Cumhurbaşkanına "bu milletin kanında boğulacaksın" şeklinde çok veciz, kibar, barışçıl ve ılgıt ılgıt insan sevgisi kokan bir tehdit savuran Kılıçdaroğlu, muhalif basının diline pelesenk ettiği yeni bir buluşu da sevmiş, tekrarlıyor:
"Türkiye, cumhuriyet tarihinin en derin krizlerinden birini yaşıyor..." Temkinli davranmış, postalcı tosunlar gibi "en derin" dememiş, en derinlerinden "biri" diyor, başka derinler de olduğunu kabul ediyor.
Hani, çarçur bir takımla karşılaşmak üzere olan Galatasaray'ın hocasının, mikrofonu uzatan Pınar Argun'a "rakibimiz ligin en güçlü takımlarından biri" demesi gibi... (Bunu Hamzaoğlu da yapardı, Denizli de yapıyor.)
Kibarlıktan mı? Hayır, "neme lazım, bakarsın yeniliriz meniliriz" korkusundan. Kılıçdaroğlu sonra daha da ileri gitmiş, "böyle bir kriz dönemi İkinci Dünya Savaşı'nda bile yaşanmamıştı" demiş. (Çaktırmadan benim yazıları mı okuyorsun Kemal Bey? Seninkiler duymasınlar, kızarlar.)
Bu krizin adı yönetim kriziymiş. Evet, bu açıdan haklıdır, İkinci Dünya Savaşı sırasında Türkiye'de yönetim krizi yoktu. Birincide de yoktu. Çünkü herkes mum gibiydi. Yönetim de taş gibi, lök gibiydi maşallah.
Enver'e "milletin kanında boğulacaksın" diyebilmek için mangal gibi yürek isterdi. ("Enver'i de vuracağım Talat'ı da" diyen mangal yürekli Yakup Cemil kendini idam mangasının karşısında bulmuştu.)
Peki Milli Şef İnönü'ye "seni başkan yaptırmayacağız" ya da "sana başkanlık yaptırmayacağız" diyen kendini nerede bulurdu? Ya Toptaşı'nda, ya Sağmalcılar'da. Daha önce de Sansaryan Hanı'nın "tabutluk" hücrelerinde tabii.
Belki de Internet ve Twitter henüz icat edilmediği için cumhurbaşkanına alenen küfür edilemiyordu canım... Belki şimdi dikta olduğu için edilebiliyor! Ama tam tersine, yeni bir parti kuran Menderes'e, devrin başbakanı Recep Peker meclis kürsüsünden "psikopat" diyebiliyordu, bu serbestti. Matbuat, yani basın da, "kanun dairesinde" serbestti. Kanun çoğu zaman "Basın Yayın Umum Müdürlüğü'nün" paşa keyfi demekti.
Müdürlüğün görevleri arasında "milli menfaatlerimiz için zararlı tesirler yapabilecek basın, yayın ve telkin faaliyetlerini tetkik ve murakabe etmek" de vardı (16 Temmuz 1943 tarihli kanun.) Ne güzel, aynı kanuna göre bu müdürlük "iç ve dış turizmi" de idare, tanzim, teşvik ve murakabe ediyordu!
Krizsiz dönem dediğin de herhalde böyle sağlanırdı. Yerim ulan ben sizin döneminizi! Günün birinde İnönü ve CHP boğuldular. Milletin kanında değil, milletin seçim sandığında. 2019 geliyor, haydi sen de boğ. Türlü çeşitli marifetlerini gördük Kemal Bey, krizsiz dönemini de görelim.
Engin Ardıç/Sabah
Suriye'deki geçici ateşkes kararını Suriye halkı değil neredeyse hiç kimsenin tuhaf saymadığı bir biçimde Amerika ve Rusya alıyor. Ancak aynı kararda terörle mücadelenin sürekliliği esas alınarak, IŞİD ve Cephetun Nusra gibi ateşkes kararının dışında bırakılanlar da var. Elbette Esed rejimi ve PYD-PKK dışında nerdeyse bütün muhalifler en kestirme şekliyle IŞİD'in uzantısı veya parçası sayıldığı için bombardımanların süreceğinden hiç kimsenin şüphesi yok. Ateşkes veya çatışmasızlık sürecini kim, ne zamana kadar ayakta tutacak? Bu meseleden daha kritik olan sorun hiçbir surette kalıcı ve adil bir siyasal-toplumsal modelin öngörülmüyor oluşudur. Suriye halkının katili Esed pişkin pişkin ülkenin tamamına hâkim olmaktan, birkaç ay içerisinde seçimlere gidileceğinden bahsediyor. Çünkü başında bulunduğu cinayet şebekesi çökmesin diye İran, Hizbullah, Rusya, Amerika orduları seferber olmuş durumda. Çünkü Rusya-İran bloğu gibi Amerika da İslami nitelikli yekpare bir Suriye modelini çökertme hedefine ancak Esed-Baas ve PYD-PKK'nın desteklenmesiyle ulaşabileceğine göre yapıyor bütün hesaplarını.
Bir aldatmaca ve yıkımı büyütmenin önünü açmaktan ibaret olan Suriye için ateşkes söylemlerinin Amerika ile Türkiye arasında giderek büyüyen PYD kriziyle de bağlantılı olduğu muhakkak. Sürer mi, kime faydası olur ve nasıl bir yük getirir bu süreç? Besbelli ki Türkiye PYD-PKK marifetiyle güneyden kuşatılma harekâtıyla karşı karşıya. Etnik temizlik ve tehcir operasyonlarıyla boğulmaya çalışıldığı aşikâr. Üstelik hem içeriden hem de dışarıdan IŞİD'le özdeş kılınmak, hem Kürt hem de Nusayri ve Şii düşmanlığı yapmakla, beraberinde Amerika ve Rusya'nın ittifakını bozmakla suçlanıyor sistematik olarak. Ankara'daki bombalı saldırı Türkiye'yi terbiye etmek, hizaya sokmak ve bölgeden tecrit etmek üzere en fonksiyonel aracın PKK olduğunu bir kez daha teyid etmiş oldu. PKK, Çözüm Süreci'ni sabote edip, şehir merkezlerini savaş alanına çevirirken; ittifakla Suriye'de inşa edilmek istenen kantonal yönetime güvendi en çok.
Gerek Türkiye'nin içinde gerekse bölgesel tartışmalara bakıldığında sanki tartışma PKK-PYD'nin kuracağı bir kanton rejiminden ibaretmiş şeklinde bir hava oluşturuluyor. Oysa PKK-PYD Esed rejimin bir bileşeni ve bölgede pek çok savaş suçuna imza atmış kirli ve çok kocalı bir örgüt.İran, Rusya, Amerika binlerce km ötelerden gelip, sözde 'tehditleri' bertaraf etme adına alenen Suriye'yi işgal ediyor, halkını katlediyorken 'işgal ve katliam' suçlarını Türkiye'ye isnat etmek üzere bir yarış, kapsamlı bir kampanya sürdürülüyor. Ankara'daki bombalı saldırı Amerikalılara, Ruslara veya İranlılara değil doğrudan doğruya askeri, sivili, siyasetçisiyle Türkiye halkına yönelikti. İki kimlikli tek fail (Abdulbaki Sömer/Salih Neccar) da üç farklı tabeladan müteşekkil örgüt de (PKK-PYD-TAK) saldırıdaki organizasyonun hemen her yönüyle tespit edilmişti. Amerika'dan defaatle yapılan resmi beyanlar güya şüphe barındırıyordu. Esasen PKK-PYD'yi temize çıkarıp, desteklenmeye davam edileceği ikrar ediliyordu. İşin ilginç taraflarından biri de "200'ü aşkın aydın ve sanatçı yurttaşın" Beyaz Saray'la aynı inanç, şüphe, destek ve düşmanlık frekansında hayat sürüyor olmalarıydı.
Kenan Alpay/Yeni Akit
HDP'li Ayhan Bilgen bize insanlık dersi vermiş! Yılların birikimini konuşturmuş. Kolay değil tabii, o kadar sene insan hakları endüstrisinde emek verdi. İstihdam yarattı. Günü geldi, "gün bugündür" dedi insan hakları örgütü PKK'nın partisine katıldı. Onca yılın birikimine binaen de parti sözcüsü oldu. Malum birkaç gün önce HDP'li vekil Tuğba Hezer Ankara'da 28 vatandaşımızı şehit verdiğimiz terör saldırısını düzenleyen canlı bomba için kurulan 'taziye çadırı'nı ziyaret etti. PKK/ YPG eliyle gerçekleşen bu terör saldırısı toplumun haklı öfkesini üzerine çektiği için HDP'li vekilin bu davranışına tepkiler yağdı. Tam bu noktada devreye sözcü Ayhan Bilgen girdi.
"Cenaze törenleri geriye kalanların acısıdır. Konuya geride kalanların psikolojisi üzerinden bakmak gerekir" dedi.
Olaya insan hakları bağlamıyla yaklaştıklarını ifade etti. Evet gözümüzün içine baka baka bunları söyledi. Bu zata "DAİŞ'e mensup bir canlı bombanın cenazesine bir başka milletvekili katılsa tepkiniz ne olurdu" diye sorsak ne der acaba? Yahut "olaya insan hakları bağlamında yaklaşan sizler, aylardır PKK'nın hain saldırıları sonucu şehit düşen kaç insanın ailesinin acısını paylaştınız" diye bir soru yöneltsek. Veyahut "sözcülüğünü yaptığınız parti, terörist cenazelerini PKK'ya desteği sürdürmek ve militan toplamak için kullanıyor" desek. Elbette bunlara nasıl mukabelede bulunacağını biliyoruz.
"İnsan hakları iyidir", "barış güzeldir" gibi genel geçer laflar edecek. "Sarayın savaşı son bulsun" tarzı hedef saptıran sloganlar savuracak. Buradaki yüzsüzlüğü, aymazlığı, ahlaksızlığı aklı başında, vicdan sahibi herkes görüyor.
Fakat görülmesi gereken çok daha fazlası, görünenden ötesi. Tuğba Hezer'in teröristin 'taziye çadırı'nı ziyaret etmesi, Ayhan Bilgen'in ardından onu savunması birer KCK projesidir. Maaşını Türkiye Cumhuriyeti'nden, talimatlarını Kandil'den alan ve adına milletvekili denen onlarca militanla karşı karşıyayız. Ve her platformda PKK'nın savunuculuğunu yapıyorlar. Türkiye Cumhuriyeti devletinin sınırları içindeki ve dışındaki terör örgütleriyle mücadelesini zaafa uğratmak için ellerinden geleni artlarına koymuyorlar. Buna kim nasıl dur diyecek?
Fahrettin Altun/Sabah
Suriye'deki iç savaş süreci, son yüzyıl içinde iç savaş yaşamış ülkelerin hangisine benziyor ve bu ülkelerde seçimlere nasıl gidildi diye epey kafa yordum ama bugünkü Suriye'ye benzeyen bir örnek bulamadım. İç savaşın iktidar ve muhalefet kanatları arasındaki ayrımlar ya da çok aktörlü yapı, ideolojik farklılık, mezhepsel etnik çeşitlilik bakımında da Suriye hemen hiçbir ülkeye benzemiyor. Bu yüzden de, Suriye iç savaşı, bir ülkenin özgün şartlarından doğan bir iç savaş olmaktan ziyade, uluslararası bir kapışma alanı, hatta daha ileriye giderek söylemek gerekirse, 1. Dünya Savaşı'nın devamı olan bir çatışma süreci olarak görülebilir. Rusya, İran, Esad ve PYD'nin oluşturduğu ittifak, görünürde DAİŞ'e ama aslında kırk yıllık despot bir rejimi alaşağı etmek isteyen ÖSO'suna karşı mücadele ediyor. Esad'ın hayalinde Suriye topraklarını, muhalefet güçlerinden bir gün geri almak yatıyor olsa da Suriye'nin paramparça olduğu ve bu hayalin hiçbir zaman gerçeğe dönüşmeyeceği, su götürmez bir gerçektir.
Suriye ayaklanması başladığında, Rojava'yı PYD'ye bir anlaşmanın sonucu olarak teslim eden rejim, Halep'i geri almaya çalışıyor ve şu an iç savaş, Rusya'nın fiili askeri müdahalesiyle, Esad'ı kurtarma operasyonuna dönüşmüş bulunuyor. Bu tablo içinde, taraflar, ABD ve Rusya'nın öncülüğünde, bir ateşkes süreci ve akabinde de serbest seçimleri müzakere etti ve belli bir eğilim oluşturdu. Ateşkesin, rejim ve ÖSO arasında gerçekleşmesi ve sonra da serbest seçimlere gidilmesinin kabul edilmesi, bugünün Suriye'sinin şartlarının yarattığı gerçeklerden oldukça uzak bir fantezi gibi duruyor. Öyle ya bir ülke düşünün ki, iç savaş yaşıyor ve bu savaş her geçen gün, başta Rusya'nın katılımı olmak üzere, daha da şiddetli bir hal alıyor, ülkenin nüfusunun yarısı artık kendi ülkesinde yaşamıyor, hayatını kaybeden yüzbinlerce insan var ve böyle bir ülkede serbest seçimlere gidileceği ilan ediliyor. Doğrusu akıl alır gibi değil.
Birleşmiş Milletler, Suriye'de iç ayaklanma başladığında, tek parti ve tek lider diktatörlüğüyle yönetilen Suriye'de Esad'a demokratik geçiş için her defasında şans verdi, ama bu şansı Esad, işte her şey ortada, iktidarını pekiştirmek için ona zaman kazandıran bir fırsata dönüştürdü. Ve maalesef, PYD'yle ittifak yapmak dahil, uluslararası güçlerle Esad arasındaki ittifakın yolunu BM açtı. Şimdi de Suriye'de hiçbir şekilde, savaşı sona erdirmeyecek ve aslında kimi nasıl kapsayacağı bile belli olmayan bir ateşkes ve koşulları olmayan bir seçimle, Esad'a biraz daha nefes almasını sağlayacak bir fırsat sunuluyor. Ne böyle bir ateşkesi ne böyle bir seçimi, Suriye halkının içine sindirmesi mümkün.
Orhan Miroğlu/Star
Suriye'deki 'iç savaş' beş yıl sonra açıkça küresel bir güç oyununa dönüştü. Kırk ülke uçağı, gemisi, silahı, askeri ile Suriye'de ürettiği silahı test ediyor. Yeni bir harita oluştururken dünyanın gözleri önünde Müslüman kanı üzerinden yeni 'siyasi dengeler' üretiliyor. Diplomasiyi, ateşkesi, diktatörün gitmesini gündemine dahi almayan ABD ve Rusya, aniden Esed'i de işin içine katarak ortak bir 'ateşkes' kararı aldı. Bugüne kadar ortak karar almamalarının nedeni neydi acaba? Çoluk-çocuk, genç-yaşlı, kadın-erkek, ölen 450 bin Suriyelinin Müslüman olması bir neden olabilir mi? Ya da alelacele alınan bu 'ortak' ateşkes kararında, Türkiye'nin YPG mevzilerini vurmaya başlamasının etkisi yok mu?
Rusya, Suriye işgaline başladı. "DAEŞ'i vurmam için Esed çağırdı" diyen Rusya, Suriye'ye girdiği günden bu yana DAEŞ'i değil, Türkmenleri, muhalifleri, sivilleri, çocukları, hastaneleri ve okulları bombalıyor. Ne zamanki Türkiye, Suriye'den Türkiye'ye silah ve terörist gönderen YPG'yi vurmaya başladı, ABD ve Rusya derhal 'ateşkes' kararı aldı. ABD Başkanı Obama'nın sayılı günleri var. Giderayak da Suriye kaosuna bulaşmadan işi Rusya'ya ihale etti. Obama daha baştan verdiği, "Benim iktidarımda başka coğrafyalarda Amerikan askerinin ayağı toprağa değmeyecek" sözünü tutmak için çabalıyor. Ancak ABD yönetimi Rusya'nın bir daha Suriye'den çıkmayacağını ve bölgeyi çok daha büyük felaketlere sürükleyeceğini bilmiyor mu? Biliyor tabi. Ancak Obama'yı destekleyen demokratlar ve solcu liberaller, onun Bush'un antitezi gibi gördükleri bu çizgisini benimsiyorlar. ABD, 'müttefikim' dediği PYD-YPG'nin terörist olduğunu, PKK'nın Suriye kolu olduğunu da biliyor. Buna rağmen PYD tamamen Rusya'nın kontrolüne girer diye ondan vazgeçmiyor. Türkiye'nin bölgedeki ağırlığı ve onsuz hiçbir planın bu coğrafyada başarıya ulaşamayacağı bilindiği için de Türkiye içeride ve dışarıda terör eylemleri ile test edilmek isteniyor.
…ABD'den, YPG konusunda tarafını seçmesini isteyen Cumhurbaşkanı Erdoğan, Ankara'da bomba patlatan bir örgütü terörist olarak görmeyenleri vicdansızlıkla suçlarken YPG'nin Moskova'da ofis açmasını da eleştirerek 'Dünyanın aklıyla alay edildiğini' ifade etti.Muhalifler, Esed'in ve Rusya'nın bir şeyinden çok emin. "İkisi de ateşkes dışı tutulan 'DAEŞ'i vuruyorum' diyerek ılımlı muhalifleri ve sivilleri katletmeyi sürdürecek" diyorlar.
Ve bu katliamları denetleyecek ülke de yok. Daha doğrusu Rusya denetleyecekmiş(!) Erdoğan'ın dediği gibi evet ateşkes ama dünyanın aklıyla alay eder gibi cellatlarla kurbanların aynı kefeye koyup kontrolü de cellatlara vermek cehennemin kapılarını açmak demektir…
Meryem Gayberi/Sabah.com.tr
Birleşmiş Milletler, 2.Dünya Savaşı sonrası, barışın tesisi ve muhafazası için kurulmuş bir yapıdır.. Ana görevlerinden biri de 'silahsızlanma ve silah denetimi'dir.. Bugün neredeyse, tanınmış devlet olabilmenin olmazsa olmaz şartlarından biridir BM'de yer almak.. Birinci sorunun yanıtını verdik sanırım. BM, 'barışın tesisi ve muhafazası için var' yani.. Ve silahsızlanmayı telkin eder, takip eder.. İkinci soruya gelince.. bir düşünün.. Eğer silahlar ve silah tüccarları olmasaydı, dünya nasıl bir yer olacaktı?..
Uyanın dostlar.. Sistem, bombalar ve bomba üretimi, ihracatı, satışı, alımı üzerine kurulu… Silahlar, bombalar olmasaydı, nasıl ölüm kusacaktı Rus uçakları masum çocukların üzerine?..
Şimdi sıkı durun.. Size raporun en çarpıcı bölümünü açıklıyorum.. Birleşmiş Milletler'in, 5 daimi üyesi var biliyorsunuz.. Onlar 'tamam' demeden, olmuyor, 'bitti' demeden bitmiyor.. Hani yüksek sesle haykırıyoruz ya; "Dünya 5'ten büyük" diye..
İşte o 5'li.. Rapora göre, en büyük silah satıcıları bizzat o daimi üyeler.. İlk iki isim, iki ebedi düşman.. İki ezeli kamp.. ABD ve Rusya. Bu iki ülkeyi sırasıyla Çin, Fransa, Almanya ve İngiltere izliyor.
Bu 5 üye + Almanya (P5+1) küresel silah satışının yüzde 75'ini elinde tutuyor.. Bütün savaşların arkasındaki itici güç olan Amerika Birleşik Devletleri, yüzde 33'lük payıyla son dört yılın silah ihracatında başı çekiyor.. Onun iflah olmaz rakibi Rusya ise ihracatını yüzde 28 oranında arttırmış ve toplam silah hareketinin yüzde 25'ine sahip olmuş… Geri kalanı ise Çin, Fransa, Almanya ve İngiltere tamamlıyor..
Gelin rapordan, silah hareketlerinin nereye doğru olduğuna da bakalım isterseniz.. Bu 5 ülkenin en fazla silah sattığı kesim, Ortadoğu, Asya ve Okyanusya.. En büyük silah alıcısı 10 ülkeden 6'sı Asya ve Okyanusya'da.. İthalatını arttıran coğrafyalara da bakarak, yaklaşmakta olan tehdit algılamasına dair fikrimiz olabilir.. Mesela, Asya ve Okyanusya ülkeleri, silah ithalatını 2006-2010 dönemine göre yüzde 26 oranında arttırmış.. Bu arada, özel olarak, Vietnam da silah ithalatını yüzde 700'lere varan oranlarda yükseltmiş görünüyor.. Bu hızlı silahlanmanın önümüzdeki dönemde karşımıza nasıl çıkacağını göreceğiz..
Geçenlerde Türkiye'nin Suud'la askeri işbirliği yapmasını eleştiren bir yazar, 'Suud'un elinde ne kadar silah olabilir ki?' gibi bir soru attı ortaya biliyorsunuz.. Sanıyorum 'fazla silahı yok' demek istedi.. Rapor ise öyle demiyor.. Rapora göre Suud, 2006-2010 dönemine göre silah ithalat hacmini yüzde 275 oranında arttırmış.. Ve Suud, 2011-2015 yılları arasında dünyanın ikinci en büyük silah ithalatçısı olarak geçmiş kayıtlara.. Katar'daki artış miktarı da yüzde 279..
Ersoy Dede/aktüel.com.tr
PKK'nın özyönetim masalına, aylardır süren "serhildan" çağrılarına karşı sürdürdükleri sessizlik, Kürtler'in ihaneti anladıklarını işaret ediyor. Evlatlarını, Suriye cehenneminde ABD ve Rusya'nın kara gücüne çeviren o ihanetin ağır bedelinin hesabını kimden soracaklar? Sistemini olgunlaştırmaya çalışan bir demokrasiye, Ortadoğu'nun en kanlı Arap diktatörünün yanında yer alıp saldırmayı, geleceğin Kürt kuşaklarına nasıl izah edecekler?
"Halk bizi desteklemiyor" tepkisini, bütün bir Kürt halkını cezalandırmaya yönlendirdikleri, bu coğrafyanın kadim halkı tarafından görülmediğini mi sanıyorlar? 1986 yılının Oxford Üniversitesi'ndeki o panelde, dönemin Kürdistan Yurtseverler Birliği Londra temsilcisinin paniğini unutamam. 1980'de başlamış ve iki ülkenin de kaynaklarını tüketmiş İran-Irak Savaşı'nın artık bir ateşkes ile sonlanacağına ilişkin görüşleri duyunca söz almış, "Savaşta yaşanılacak ateşkes, Kürt halkının soykırımıdır, dünya bizi kaderimize terk edemez" demişti. Barzani ve Talabani'nin liderliğindeki Irak Kürt hareketi, savaşta Saddam'a karşı cephe almıştı. Saddam affetmedi. Dünyanın gözü önünde siyaset tarihine Anfal olarak geçen Kürt soykırımını hem de kimyasal silahlarla yaptı. Halepçe, sembolüdür.
Soykırımdan kaçan Kürt kardeşlerine sınırlarını açan, onları koruyan, 32. Paralel uygulamasıyla güvenlikli bölge oluşturarak Saddam'ı durduran, yine Türkiye oldu. Savaşı kızıştırmak için Peşmerge'yi kullanan küresel ve bölgesel güçlerin biri bile dönüp bu trajediye bakmadı. Bugün yüksek sesle destekledikleri PYD'nin kendileri açısından işi bittiğinde yaşanılacak gelişme, budur. İngiltere Dışişleri Bakanı Hammond'un, "PYD'nin Rusya ile ittifak kurması bizi rahatsız etmiştir" açıklaması bunun ilk işaretidir. Batı'nın desteğini kaybettiği an, Beşar, bugün ittifak kurduklarını, yarın ortadan kaldırmanın ilk adımını, Rusya ve İran'la birlikte atacaktır.
Çok değil, 7 yıl önce Türkiye'nin sınırlarının şeffaflaşması, komşularının demokratik süreçlerine katkı yapılması amacıyla başlattığı diplomasiyi "eksen kayması" olarak niteleyip yerden yere vuranların, bugün, 400 bin insanın ölümünden sorumlu bir diktatöre sahip çıkıp, "neden onunla köprüleri attın" diye sorması ibretlik bir olaydır. Türkiye'nin o günlerde sürdürmeye çalıştığı "sıfır sorun" politikası, sermaye-mallar ve insanların serbest dolaşımını, Ortadoğu coğrafyasında demokrasinin kök salmasını amaçlıyordu.
Kuşkusuz bu durumdan en karlı çıkacak olanlar ise dört farklı devletin kesişme noktalarında yaşayan Kürtler olacaktı. Ulusal kimliklerini demokratik vatandaşlık zemininde güçlendiren ama daha önemlisi, bölge ekonomik ilişkilerinde köprü görevi gören bir dünya onları bekliyordu. Bugünün fakir Kürt'ü, yakın geleceğin zengin Katalan'ı olmak üzereydi, emperyalizm ve hegemonyacı zihniyet buna izin vermedi, şimdi, kendilerinin olmayan kirli bir savaşta ölmeleri isteniyor. Türkiye'de yaşayan Kürt halkının, üç yıllık silahsız bir dönemin yaşamına getirdiği kazanımları gördükten sonra kendisine zorlanan kanlı senaryoyu reddetmesi bundan kaynaklanıyor.
Ardan Zentürk/Star
Çözüm Süreci'nin değeri, uzun yıllara gerek kalmadan aslında kendisini belli etti. Siz bakmayın HDP, CHP ve MHP'nin söylemlerine. Bunlar adı üstünde söylem ve marjinal kesimler dışında toplumsal bir gerçekliğe dayanmıyor. İlk heyet İmralı'yı ziyaret ettikten sonra Demirtaş'ın konuşmasını ve beden dilini çok iyi hatırlıyorum. Ağır ve ani bir kayıp yaşamışçasına sinirli ve tepkiliydi. Kılıçdaroğlu ise koşa koşa Cumhurbaşkanı Gül'e çıkmış ve süreci şikâyet etmişti. Benim hatırladığım PKK ve HDP'den iki düzineye yakın "süreç bitmiştir" açıklaması ve sayısız tehdit, küfür gelmişti. MHP ise en azından kendi sabit/huzurlu dünyasında hep aynı istemezükçü yerde durdu.
"Aydınların" tavrı da ilginç bir paralellik arz etti. Süreç yolunda gittiğinde ona saldırdılar. Kandil'e, Diyarbakır'a koşarak neden silah bırakmamaları gerektiğini vazettiler. PKK devletten hiç olmazsa bir özerklik koparmadan nasıl silah bırakabilirdi? Hele hele bunu Recep Tayyip Erdoğan ile nasıl yapabilirlerdi? CHP, HDP ve yerli aklı kontrol eden bu "aydın" eliti PKK süreci zehirleyip masayı devirdiğinde bir süre süreci suçlamaya devam ettiler. Ancak PKK'nın Güneydoğu'yu kantonlaştırma konusunda başarısız olduğunu görünce, birden Çözüm Süreci'ni, ama zehirlenmiş haliyle Çözüm Süreci'ni hatırlayıp, ona geri dönülmesini istediler. Nasıl olsa dönecek bir süreç kalmamıştı. Tabii bu koroya açık ve lojistik destek veren FETÖ'yü bu tablonun merkezine mutlaka yerleştirmek gerekirdi.
İki yıl boyunca insanların ölmesini önlemesi yanında, Çözüm Süreci ile devlet aklının değiştiği, Kürt/Kürtçe inkârının bittiği, geriye kalan sorunların çözülmesi konusunda da siyasi/sivil mekanizmaların ortaya çıktığı görüldü. HDP'nin 80 vekille Meclis'in 3. partisi haline gelmesi bu süreç sayesindeydi ve silahın devrinin kapandığını açıkça ispat ediyordu. Çözüm Süreci'nde PKK'nın güçlendiği eleştirileri dürüst yapılırsa faydalı olabilir. Ama bu eleştiriyi yapan aynı kesimlerin mesela Güvenlik Yasa Tasarı'sına şiddetle karşı koymalarına (MHP dahil) şahit olduk. Sanki PKK 1970'lerde değil de, 3 Ocak 2013 tarihinde kurulmuş, hatta Kürt Sorunu 150 yıllık değil de, AK Parti'nin yarattığı bir meseleymiş türünden analizlere boğulduk.
Çözüm Süreci tarihteki yerini aldı. 1917 şartlarında temeli atılmış dünya şartlarında başladı, bu düzen yıkıldığı için de başarılı bir final yapamadı. Yeni süreç, Suriye ve PYD konusu netleştiğinde koşullarını ortaya koyacak. Haliyle devletle örgütü eşitleyip, "karşılıklı silah bırakın", "masaya oturun" çağrıları ya eski, ya da gayrımeşru siyasi amaçlar içeren öneriler.
Markar Esayan/Yeni Şafak
Madem gündemde Van'daki taziye çadırı var, biz de yıllar öncesine gidip Van'dan başlayalım. Biliyorsunuz, Kılıçdaroğlu'nun CHP'ye Genel Başkan olmasıyla birlikte, Diyarbakır Baro Başkanlığı sırasında teröristlerin avukatlığını yapan Sezgin Tanrıkulu, partiye Genel Başkan Yardımcısı oldu. Son derece etkili bir konuma geldi. Ardından, TESEV'ci Oğuz Babüroğlu'nun yönettiği "arama konferansları" başladı. Tanrıkulu'nun da öncüsü ve katılanları arasında yer aldığı bu konferansların ilki Van'da yapıldı, BDP ve PKK çizgisinde pek çok karar alındı. Sonra, Abant'ta bir toplantı gerçekleştirildi. Adana Milletvekili Ümit Özgümüş, "BDP ile aynı dili konuşmaktan korkmamalıyız" açıklamasını yaptı. Kılıçdaroğlu'nun, Uludere gezisini hatırlarsınız. Orada, BDP Grup Başkanvekili Hasip Kaplan tarafından karşılandı. Kılıçdaroğlu ve Kaplan, taziye çadırına birlikte girdi. Kılıçdaroğlu, basın toplantısı düzenlerken de sağına Hasip Kaplan'ı oturttu. Kılıçdaroğlu'ndan bir gün önce de Sezgin Tanrıkulu Uludere'deydi. O da Hasip Kaplan'la birlikte basın toplantısı düzenledi. Yetmedi, Kaplan'la ilgili iddialara CHP'nin Genel Başkan Yardımcısı cevap verdi:
-Hasip Kaplan olmasaydı, Uludere Kaymakamı bugün dünyada olmazdı, öldürülürdü. CHP'nin HDP ya da öncesinde BDP ile el ele, kol kola verdiği görüntü o kadar çok ki…
Geçmişte Nihat Matkap da Diyarbakır'a gittiğinde, dönemin Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir'in yanına koştu. Tam 2 saat basına kapalı baş başa görüşme yapıldı. CHP'lilerle birlikte basın toplantısı düzenleyen Baydemir, PKK ile Ordu güçlerini aynı kefeye koydu:
-Aynı anda, aynı saniyede eller tetikten çekilmeli.
Ne Nihat Matkap'tan ne de orada bulunan İzmir Milletvekili Oğuz Oyan, PM Üyesi Levent Eyipişiren, Kocaeli Milletvekili Mehmet Hilal Kaplan ve Gürbüz Çapan gibi isimlerden bir itiraz geldi.
Hatırlarsınız, CHP'li olmadığını söylediği halde Kılıçdaroğlu tarafından Tunceli Milletvekili yapılan Hüseyin Aygün de terörist cenazelerinde taziyeden taziyeye koşardı. O da teröristlere övgüler düzerdi. Tunceli'de PKK'lılar tarafından sözde kaçırıldığında söylediği sözleri hatırlarsınız. Gerçi Kılıçdaroğlu da Aygün'den geri kalmadı; Sur'da çukur kazan PKK'lılar için "arkadaşlar" ifadesini kullandı.
Hangi birini sayalım, CHP'nin HDP'lileri cesaretlendiren vukuatları o kadar çok ki… Bir iki örnek daha verip kapatalım…
Dün, "İran ile Türkiye karşı karşıya kalırsa, İran'ın safında olurum" diye tweet yazan kişi, bugün CHP'de milletvekili değil mi? Her yaptığı açıklamada HDP ile aynı noktada birleşen Sezgin Tanrıkulu, halen CHP'nin Genel Başkan Yardımcılığı koltuğunda oturmuyor mu? Tanrıkulu, daha yeni Avrupa'ya gidip, PYD ya da YPG ile PKK arasında bir irtibat olmadığı safsatasını savunmadı mı? Terör örgütü sözcüleri ile aynı noktada buluşmadı mı? Demem o ki, böyle bir tablo içinde Kılıçdaroğlu'nun HDP'li Tuba Hezer'i eleştirmesi bir anlam ifade etmez. PKK'nın elebaşları da etmeyeceğini düşünüyorlar ki, CHP'ye peş peşe ittifak çağrısı yapıyorlar. Gelinen noktada CHP'ye asıl "safını belirle" çağrısını Türkiye'nin birlik ve bütünlüğünü savunanların yapması lazım. Deniz Baykal'ın tespitlerinin altını çizip, seslenmek gerekli Kılıçdaroğlu'da:
-Parti içinden de homurtular yükseliyorsa, Deniz Baykal bile "HDP'lileşmekten" söz ediyorsa, hâlâ aynı politikalarda ısrarın amacı ne? Siz verdiğiniz bu görüntüden memnun musunuz? CHP'nin misyonu mu değişti yoksa?
Emin Pazarcı/Akşam
29 kişinin kanı soğumadan Türkiye'nin karşısına geçip gençleri Türkiye'ye saldırmaya teşvik etmek, onları devrimci ve cesur varlıklar olarak kutsamak normal insanların algılayabileceği bir şey değil. Bu, tarifi zor bir düşmanlık.
Daha iki yıl önce ülkenin cumhurbaşkanlık seçimine aday olarak katılmış birSelahattin Demirtaş'ın partisinin yaşadığı akıl tutulması ve yürek kararması da şimdi tüm Türkiye'nin dilinde. HDP, 29 kişinin kanı soğumadan taziye çadırına varıp katile omuz veren üyesi Tuğba Hezer'i şiddetle kınamış değil. Hatta"Taziyeye gitmek, onaylamak anlamına gelmez" gibi acınası meşrulaştırma çabaları var.
Ayrıca zaten bu işin hakkı kınama değil. Tuğba Hezer yalnız da değil. Çadırda DBP (Demokratik Bölgeler Partisi) de var. PKK'nın yetişemediği işlere bakan TAK gibi, o da HDP'nin hislerini somutlaştırma işleriyle ilgileniyor.
HDP ile nasıl eşgüdümlü salındığını görmek için web sitesine bakmak kâfi. DBP'nin Rojava'ya destek videosunda misal, Selahattin Demirtaş kısa bir Rojava reklamı yapıyor ve bütün Kürtleri ekranda beliren banka hesap numaralarına bağış yapmaya çağırıyor.
Tam bu noktada taziye evinde konuşma yapan DBP'li Caziye Duman'ın söylediklerine bakalım: "Heval Zinar büyük bir direniş göstermiştir. 'Madem insanlarımız katlediliyor, bizim de cevap olmamız gerekiyor' diyerek, kendi halkı için canını feda etmiştir."
Her PKK'lı gibi, Caziye Duman'ın da yalan spektrumu geniş. Cizre ve Sur'dan bahsettiği cümlelerde "küçük çocukların annelerinin karnında iken öldürüldüklerini" söylemekten çekinmiyor. Şimdi beraber iş tuttukları Esad Şebbihalarının zulüm portföyünü alıp Türkiye'de yaşanmış gibi gösteriyor.
İnsan "16 bin faili meçhul de böyle bir şey miydi?" diye düşünüyor. Öyle ya, sahte veriler, obezleştirilmiş mağdurluk olmazsa ne satacaksın gençlere, nasıl göndereceksin ölüme? Katilleri kutsarken hangi mesnede yaslanacaksın? Türkiye'nin Batı'sının iyi niyetlerini istismar etmeyi nasıl başaracaksın?
Ne kadar hazin. Daha bir yıl önce "Türkiyeli" olmaktan bahseden bir topluluk, kendi eşkıyasını, Rojava diye bir fırsatçılığın peşine takılmış canavarlıkları, Türkiye'nin tamamından üstün görüyor. Gördüğünü gizlemeye gerek bile duymuyor.
Nihal Bengisu Karaca/Habertürk