaş döneminin tipik aydınlarından biriydi. Ara renkleri, formülleri reddeden tarzıyla ‘modernist’ti, artık belki de postmodernizmin dahî son evrelerinin yaşandığı çağımıza uyum sağlaması zordu.
Takibindeki bir yılanın bile belini kıracak kadar zikzak çizebilen ve pek çok hasletiyle ‘postmodern’ bir görüntü veren Ertuğrul Özkök’ün dahî zamanın ruhunu yakalamakta zorlandığı bir dönemde Ekşi’nin anakronik kalmasına şaşmamalı. Oktay Ekşi, bir meslek büyüğü, duayen olsa da yeni kuşaklar için negatif model olarak alınması gereken bir geçmiş hikâyesine sahip. Bu yüzden Ekşi’nin kariyerinin özellikle kendisini eleştirenler tarafından -ileride onun durumuna düşmemek için- iyi incelenmesi gerekiyor.
Şimdilerde yaklaşmakta olan seçimlere hazırlanan Oktay Ekşi, CHP İstanbul 3. Bölge 4. sıradan aday. Kuvvetle muhtemel Meclis’e girecek ve en yaşlı üye olarak ilk oturumu açacak. O, V for Vendetta‘nın V’sinin maskesindeki bıyıkları andıran bıyıklarıyla meclis kürsüsünde her arzıendam eylediğinde ‘necip Türk matbuatı’ onu ekşi bir gülümsemeyle selamlayacak.
EKŞİ’DEN ‘FİYAKALI’ İNCİLER
* “Bu yaratığa, tavşan yüreği taşırken aslan fiyakası yapmanın kendisine zarar verebileceğini birileri söylerse dostluk etmiş olurlar.” (14 Şubat 1999’da -bir Sevgililer Günü’nde- Ahmet Kaya için yazdığı cümlelerden biri.)
* “Vatanseverlikte kendileriyle yarışılamayan pek fiyakalı zenginlerimizle allame geçinen gazeteci ve yazarlarımızdan hangileri aslında PKK’ya uşaklık yapıyorlarmış?” (25 Nisan 1998 tarihli meşhur ‘Alçakları Tanıyalım’ başlıklı yazısından.)
* “Bana kod adlı bir provokatör diyen o bacaksızı, hukukun verdiği tüm imkânları kullanarak, doğduğu yere kadar kovalayacağım.” (Kendisine ajan dediğini iddia ettiği Star yazarı Ergun Babahan’a 4 Mart 2010 tarihli yazısında verdiği cevap.)