FİGEN YANIK
Paris'te kar var; otelin önünden bindiğim taksinin şoförüne gitmek istediğim adresi gösteriyorum. Yolda geçen 20 dakika, saatler gibi geliyor bana. Ama şoför bunu anlayamaz. Ne beni bekleyen kişiyi tanıyor çünkü ne de onunla birlikte karşılaşmaya hazırlandığım geçmişi... Büyük bir binanın önünde duruyoruz, Paris'in birkaç yüzyıllık binalarından değil. Eski bir sosyal konut. Kapı numarasını bilmediğim için, telefon ediyorum; "Güzin Hanım ben geldim,'' diyorum. ''Zile basıyorum, dokuzuncu kata çıkın,'' diyor. Nihayet yıllardır kitaplardan tanır gibi olduğum Güzin Dino karşımda. İçeride onunla birlikte Abidin Dino, Nâzım Hikmet, Picasso, Aragon'u da bulmaya hazırlanarak giriyorum. Küçük ama aydınlık evin her yanı tablolar, fotoğraflar, seramikler, çiçeklerle dolu. Yanılmamışım; sanki Abidin Dino da orada, asma katta tutkuyla bağlı olduğu ellerden birini çiziyor ve sanki az sonra yanımıza inecek... 1953'ten beri Paris'te yaşayan Güzin Hanım'la tanışmayı daha fazla erteleyemezdim. Bir sabah bütün gazetelerde CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu'nun Paris'te Güzin Dino'yu ziyaret ettiğini okuyunca gözlerime inanamadım. Hemen telefon numarasını bulup, aradım, "Paris'e geliyorum, size de uğramak istiyorum,'' dedim, "Buyrun, beklerim,'' dedi.
- Mardin'de Abidin Dino sergisinin açılışında gözlerimiz sizi de aradı....
- Mardin'e gidecek kuvveti bulamadım. Çok uzak. Tek başıma Paris'ten kalkıp Mardin'e gidecek yaşlarda değilim artık (gülüyor). Hayatımda çok daha zor, uzak yerlere gittim, ama buna üzülerek katılamayacağımı söyledim. Nazan Ölçer haklı olarak telefonda beni azarladı, 'Biz Cumhurbaşkanı'nı davet ettik, siz gelmiyorsunuz,' dedi. Serginin açılışından sonra coşkulu biçimde telefon edip, açılışı anlattı. Cumhurbaşkanı ve eşiyle Paris'te elçilikte tanışmıştık. Bana 'Bende Abidinler var,' demişti. Bugün de Türkiye'den sergiden fotoğraflarla birlikte Yaşar Kemal'in iki yeni kitabı geldi.
- Abidin Dino yaşasaydı, ne derdi eserlerinin Mardin'e kadar gitmesine? Mutlu olur muydu?
- Bayılırdı. Türkiye'de Ankara ve İstanbul'da da açıldı daha önce... İstanbul'da koleksiyonerlerden toplandı eserler, büyük tabloları vardı. Mardin'deki eserleri ise Ferit Edgü verdi. 16-17 yıldır Abidin'in eserleriyle hep o ilgileniyor. Kardeş gibi severim Ferit'i. Ama Mardin sergisine gidemedim işte. Çabuk yoruluyorum, çok genç değilim, haberiniz olsun (gülüyor).
- Bu yıl 100. yaşınızı kutladığınızı duydum, doğru mu gerçekten?
- Herkes bir yaş söylüyor, ama ne o ne bu. Geçenlerde Amerikalı bir ressam ahbabımızın cenazesine gittim. Ona bakan kişi, '102 yaşında olan bir arkadaşı geldiği için ona bilhassa teşekkür ediyorum,' dedi (kahkahalar atıyor). 102 de nereden çıktı? Sonra Türk gazetelerinde de 93 ya da 95 diye haberler gördüm.
- Kaç doğumlusunuz neticede?
- Nüfus teskereme göre 99 yaşındayım. Ama nedense benim nüfus teskerem üniversiteye başladığım zaman gerekti. Onun üzerine anneme niye daha önce çıkartmadıklarını sordum. O da 'Yahu sen doğduğunda kimsede nüfus teskeresi diye bir merak yoktu,' dedi. Derken erkek kardeşim doğmuş. Babam da Osmanlı Bankası'nda resmi işler müdürü. Yardımcısından kardeşimle beraber benimkini de çıkartmasını istemiş, ama adam tarihini mi unuttu, yapamadı mı, bilmiyorum, üniversitede çıkarttık nüfus teskeremi. Bir baktım o zaman daha 20 yaşlarındayken 30 küsur yaşında gözüküyorum.
- O zaman 90 civarında mısınız?
- Hayır, 80. Ama bir lüzumu var mı, yaştan bahsetmenin? Neyse işte, genç değiliz, daha ne istiyorlar?
- Bu evde artık yalnız mı yaşıyorsunuz?
- Evet, ama İstanbul'dan misafirlerim gelir hep. Şimdi Tiraje'yi bekliyorum, geldi gelecek. Paris'teki evinin içinden ağaç çıkıyormuş, şiltesi bile yok. O yüzden çok istiyorum gelip, bende kalmasını. Çok severim, çok da anlaştığımız bir insan.
HER AKŞAM TÜRK KANALLARINI İZLİYORUM
- Yalnızlığa alışabildiniz mi?
- Geceleri yalnızlık epeyce sıkıcı. Vaka gelen arkadaşlar var, oturuyoruz yemek yiyoruz, geç saatlerde gidiyorlar. Ama şimdi en büyük arkadaşım bu, yeni aldım bu televizyonu. Türkiye'yi alıyor.
- Nasıl buluyorsunuz Türk programlarını?
- Film bakımından rezalet, melodramdan beter. Ama haberlerle ilgileniyorum. Bir de hepsi o kadar Türk ki... O kötü melodramları oturup hepsini izliyorum, bayılıyorum. Hele köylü konular olursa, orada fazla bir değişiklik olduğunu da zannetmiyorum. O kadar has bir Türklük var ki. Burada her şeyi, edebiyatı, yaşamı benimsemiş bir insanım, sizin gibi birçok Türk arkadaşım var, ama Türkiye'de değiliz. Türk televizyonunu izlerken ne kadar bağlı olduğumu hissediyorum. Başka türlü, anlatılabilecek gibi bir bağlılık değil. Demek ki içten bağlanılıyor vatandaşlık denilen şeye. Bir yandan o kovalamacalar, cinayetler, o adamlardan nefret ediyorum, ama Türk ya müthiş yakınlık duyuyorum. Ben ayrılalı 50 küsur yıl oldu.
- Orhan Kemal'in romanından uyarlanan Hanımın Çiftiği dizisini izliyor musunuz? Abidin Dino'nun Adana'ya sürgüne gönderildiği, sizin de onun arkasından hiç tereddüt etmeden gidip evlendiğiniz yılları hatırlatıyor...
- Abidin'in önce Çorum'a sürdüler. İlk akşam, boş bir odada gazetenin üstünde uyudu. Sonra ağabeyi Ankara'da olay çıkarınca, Adana'ya gönderdiler. Adanalı efendiler, çok efendice hareket ettiler. Türk Sözü gazetesinin sahibi olan mebus, Abidin'i kardeşinin yerine gazeteye sekreter yaptı. Gündüz bakkal, geceleri kahve olan bir evin üstünde oturduk. Ben İstanbul Üniversitesi'nde Eric Auerbach'ın asistanlığını bırakıp, Adana'ya gittim. Buna hem profesör çıldırıyordu hem de babam. Tezimi yazmaya o evde başladım. Nitekim doçent oldum ve Ankara'ya oradan atandım.
YAŞAR KEMAL'İ ABİDİN KEŞFETTİ
- Babanız niye karşıydı Abidin Dino ile evlenmenize?
- Çünkü babam, politikadan nefret ediyordu. Halbuki çok serbest bir adamdı, özellikle de bana karşı. Galatasaray'da okumuş, hükümetteki adamların hemen hepsi arkadaşıydı. Büyükbabam Sait Bey, dehşet bir adamdı. Dokuz yıl Yemen'de kalede hapsediliyor. Yemenliler 'Seni bırakalım,' diye teklif ediyorlar, ama büyükbabam kendi memleketine karşı gelmemek için kabul etmiyor. Abdülhamit gidince sedyede getiriliyor, iyileşiyor. O yıllarda Jean Jack Rousseau'yu çevirmiş, yazıları olan dehşet biri. Babam da Zonguldak'ta bir Fransız kömür şirketinde tercümanlık yapıyor hürriyete kadar. Onun için Abidin'in yanına gitmeme çok karşıydı. Ben de o dönemde profesörün asistanı olarak modern Türk şiirini anlatıyordum.
- O kadar genç yaşta, gözü kara biçimde böyle bir kararı nasıl alabildiniz?
- Düşüncenin halledebileceği bir karar değil. Ama Abidin, Adana'da kral gibi karşılandı. Bir kere Abidin Paşa'nın torunu, onu gören de seviyor zaten. Yaşar'ı da orada bulduk.
- Gel Zaman Git Zaman kitabınızda Yaşar Kemal'in hayatınıza girişini şöyle anlatıyorsunuz: 'Toros Dağları'nı dolaşıp, köylerden inanılmaz renklerde dokunmuş kilimler bulup getiren, 17 yaşındaki Göğceli...'
- Daha da gençti, 15-16. Geçen yıl Eskişehir'de bir sergi açıldı, oraya bir arkadaşım götürdü beni. Yaşar da geldi. Çok janti bir jest. Açılışta konuşmamı istediler, 'Yaşar konuşsun,' dedim. Yaşar anlatıyor anlatıyor, sonra 'Görüyorsunuz, Abidin Dino olmasa Yaşar Kemal yoktu,' diyor. Biraz sonra aynı sözleri tekrarlıyor. Üç kere söyledi. Ben bunu duyunca daha çok heyecanlandım. Kalktım, 'Şimdi bu sözlerden sonra ne durumda olduğumu tahmin ediyorsunuzdur, onun için özür dilerim, konuşamayacağım,' dedim.
- Hayattaki büyük kesişmelerden biri daha işte; Abidin Dino, Adana'ya sürülecek, Yaşar Kemal'le tanışacak...
- Bu da bir şans. Yaşar, biz Adana'ya gelmeden önce, köylerde dolaşıp yaşlı kadınların hikâyelerini topluyormuş. Getirip Abidin'e okuyunca, Abidin, uğraştı ve gazetede bastılar o hikâyeleri. Eve de çok gelirdi.
- Abidin Dino, Kayseri'de askerlik yapmaya başlayınca da gitmişsiniz arkasından. Trenle yaptığınız o zorlu yolculuk, sonra orada handa tek başınıza kalışınız... Üstelik yıl 1943...
- Gidince gördüm vaziyetini, feciydi. Zaten bir gece bıraktılar. Yanında da iki asker vardı.
- O yaşta bunları kaldırabildiğiniz için çok güçlü olmalısınız... - Çok okumuştum. Babamın iki kütüphanesi vardı. Kitapların hepsi kardeşimle paylaşıldı, ama dağıldı. Babam da kardeşim de Abidin konusunda biraz korktu.
NAZIM, TÜRKLÜĞÜNÜ HİÇ KAYBETMEDİ
- Nazım Hikmet, Paris'te size gelirken, trenin penceresinden bağırıyormuş, 'Fuzuli'yi kurtaralım,' diye... Azeriler, Fuzuli'ye sahip çıkıyor diye çok sinirlenmiş. Halbuki Fuzuli'yi kurtarana kadar önce kendini düşünseydi daha iyi olmaz mıydı?
- (Vurgulayarak) Kendini kurtarmıştı kardeşim... Müthiş bir adam olarak yaşadı. Vatandaşlığını iade ettiklerinde, bir İngiliz gazetesi için bir Türk bayan aradı ve fikrimi sordu. Ben de 'Tabii sevindim, ama şunu bilin ki Nâzım Hikmet'in şöhreti, komünist Türk şairiydi. Hiçbir zaman Türklüğünü kaybetmedi. Şimdi de bilhassa sevinmem için bir neden yok, bu bürokratik bir hikâye,' dedim. 'Mezarının Türkiye'ye gitmesini ister misiniz?' dedi. 'Hayır,' dedim. 'Niye?' diye sordu. 'Önce oğlu istemiyor. İkincisi bakarsınız ne olur, ne olmaz Türkiye'de mezarı berbat edilir. Oysa Moskova'da mezarı bir abide. Bu abide, Nâzım Hikmet'e layık bir abide ve orada kalmalı,' dedim.
- Artık böyle bir şey yapılacağını zannetmiyorum...
- Artık... (Bu 'artık'ın üstüne vurgu yapıyor)
- Oğlu Memed de basına hiç konuşmuyor...
- Kimseyi görmek istemiyormuş, beni bile. Ben de 'Bu kadar zaman gelmediyse, artık gelmesin,' diye haber yolladım. O da 'Yalan. Beni çok sever, benden vazgeçemez nasıl olsa,' demiş. Ben de öyle bıraktım. Paris yakınlarında yaşıyor ama sanırım telefonla bile ulaşılamıyor. Sağlık sorunları var biraz. Eskiden bize çok yakın oturuyorlardı annesiyle...
- Paris'te yalnız olmaktansa, neden İstanbul'a gelip, yine Kabataş'ta set üstünde, çok sevdiğiniz Boğaz'a, Kız Kulesi'ne karşı yaşamayı istemiyorsunuz?
- O kadar kuvvetim yok. Yaşım belli. Çok zor olur benim için. Bir kere ev bulmak lazım, o kadar param yok. Abidin'in resimleri hâlâ satılıyor ama...
- Belki de Abidin Dino ile yaşadığınız anıları geride bırakıp gitmeyi göze alamıyor musunuz acaba? Bu düzeni bozmak istemiyor musunuz?
- Evet, burada ev bakımından çok rahatım. Eş dost da çok. Fransız birkaç ahbabım çok sadık. Ama alaturka görüşme tarzı yok onlarda. Haber veriyorsunuz gitmeden önce... Bazen güzel tatlılar falan olunca telefon ediyorum, 'Çok işi şeyler var, gelmezseniz pişman olursunuz,' diyorum. Türkiye'ye gidince yine yalnız yaşayacaksam zaten, orasıyla burası aynı olacak.
- Boğaz'ı seyredeceksiniz ama...
- Boğaz'dan çok Türkleri göreceğim, bu da yeter aslında.
GÜNDE ÜÇ GAZETE OKUYORUM
- Bir gününüz nasıl geçiyor?
- Alışverişimi ben yapıyorum. Henüz o alışkanlığı muhafaza ediyorum. Haftada iki gün kadın geliyor yardıma. Daha fazlasına ihtiyacım yok. Sadece yatağı yapmaktan nefret ediyorum. Meraklıyım da üstelik, yatak düz olacak. Artık örtüyü kaldırmak yoruyor, eskisi gibi değil. Sabah 09.00'dan önce kalkmıyorum, prensip koydum kendime, dinleniyorum. Eskiden çok hareketliydim. Kendi kendime 'Artık yaşlandım,' diyorum. Yaşlılık kendini yorgunlukla hissettiriyor. Öğlen yemekten sonra uzanıp, okuyorum. Gece de 24.00'te yatıp, 02.00'ye kadar okuyorum.
- Kitap okuyor musunuz hâlâ?
- Son zamanlarda gazete okumaktan, kitap okuyamıyorum. Üç gazete birden geliyor. Sabahları Cumhuriyet, geceleri muhakkak Le Monde okuyorum. Le Monde da Türkiye'den çok bahseder oldu, eskiden bahsetmezdi. Aklım fikrim Türkiye'de. Geceleri arkadaşım da gelse, onlar gittikten sonra ben saat 23.00'te televizyonu açıp Türkiye'ye geçebiliyorum. Bazı Fransız arkadaşlarıma Türkiye'yi görsünler diye gösterdim de...
- Yaş ilerledikçe çocukluk, gençlik yılları daha sık hatırlanır denir. Siz de örneğin Tatavla-Kurtuluş'ta, Bahariye'de geçen çocukluğunuzu hatırlar mısınız sık sık?
- Evet, hatırlarım. Önce Bahariye'de oturduk, sonra Tatavla'da bir apartmanda dördüncü katta... Babam bana çok iyi bakardı. Çünkü ben iki yaşımda boğmaca olunca, 13 yaşına kadar astım kalmış. Her akşam kriz gelmiyordu, ama Büyükada'da, başka bir yere gidince başlar. Babamın çok iyi doktor arkadaşları vardı. Atatürk'ün doktoru, babamın arkadaşıydı. Özel cigaralar içerdim daha o yaşta, doktorlar verirdi
PICASSO'NUN YANINDA KALMAK İSTEMEDİ
- Abidin Dino ile sırf yaptığı seramiklerin üstündeki imzası, orak çekice benzetildi diye uğraşılmış olamaz, değil mi?
- Abidin ile her bakımdan uğraşanlar vardı. Yalnız polis falan da değil. Rusya'dan geldikten sonra birçok dergi çıkardı. Yeni şairler, yepyeni bir şiir çıktı ortaya. Dergileri kapatıyorlar, o başkasını çıkartıyordu. Nâzım Hikmet'leri imzasız basıyor, aptal değil ya bizim polis, o hemen 'Ben yazdım,' diyor. Çağırıyorlar, 'Ezbere oku o zaman,' diyorlar. 'Yazı başka beyfendi, ezbere okumak başka,' diyor.
- Hakkında hiçbir hukuki sorun kalmadığı halde Paris'te yaşamaya devam ettiniz...
- Hayır, kalmadı. Aksine geçenlerde CHP'nin yeni başkanı geldi.
- Gazetelerden takip ettik. Kılıçdaroğlu ile tanışıyor muydunuz?
- Hayır, hiç tanımıyorum. Bir ahbabımızın oğlu aradı, 'Size geleceğiz,' dedi. Çok şaşırdım. Önce 14.00 dediler, sonra tekrar aradılar 16.00 dediler, en sonunda 18.00'de geldiler. Efendim bir geldiler, 20 kişi. Ama çok sade, efendi bir insan. Ukala, ben diyen değil. Ben de Türkiye'de neden kalamayışımınız nedeni olan seramik hikâyesini anlattım. Abidin'e seramik yapmasını tavsiye eden Celal Bayar'ın yeğeniydi. 'Seramik fabrikası açılıyor, neden hep eski seramikler var, niye yapmıyorsun?' dedi. Abidin de vazolar, çay takımları, ibrikler yaptı. Ben de o sırada Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi'nde Fransız Edebiyatı dersi veriyorum. Bir gün hiç unutmuyorum, bütün gazetelerde 'Abidin Dino, komünist propagandası yaptığı için tevkif olmamak için karısı Güzin Dino ile kaçtı,' yazıyordu. Kıyameti koparttım. Mecbur oldular sonunda komisyon kuruldu ve Abidin'in seramiklerindeki imzasının orak çekiş olmadığına karar verildi.
- Neden Paris?
- Önce İtalya'ya gitti. Daha üç ressama merhaba der demez, Venedik'ten sergi teklifi aldı. İtalya'da bir müddet kaldıktan sonra Fransa'ya gitti. Çünkü daha önce Rusya'dan dönerken Fransa'da altı ay kalmış, herkesi tanımış. Başta Picasso'yu... İkinci gelişinde Picasso, Abidin'in beş parasız olduğunu öğrenince hemen çağırıyor. Ona Madoura'daki atölyesinde iş veriyor. Picasso orada seramikler yapıyor, Madam Madoura da onları boyuyordu. Picasso, 'Abidin'den daha iyisi olamaz,' diyor ve seramik yapmasını istiyor. Orada altı ay kopyacı vaziyette çalıştı. Annem de yanımıza gelmişti. Bir gün Abidin, 'Eğer burada çalışmaya devam edersem, Abidin Dino yok,' dedi. Onun üzerine oradan da kaçtık. Annemi Türkiye'ye geri gönderdik. Biz ikimiz yine otelde kalmaya devam ettik.
- Tuvaleti koridorda olan, küçük bir otel odada yaşamışsınız uzun süre...
- Ama çok şanslıydık, hoş insanlar çıktı karşımıza.
- Ankara yıllarınızda da çok zorluk çekmişsiniz, ama çevrenizdeki aydın zenginliğini düşünürsek: Azra Erhat, Sabahattin Eyüboğlu, Nurullah Ataç, Melih Cevdet, Oktay Rıfat, Orhan Veli... Şimdi böyle bir kültürel mozaik kaldı mı Türkiye'de?
- Ama şimdi de Komünist Partiniz var.
- 21. yüzyılda anlamı kaldı mı? Abidin Dino ile ayrıyken birbirinize yazdığınız mektupların yarattığı heyecandan bile eser kalmadı. Telefon, internetin olduğu bir çağda artık kimse mektup bile yazmıyor.
- Sevgiyi hemen tatbikata koyuyorlar artık. Sevgi de beklemeyi bilmez, ama gerçek sevgiyse. Size Abidin için Adana'ya giderken Nişantaşı'nda bıraktığım babamın evini anlatayım. Önden arkaya koridor 11 metreydi. Önde üç, koridorda bir, arkada üç oda vardı. Mutfak, banyo falan. Abidin'le o apartmanda tanıştık. Ablası Leyla Hanım, üst katta oturuyordu, annemle görüşüyordu. Bir gün onlara bir dergi almaya uğradım, kapıyı Abidin açtı. Sanki birbirimizi senelerdir tanıyan ama uzun süredir görmemiş insanlar gibi elimden tuttu, içeriye aldı. O dönemde birtakım dergiler çıkartıyordu. O dergiler yaptı Abidin Dino'ya her şeyi... Gördüler ki başka bir sanat var ortada. Sanatkarların kendileri tahammül edemedi. Abidin'i jurnal eden Babıali entelektüelidir.
OYUNCU OLAMADIM AMA HAYATIM DRAMDI
- Tek bir karşılaşma yetmiş bir daha ayrılmamanıza...
- Evet, neler yaptığımı sordu. Ben de asistan olduğumu söyledim. 'Tiyatro seviyorum,' dedim. Profesör Spitzel'in evindeki ziyafette Corneil'in bir oyununda oynamıştım. Bütün istediğim aktrist olmaktı. Beni Ankara'da tiyatroya dramatik oyuncu olarak istediler. Babama söyledim, önce hiç sesini çıkartmadı. Ertesi gün 'Ankara'ya gideceksen, gidersin ama benim evime gelmezsin,' dedi.
- Oyuncu olamamışsınız, ama sizin hayatınız da bir dram gibi.
- Ama ne dram (kahkahalar)... Beni daha ziyade tiyatro edebiyatı ilgilendiriyordu. Klasik Fransız edebiyatına hayrandım. Bütün Avrupa edebiyatını da o kurdu. Aktris olursam babama bir dram yaşatacağımı anladım, ama öteki dramı yaşadım. Gidiş dramımımı... Babam defter tutardı. Hepsini de saklamış. Benim evlenip, gittiğim yılın defterine, 'Çok mesut. Belki de ben aldandım,' yazmış. Ben babamın her şeyini çok iyi kabul ettim ama tatbik etmedim. Yanlış düşünüyor diye de düşünmedim. Gideceğim gün Haydarpaşa'da umutsuz bir şekilde beklemişti.
- Abidin Dino'nun ardından ona hâlâ mektuplar yazıyor musunuz? Günlük tutuyor musunuz?
- Hayır. Ben aslında mektupların yayımlanmasını istemiyordum. Ama Ferit (Edgü) de o kadar kendini verdi ki... 17 yıldır da her şeyle o ilgileniyor.
- Geçim sıkıntısı çekiyor musunuz?
- Hayır, zenginim diyemem ama yaşıyorum, bana yetiyor. Parasızlık çok çektik.
- Onu özlüyor musunuz?
- O artık özlemek değil, beraberiz yani...