İstanbul, Türkiye'nin en büyük kenti, dünyanın ise sayılı metropollerinden biri. Öyle ki şehrin nüfusu dünyanın birçok ülkesini katlamış durumda. Aynı zamanda ülkenin defacto başkenti bile diyebiliriz burası için. Zira kültür sanatın da, ekonominin de sporun da kalbi burada atıyor desek yanılmayız...
Bu şehirde dışarıya adımımızı attığımız an kendimizi bir keşmekeşin ortasında buluruz. Yeri gelir etrafımızda dev gökdelenler yükselir yeri de gelir gece saat kaç olursa olsun her mekan hınca hınç insan dolu olur. Buraya kadar az çok zihinlere oturmuş 'İstanbul yaşamı'nın özetini yapmaya çalıştık. Peki ya bu şehirde başka bir hayatı yaşayanlar? Tüm bu curcunaya 35-40 dakika uzaklıkta şehrin temposunun tam zıttını yaşayıp İstanbul'un köylerinde hayatını sürdürenler?
Büyükşehirlerdeki köyler mahalle statüsüne geçmeden önce İstanbul'un bilinen 151 köyü bulunuyordu. Her ne kadar buralar resmiyette mahalle sayılsa da hâlâ çoğunda bildiğiniz köy hayatı yaşanıyor. Hoş, o dokuyu yitirenler de var ama onları da anlatacağız. Kimi yer kendini memur köyü olarak tanımlıyor, kimileri de balıkçılıkla, seracılıkla, hayvancılıkla geçimini sağlıyor... Tüm köylerin en büyük iki sıkıntısı ise imar izinlerinin olmayışı ve sağlık ocaklarının yetersizliği...
Bir hafta boyunca İstanbul'un en uç noktalarındaki köyleri adım adım gezdik. Yolda manda, inek sürülerine de rastladık, yeni köprünün, yeni havalimanın civar köylere nasıl etki ettiğini de gözlemledik. Huzurlarınızda Bir başka İstanbul masalı...
TAYAKADIN
YENİ HAVALİMANIYLA İÇ İÇE KÖY
sınırlarına giriş yapıyoruz. İlk durağımız Tayakadın Köyü. Doğrusunu söylemek gerekirse telefonumun navigasyonu "Hedefinize vardınız" dediği an sağıma soluma baktığımda içimi bir huzursuzluk kaplıyor. "Yanlış yere mi geldik acaba, haberimiz düşüyor mu yoksa" diyorum. Neden mi? Eh, "İstanbul'daki köy yaşamını konu alıyoruz" diye çıktığımız yolda ilk geldiğimiz yerin öyle alıştığımız tarzda köylere benzememesi beni biraz ürkütüyor. Şöyle düşünün, insan bir köyde arabasını park edecek yer bulamaz mı? Vallahi bulamadık. Çünkü her tarafta yeni havalimanına ait, orayla ilişkili araçlar, servisler bulunuyor.
Güç bela bir yere arabayı park ettikten sonra, köyün kalbine, yani kahvehaneye gidiyoruz. Bizi Tayakadın Mahallesi'nin çiçeği burnunda muhtarı Solmaz Bozdemir karşılıyor. Bir yere konuşlandıktan sonra doğma büyüme Tayakadınlı olan İlter Kesebir ve Cavit Demir de katılıyor sohbetimize... Evvela bu köyün ismi niye Tayakadın onu öğreniyoruz. İkinci Mahmut döneminde padişahın çocuklarına bakan Daya Hatun'a bu bölgede bir çiftlik tahsis ediliyor, Daya Hatun Çiftliği diye anılan yer yıllar boyunca gelişiyor, kalabalıklaşıyor ismi de bir süre sana ilk olarak Taya Hatun sonra da daha da Türkçeleştirilip Tayakadın oluveriyor.
Köyde esas yerleşimin başlaması ise 1910'lara hatta biraz da cumhuriyet sonrası döneme uzanıyor. Zira burada herkes Bulgar göçmeni, mübadele sonucu buraya yerleştirilmişler. Öyle ki İlter Kesebir "105 yıldır ailece burada yaşıyoruz" diyor.
Muhtarın dediğine göre şimdi ise köyün 1950 seçmeni toplamda 3 bine yakın nüfusu bulunuyor. Hoş bu noktada kahvehanede oturan diğer insanlardan "Yahu kayıtlı olmayanlarla beraber o sayı en az 7 bini bulur" itirazları da gelmiyor değil...
Vakti zamanında buraya ilk gelenler orman köyü olduğu için tarım ve hayvancılıkla geçiniyor. Şimdi ise üç beş hane dışında doğrusu hayvancılıkla uğraşan pek kalmamış.
Burası yeni havalimanına en yakın köylerden biri. Dolayısıyla havalimanının açılması köy hayatını direkt etkilemiş. Evvela kalabalıktan yakınıyorlar daha sonra ise tarım faaliyetlerinin giderek azalmasından. Eskiden en sık üretilen ürünler buğday ve mısır iken şimdilerde pek ekip biçen de kalmamış.
Hoş, havalimanı açıldıktan sonra köyde yaşayanlara istihdam imkanı da doğuyor. Ama bu imkanlar onları ne kadar tatmin etmiş, tartışılır. Yine de vakti zamanında Atatürk Havalimanı nasıl Yeşilköy ve Ataköy taraflarının çehresini değiştirdiyse şimdi bir benzerinin Tayakadın'da yaşanmasını umut ediyorlar.
Bir yandan Tayakadın sakinleriyle konuşurken bir yandan da etrafa göz gezdiriyoruz. Ortalık hayli sessiz ve sakin. Bu noktada köylülerinin iki büyük sıkıntısı olduğunu öğreniyoruz. Birincisi, imar izninin olmaması -ki bunu daha sonra gittiğimiz hemen her köyde de duyuyoruz-, ikincisi ise köy meydanına yapılan yeni, gösterişli ama işlevi tartışmalı bina. Tayakadınlılar biraz bu binaya tepkili. Çünkü imece usulü yaptıkları, içinde muhtarlığın, kahvehanenin, sağlık ocağının olduğu bir bina yıkılmış ve yerine belediye köyün dokusuna pek de uygun olmayan yenisini yapmış. Müteahhit iflas edince de iki yıldır atıl biçimde duruyor. Cavit Abi burada araya girip sitemini şöyle anlatıyor. "Yahu kardeşim burası Manhattan mı, ne işi var böyle bir binanın burada. Daha şirin, kendi halindeki eski binamızı özlüyoruz."
Tayakadın'da ilkokul ve ortaokul var, ama lise yok. Çocuklar lise için Arnavutköy'e ya da Hadımköy'e gidiyorlar. "Peki, burada kendinizi İstanbul'da yaşıyor gibi hissediyor musunuz" diye sorduğumda ise cevabı vermek muhtar Bozdemir'e düşüyor: "'Ben İstanbul'a gidiyorum' sözünü sık duyarsınız burada. Yahu kardeşim burası da İstanbul değil mi, demek ki değil..."
Doğrusu Tayakadın tam olarak köy ve kent hayatı arasında sıkışıp kalmış bir yer. Bu tespiti tamamlayacak cümle de İlter Abi'den geliyor: "Yoğurdu bakkaldan, suyu sucudan alıyoruz. Hangi köy yaşamından bahsediyorsun kardeşim..."
BAKLALI
İMAR VE GÖÇ EN BÜYÜK SIKINTI
Tayakadın'dan sonraki durağımız 3-4 kilometre uzaklıktaki Baklalı Köyü. Baklalı'ya doğru giderken yolda bir manda sürüsüne rastlıyoruz. Bir insan bir manda sürüsü gördüğünde ne kadar sevinebilir düşünün. Şimdi onu dokuzla çarpın. İşte o kadar seviniyoruz. Zira Tayakadın'da pek rastlayamadığımız köy hayatının en saf emareleri bunlar. Hemen sürüye ve bir ağacın gölgesinde uzanan çobana yöneliyoruz.
67 başlı sürü Afgan çoban Kudretullah'a emanet. 26 yaşındaki Kudretullah dört yıldır İstanbul'da ve Baklalı Köyü'nde yaşıyor. Sabahın dokuzundan akşamın beşine kadar sürüsünü alıp otlatmaya çıkıyor. Sonradan öğrendiğimize göre bu bölgedeki sürülerin başında da ağırlıklı olarak Afganlar var. Büyük bir hevesle önde Kudretullah arkada mandalar kare kare fotoğraflar çekiyoruz. Mandalar şaşkın, mandalar tedirgin. Hayatlarında hiç görmedikleri bir ilgiye maruz kalıyorlar ve birkaç gün içinde ulusal basında yer alacaklarından habersizler. Baklalı Köyü'nün sınırlarına girdiğimizde muhtar Zafer Yörük ve hem amcaoğlu hem de dördüncü azası olan Yavuz Yörük ile tanışıyoruz. 1860'larda Bulgaristan Lofçaz'dan gelen Zafer Yörük'ün dedeleri köyün ilk sakinlerinden. Zaten şimdide toplam 850 olan nüfusun 180-190 civarı Yörük ailesine mensup.
Vakti zamanında bolca bakla üretildiği için köyün adı Baklalı kalmış. Hoş şimdilerde bakla üretilmiyormuş herkes buğday, ayçiçeği, arpa, mısır ekip biçmeye başlamış.
Bu köyde de ilkokul var ama lise yok. Keza sağlık ocağı da bulunmazken haftada bir aile hekimi geliyor. Daha ciddi durumlar da ise köylü ilerdeki Durusu'ya gidiyor.
"Köyün en büyük sorunu" ne diyoruz. "Millet parayı bulunca huyları değişti biraz" diyor Zafer ve Yavuz beyler gülerek... "Ee nasıl buldular mı hakikaten parayı" diyorum ve meseleyi çözüyoruz: Havalimanı sonrası bir dönümlük arsanın fiyatı 10-15 bin lirayken şimdi 300-400 bin liralara dayanmış fiyatlar. Eh haliyle eller birazcık rahatlamış.
Hatta bu noktada hayvancılıkla uğraşan iki kardeş, Ali ve Hasan Abiler de dahil oluyor sohbete. "Nasıl gidiyor?" işler diye sorduğumuzda abi Ali Bey'in cevabı "Nasıl gitsin pinekliyoruz kahvede" oluyor. Ortalıkta ne bir kadın ne de bir çocuk göremeyince bu kez Ali Bey'e "Bu köyün kadınları nerede yahu" diyoruz.
Ali Bey hafif alaycı bir biçimde "Nerede olacaklar evdeler işte, öyle çok çalışmaz buralarda kadınlar. Tarlaya falan gitme muhabbeti de yoktur" diyor. İmar izni olmadığı için ev yapılamaması köyün en büyük göç verme sebeplerinden biri.
BOYALIK
KÖYDE HER ŞEYİMİZ VAR NE YAPALIM ŞEHİRDE?
Baklalı'dan ayrılırken "Bakın bizim gibi yaşayan bir köy daha arıyorsanız az aşağıda Boyalık var, oraya da gidin" tavsiyesini alıyoruz. Planımızda olmamasına rağmen orayı da ziyaret ediyoruz.
Burada ilk dikkatimizi çeken cidden düzgün yollar, çevre düzenlemesi, Orta Avrupa şehirlerini andıran bir meydan, spor aletleri ve halı saha oluyor. Bu işlerde en büyük pay sahiplerinin başında ise köyün 20 yıllık muhtarı Tahsin Özdil geliyor. Bizi meydandaki kahvehaneye buyur ettiğinde Boyalık'ın öyküsünü anlatmaya başlıyor Özdil: "İstanbul fethedilmeden önce kurulan köylerden biri burası. Keza benim ailem de 450 yıldır burada. Köyün ismi ise şuradan geliyor; eski zamanlarda ağaç diplerinden, bitki yapraklarından, kabuklardan boya üretilirmiş ve köy halkı boyacılıkla uğraşırmış. Sonraları Boyalık Köyü olarak kalmış. Tabii şimdi boyacılık yapan var mı, yok..."
Boyalık Köyü'nün yüzde 30-40'ı tarımla geçiniyor. Geri kalan kısım ise Hadımköy'de fabrikalarda ya da İSKİ'de çalışıyor. Buğday, arpa, ayçiçeği yine burada da ağırlıklı olarak ekilen ürünlerden.
Son 5-10 yıla kadar gençler köyden göç ediyormuş ama şimdi bu süreç durmuş. Hatta emekli olanın yolu tekrar köyüne düşüyormuş. Muhtar "Yaşam şartları rahatladı biraz, elektrik, su, doğalgaz, internet, yollar... Burada her şeyimiz var ben ne yapayım şehirde! Mis gibi sessiz sakin..." diyor.
Köyün okulunun müdürü Erdal Surat da bize katılıyor bir süre sonra. İki-üç yıldır buradaymış. Civar köylerden epey öğrenci Boyalık'a geliyormuş. Öyle ki lisede Yassıören, Balaban, Baklalı, Dursunköy ve Boyalık'ta toplam 150 öğrenci bulunmaktaymış...
Yine bu köyde de her şey yerli yerinde gözükse de etrafta ne bir kadın ne bir çocuk görememek dikkatimizi çekiyor. Bu duruma Muhtar Özdil'in yanıtı ise ilginç oluyor: "Her ne kadar modernleşsek de burada köy dokusu korunuyor hâlâ. Kadınlarımız, gençlerimiz öyle kalkıp kahveye oturmaya gelmezler. Hatta ellerinde olsa bakkala bile gitmezler..."
Boyalık'ın en büyük sıkıntısı eskiden ulaşımmış. Fakat o mesele şimdi çözülmüş. Hatta okul döneminin başlamasıyla seferlerin daha da artacağı söyleniyor. Ama çözülemeyen en büyük sıkıntı sağlık ocağı. Boyalıklılar haftada bir gün, iki saatliğine gelen aile hekiminin yaşlılara ilaç yazmak ve onları tedavi etmek dışında yeterli olmadığı görüşünde.
DURUSU
NE GÜZEL TAVUK SESİYLE UYANIYORUZ
Arnavutköy taraflarındaki son durağımız Durusu Köyü oluyor. Buranın öyküsünü ve gündelik yaşamının nasıl olduğunu dinlemek için Sivrikaya Ailesi gönüllü olarak bizi davet ediyorlar evlerine. Ama nasıl bir ev? Renk renk çiçekler, bahçede gezen tavuklar, yerde yapılan hamur işleri... Artısıyla eksisiyle bir köy evinden bekleyeceğiniz her unsur var kısacası.
Evde İbrahim Bey ve eşi Zeynep Hanım kalıyorlar. 60 yaşındaki İbrahim Bey doğma büyüme Durusulu. 35 yıllık eşi Zeynep Hanım ise komşu köy Baklalı'da doğmuş evlenince buraya geliyor. Aynı zamanda kızları, torunları farklı evlerde olsalar da sürekli iç içe bir yaşamları var ki biz gittiğimizde de yine beraberler.
Onlardan öğrendiğimize ve yine daha sonra köyün diğer sakinleriyle de konuşup anladığımıza göre Durusu bir memur köyü. Büyük çoğunluk İSKİ'de çalışıyor. Tarım ve hayvancılık ise uzun yıllardır yapılmıyor. "Peki gündelik hayatınız nasıl geçiyor" diye sorduğumuzda ise Zeynep Hanım gülerek "Valla toplaşıp gün yapıyoruz. Elimize örgüyü alıp örüyoruz. Gençlerimiz de bunalıyor. Torunum örneğin bir filme sinemaya gidelim diyor biz kalkıp gidene kadar film kalkmış olabiliyor bazen" diyor.
Bu noktada araya giren Zeynep Hanım'ın kızı Ayşe Hanım "Bir el işi kursu olsun istiyorum. Burada sabah kalkıyorsun, eşini işe gönderiyorsun, temizlik yapıp hamur işiyle uğraşıp evin içinde dört dönüp duruyorsun. Başka bir şey yok" diyerek bir anlamda köyün tüm kadınlarının sesi oluyor.
Durusulular alışveriş için genellikle Arnavutköy'e gidiyorlar ama yine nereden baksanız 20 km olan mesafe çoğu zaman gözlerinde büyüyor. Yine de Arnavutköy'ün gelişmesi onları İstanbul'a gitmekten kurtarmış, o yüzden mutlular. Evet, İstanbul'a gitmek. Bu ifadeyi bilerek kullandım çünkü Sivrikaya Ailesi'nin ortak beyanı kendilerini İstanbullu gibi hissetmedikleri yönünde.
Ama bundan şikayetçi değiller. Keza yine evin annesinin sözleri "Sessizce yatıyoruz, sessizce kalkıyoruz. Ne güzel tavuk sesiyle uyanıyoruz. Sakin bir yaşamımız var, şikayetimiz yok" oluyor.
POYRAZKÖY
ORDULU, RİZELİ YOK! BURADA HERKES POYRAZKÖYLÜ
İstanbul'un en namlı balıkçı köylerinden biri olan, Yavuz Sultan Selim Köprüsü'nün eteğindeki Poyrazköy yollarındayız. Riva istikametinde gidip köy sınırına yaklaştığımızda baya baya yolun ortasından giden bir inek sürüsüne ve çoban Ali Amca'ya rastlıyoruz. Gözlerimiz parlıyor. Allah'ım bize ne oldu, biz ne ara bu kadar büyükbaş hayvansever olduk. Hemen ineklere yaklaşıp Ali Amca ile sohbete başlıyoruz. 20-25 kadar ineği her gün bu yolda otlatır dururmuş. Poyrazköy'ü balıkçı köyü bildiğimizden bu sürü ilgimizi çekiyor.
Beykoz'a bağlı Poyrazköy'ün nüfusu bin 800 ila 2 bin civarlarında. Köyün tamamı Ordu ve Rize'den göç etmiş ve hemen hepsi ya balıkçı ya da kaptan. Yani herkes kısacası denizci. Limana girdiğimizde ağlarını denize atmaya hazırlanan 15-20 kadar Poyrazköylü'ye denk geliyoruz. Hemen bize bir iskemle verip sohbete dalıyor abiler. İlk aşamada üç kişi var kaşımızda: Ali Ataman, Ramazan Bayraktar, İlyas Kalafat. Hepsi de hem kaptan hem balıkçı ama özellikle Ali Abi'ye ordinaryüs profesör kaptan diyorlar. "İşler nasıl gidiyor, balık var mı" diye sorduğumuzda Ali Kaptan "Hava biraz fırtınalı, balıklar da zayıf. Bakalım Mevla'm yüzümüze güler inşallah..." diyor.
Malum köprünün ayağındayız, iddialı bir manzara var. "Neler değişti bu köyde köprüden sonra" diyoruz. "Köprü yapıldıktan sonra hayatımızda bir şey değişmedi aslında. Sadece daha kalabalık oldu galiba. Bir de böyle güzel güzel insanlar görmeye başladık sanki köprüden sonra" diyor İlyas Abi.
Poyrazköy Limanı'ndan açılan teknelerin attığı ağlara şu sıralar en çok hamsi ve istavrit vuruyor. Ama denilen bu bölgedeki en kaliteli balığı lüfer ve çinakop olduğu... Balıkçılığın gecesi gündüzü yok. 24 saat ayaktalar, ne zaman denize çıkmaya hazırlarsa motoru çalıştırıyorlar. Bu noktada eylül sonu ve ekim başı en iyi zamanlar balık açısından.