GÖKSAN GÖKTAŞ
Aktüel yine çok konuşulacak bir habere imza attı ve Semazenlerin münzevi hayatını sizler için aydınlattı…
Muhatabını sıkmayacak kadar kısa, ama kendine düşünme payı bırakacak kadar uzun bir fasıladan sonra; değil karşısındakini, dudaklarından dökülen sözü bile incitmekten haya ederek cevaplıyor sorumuzu: “Gönül ihtiyacı!” Karşımızda oturan genç adam altı yıllık bir semazen… Sorumuz da cevap kadar kısa aslında: “Sizi Mevleviliğe çeken ne oldu?” diye soruyoruz sohbetimize girizgâh kabilinden… Harun Kayaoğlu 33 yaşında, kuyumcu… Verdiği cevap da mesleğinin titizliğini taşıyor.
Basit ama derinlikli, ince ince işlenmiş, hayattan süzülmüş… Ne çok şeyi özetliyor aslında: “Gönül ihtiyacı…” Hani insanın, “tamamdır, sağolun röportaj bitti, gerisini yazarız artık” deyip, bu sükûnet ehli insanların dünyasından, daha fazla rahatsızlık vermeden, istemeye istemeye kalkıp gidesi geliyor…
İstanbul-Acıbadem'de bulunan Mevlana Eğitim Ve Kültür Derneği'ndeyiz. Dernek 1999'dan bu yana sema eğitimi veriyor. Yıllarca Galata Mevlevihanesi'nde, Mevlevi kültürünün sema ritüelini sadece "buralı" değil dünyanın dört bir yanından gelen insanlara tanıtan da onlar.
“Evimiz” dedikleri Galata Mevlevihanesi’nin tadilat çalışmalarının bitmesini iple çekiyorlar. Bu kültürü tanıtmaya şimdilik Yenikapı Mevlevihanesi’nde ve Sirkeci’deki tarihi Hocapaşa Hamamı’nda devam ediyorlar. MEKDER’in bir diğer önemi de, Mevlana’nın 800. doğum yıldönümü olan 2007’de, sema ve tasavvuf müziği ekibiyle yaklaşık bir aylık bir Amerika turnesine çıkıp, Mevlevi kültürünü çok çok uzaklara taşımaları…
Bu mutfakta semazen pişiyor
Biraz gecikmekle birlikte “Peki, niye buradayız” sorusunu yanıtlamak icap ediyor artık. Niyetimiz, artık dünya âlemin “estetikliği” konusunda hemfikir olduğu bir sema gösterisini bir kez daha görüntülemek değil. “Semazen nasıl yetiştirilir” sorusuna yanıt aramak, çalışmalara katılmak… O yüzden işin mutfağındayız… MEKDER haftada bir gün dernekte, bir gün de Yenikapı Mevlevihanesi’nde sema eğitimi veriyor. Dernek başkanı Abdül hamit Çakmut "Kapımız herkese açık" diyor. "Ne olursan ol gel" diyen bir kültüre de bu yakışır zaten diyoruz. "Ama" diyor Çakmut, "Mevleviliğe adım atan, sema ritüelinin bir spor olmadığının farkında olsun.
Bu bir zikir, Mevlevi kültürünün zikri, çileli bir eğitimi var. Hz. Mevlana ‘ne ararsan kendinde’ ara diyor. Mevleviliğe adım atan, iyiliği de kötülüğü de kendi içinde arar. O kötü, bu kötü, şu şöyle, bu böyle diye geliştirdiğiniz savunma mekanizmaları düşer. ‘Peki ben kimim’ diye sormaya başlar insan, sorabilen, kendi içine bakmayı başarabilen kalır, devam eder. Bir hevesle gelip ‘iki dönüp, huzura ereyim’ diyen elenir…”
“Öyle bir trafo varmış ki”
Sema eğitimini veren isim ise Kadri Yetiş, Mevlevi kültüründeki namıyla Kadri Dede. Kadri Yetiş 80 yaşında, Türk Hava Yolları’ndan emekli bir elektrik mühendisi. İlk gençliğinden beri bu kültürün içinde. Sayısız semazen yetiştirmiş bugüne kadar. “Ben elektrik mühendisiyim ya, çok şey biliyorum sanıyordum” diyor Yetiş, “Ama sonra bir baktım, öyle büyük bir elektrik şebekesi varmış ki kâinatta, hepimiz aynı trafoya bağlıyız… İşte sema, o ana trafoyu, kaynağı, kaynağımızı, Yaradan’ı bize hissettiren bir zikir… Bir semazen dönerken O’nunla, O’ndan olduğunu hisseder, varlığı O’nda kaybolur…”
Kadri Yetiş daha önce Mevlevi kültürü ve sema üzerine tek bir satır okumamış birinin bile kolaylıkla idrak edebileceği ustalıkla anlatmaya devam ediyor: “Hareket ve dönme var olma sebebimiz. Kâinatta her şey dönüyor. Bütün kâinat, gezegenler hatta atom zerrecikleri dönerek var oluyor. İnsan topraktan gelir, toprağa döner. Sema etmek bu dönüşe katılarak varlıktan kurtulup sonsuza karışmaktır. Hiç olup, her şey olmak. Tasavvuf inancında her şey bir; aynı kaynaktan. Sema bu birliğin içinde kaybolmak, aşkla akışa katılmak. Kâinata ait ama ondan sadece bir zerrecik olduğunu idrak etmek...”
Yetiş bizi çalışmalarına buyur etmeden önce sema ile ilgili önemli birkaç bilgi daha veriyor: “Hz. Mevlana’yla birlikte sema bir zikir olarak ritüelleşti ama geçmişi çok eskidir. Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer halka maddi yardımda yarış ederlermiş. Bir gün Hz. Ebubekir, Hz. Muhammed’e sormuş, ‘Allah bizden razı mı?’ Hz. Muhammed, ‘Allah sizden razı ya Ebubekir’ deyince, Hz. Ebubekir memnuniyetinden vecde gelip, kendi etrafında dönmeye başlamış. Semanın başlangıcı böyledir…” Artık merakla beklediğiözelmiz an geliyor.
Birazdan sema eğitimi başlayacak… Yeni başlayanlar da, yıllardır sema eden semazenler de bu çalışmalara katılıyor. Eskiler hem “Dede”ye bir anlamda yardımcı oluyor hem de “fiziki ve ruhani” formlarını koruyorlar. Birkaç odalı derneğin, küçük odalarından birindeyiz. Yerler ahşap, duvarlar bembeyaz. Sade bir oda. Semazen adayları ve usta semazenler bu kez nefsin kefenini sembolize eden heybetli beyaz “tennure”leriyle değil, nefsin mezar taşı saydıkları “sikke”leriyle değil eşofmanlarıyla karşımızdalar. Dedik ya, bu kültürün mutfağındayız. Ayaklar çıplak, eşofmanların paçaları sıyrılmış…
Sema, yüzyıllardır çivili bir tahta üzerinde öğretiliyor. Kadri Dede de bu eğitimi aslına sadık kalarak vermeye devam ediyor. Yaklaşık bir metrekarelik bir tahta, ortasında pirinç bir çivi… Meşk tahtası diyor semazenler… Evvela tahtanın önünde baş keserek (selam vererek) çivinin etrafına sağ elle bolca sofra tuzu serpiyorlar. Bu, ayaklar kaymasın diye bir önlem… Semazen sonra çiviyi sol ayak başparmağı ve ikinci parmağın arasına alarak çalışmaya başlıyor.
Bu çalışma dengeyi sağlamak için yapılıyor. Tıpkı bir pergel gibi, sol ayağın sabit kalması bu çalışmadaki emeğe bağlı. Sol ayak sabit kalırken, sağ ayakla 360 derece dönüyor semazen. Buna “çark atmak” deniyor. Semazenlikte sol ayağa “direk”, sol ayağa ise “çark” adı veriliyor. Sağ ayağın dönüş gücüyle bütün vücut dönüş yapıyor. Bu arada sağ kol üstte olacak şekilde, kollar çapraz olarak bağlı. Dönerken “kol açmak” ise çivili tahta eğitimi bittikten sonra öğretiliyor. Ardından çark atarak yürümek ve düz hat boyunca sağa sola sapmadan ilerleme faslı geliyor. Sema ayinine çıkabilecek kadar, bu işi öğrenmeye “sema çıkarmak” deniyor.
Bunun süresi kişiden kişiye değişse bir semazenin olgunlaşması ortalama bir seneyi buluyor. Gelelim semazenlerin sıklıkla duydukları için, pek hazzetmedikleri meseleye… “Başları dönmüyor mu, mideleri bulanmıyor mu?”… Onlar her ne kadar bu soruları çok sık duyup, sıkılsalar da, bu kültüre dışarıdan bakanlar meraklarında haklılar aslında. İlk dönemlerde tabii ki, bazı sorunlar yaşıyor semazenler. Ufak tefek baş dönmeleri, mide bulantıları oluyor.
Buna Mevlevi kültüründe “safra atmak” deniyor. “Kötülüklerden arınmak, iç temizliği” gibi derin anlamları da var bu tabirin. Fakat istikrarlı bir çalışmayla bunun da üstesinden geliyorlar. Sema sırasında sabit bir noktaya bakmak ise baş dönmesini engelliyor. Etrafta olup bitenle ilgilenmiyor semazen. Bu sabit nokta ise sol elin başparmağı…
Öğrenip aktarmaya çalıştıklarımız işin “teknik” kısmı.Aslında Mevlevilik meşakkatli bir “iç terbiye”den geçmeyi gerektiriyor. Kadri Dede, “Mevleviliği dinden ayrı görme temayülü var. Mesnevi bir nevi Kur’an tefsiridir. Biz burada evlatlarımıza, dini bilgiler veririz önce. Tasavvuf, semazenlik sonra gelir. Bazı tarikatlarda nefsi yok etmek amaçlanır.
Bu mümkün değildir. Biz nefsi, egoyu eğitmeyi amaçlarız” diyor ve üzerine uzun uzun düşünülebilecek bir “son söz”le konuyu detaylandırıyor: “Nefs, ego vahşi bir attır ve biz dizginlerini elimize almayı öğreniriz Mevlevilik’te. Onun bizi götürdüğü yere gitmeyiz, biz onu istediğimiz yere götürürüz…”
BİR SEMA ÖNCESİ
Bu kez, sema eğitiminin verildiği dernekte değil, derneğe bağlı semazenlerin düzenli olarak sema gösterisi yaptığı mekânlardan Sirkeci’deki Hoca Paşa Hamamı’ndayız. Semazenler ve müzisyenler giyinip, hazırlıklarını yapıyor. Sema meydanına önce müzisyenler yani mutrıb heyeti çıkıyor. O yüzden müzisyenler telaşlı bir şekilde giyinip, enstrümanlarının akordunu kontrol ediyor. Aynı zamanda Mukabele de denilen sema gösterisinin bir anlamda “yakıt”ı müzik.
Gösteri naathan tarafından okunan “Naat-ı Şerif”le başlıyor. Itrı’ye ait bu beste bir anlamda Hz. Peygambere bir övgü. Sonra ney taksimine geçiliyor. Kudüm’un ilk vuruşu ise kâinatın yaradılışındaki “Kûn” yani “Ol” emrini sembolize ediyor. Sema böyle başlıyor. “Sema ayini” kavramı ise gösteri başlamadan önce ve gösteri sırasında semaya eşlik eden bestelere, taksimlere ve naatlara verilen isim. Yani işin “musiki” kısmı. Kanun, tambur gibi enstrümanlar da sema ayininde kullanılsa da ney ve kudüm olmazsa olmaz.
Paravanın hemen önüne dizilip sema meydanına çıkmaya hazırlanan müzisyenlerin başında duran Neyzen Emre Tombul ayaküstü, neyin tasavvuf kültüründe ve sema ritüelindeki önemini anlatırken aslında hem bize bilgi veriyor hem kendini ayine hazırlıyor:
“Mesnevi, ‘Dinle dinle neyden/ Nasıl şikâyet eder/ Ayrılıklardan hikâyet eder/ Koptuğumdan beri kamışlıktan ben/ Ağlar kadınerkek inleyişimden/ İsterim hasretle doğranmış yürek/ Derdimi dökeyim feryat ederek/ Aslından kopup da ayrı kalanlar/ Gene o kavuşma gününü arar’ sözleriyle başlıyor. Aslında Mevlana’nın bahsettiği bu ayrılık insanın talihini de anlatıyor. Aslından kopup beden hapishanesine yollanan insan ruhunun acısı, hasreti neyin feryadında gizli. Sema, aslından kopup dünyaya gönderilen insanın aslına kavuşma, ‘bir olma’ çabası.”
SERKANT DERVİŞOĞLU (Bilgisayar teknisyeni, 32)
“BUYUR GEL”
“Dokuz senedir sema ediyorum. Aslında ney öğrenmek istiyordum yıllar önce, Mevlevilikle ilgili hiçbir bilgim yoktu. Galata Mevlevihanesi’nde bir sema ayinine gittim. Çıkışta Kadri Dede’yle konuştum. ‘Sen bir boy abdesti al derneğe gel, seni semazen yapalım’ dedi… Son dönem semazen olmak için başvuranların sayısı arttı ama bu dışarıdan göründüğü kadar kolay değil. Bütün eksiklikleri, kötülükleri kendinde görmeye hazır mısın? O zaman buyur gel…”
HARUN KAYAOĞLU (Kuyumcu, 33)
“MUTLAK BİR SESSİZLİK”
“Ben kendi adıma pek çok konuda susmamın konuşmaktan daha evla olduğunu öğrendim bu yolda. Sema ederken de mutlak bir sessizlik içindesinizdir. Etrafınızdakileri görmezsiniz. Yaradan’ın huzurunda olduğunuzu hissedersiniz. Kim olduğunuzu, ne olduğunuzu unutursunuz…”
MİKAİL TOSUN (Güvenlik görevlisi, 31)
“KEŞKE HEP ORADA KALSAYDIM”
“Sema ederken her çarkta (dönüşte) Allah zikrini yaparız. Çok ilginç, sema bittikten sonra da vücudumun kendi kendine Allah demeye devam ettiğini hissediyorum. Ve tatlı bir hüzün hissediyorum. ‘Keşke hep orada kalsaydım’ dediğim tarifsiz bir yerden, yeniden dünyaya düşmek gibi…”
ATAKAN ÇETİN (Vitrin düzenlemeci, 22) “AHİRETLE DÜNYA ARASINDAKİ BOŞLUK”
“11 yıldır sema ediyorum. Sema aklın aşka karıştığı an. O duygunun peşinden koşturuyoruz. Sema, ahiretle dünya arasındaki boşluk. Bir arkadaşımın arkadaşı ‘semazenler mağarada falan mı yaşıyor, günlük hayatta görebilir miyiz onları’ diye sormuş… Belki okurlar…”
SEYİT GÜMÜŞ (Lise öğrencisi, 17)
“SEYİT MEYİT KALMIYOR SEMA EDERKEN”
Dört yıldır sema eden Seyit Gümüş, ekibin en genç üyesi. Sessiz, edepli ve mahcup. Çok konuşmuyor ama sema ederken yaşadığı hali öyle güzel özetliyor ki, bize de “Eyvallah” demek düşüyor: “Seyit meyit kalmıyor sema ederken… Yok oluyorum, sonra yine varlığa bürünüyorum…”