Siz bu satırları okurken, Antalya Festivali sonuçlanmış, ödüller açıklanmış olacak. Bense bu yazıyı tüm filmleri izledikten sonra, ama ödül toplantısı öncesinde yazıyorum. Ödüller farklı çıkmış olabilir, ama bu benim kişisel, özel ve filmler üzerine genel bir izlenimler toplamım. Filmler çıktıkça ayrıntılı eleştiriler de gelecek kuşkusuz... Zaten bu yılki festivalin hareketli-bereketli, bol dedikodulu ve skandallı olayları unutulup gidecek, geriye filmler kalacak.
Klasik bir anlatımla sunulmuş çok az film vardı. Orhan Oğuz’un Hayda Bre ve Derviş Zaim’in Gölgeler ve Suretler’i bunların başını çekiyordu. Türklerin Balkanlarla bitmeyen ilişkisini konu alan ve İstanbul’la Makedonya arasında gidip gelen Hayda Bre, içinde birçok ilginç şey barındıran, ama genelde dizi-film havasını pek gideremeyen bir çabaydı. Zaim’in filmiyse siyasal açıdan son derece ilginç, yansız ve sağlam olan bir Kıbrıs hikâyesiydi: Adada olayların nasıl başladığı ve dostlukların nasıl düşmanlığa dönüştüğü üzerine... Sinema açısından çok heyecan verici olmasa da önemli, cesur bir film.
ÇETİN VE PİRSELİMOĞLU SÜRPRİZLERİ
Eskilerden Sinan Çetin’in Kağıt’ı ise klasik anlatımdan uzak, adeta deneysel bir çabaydı. Eski Jean-Luc Godard filmlerini hatırlatan özgür yapısı içinde, tam bir tez filmiydi bu... Çetin tümüyle alegorik bir öykü aracılığıyla, devletçiliğe ve bürokrasiye karşı büyük nefretini bir kez daha haykırıyordu. Ama biçim açısından şaşırtan film, öz ve mesaj olarak doyurmuyor ve kimi çelişkiler içeriyordu. Gösterime çıktığında tartışmaya değer olan... Tayfun Pirselimoğlu ise Rıza ve Pus’la başladığı üçlemeyi, sanırım tamamladığı Saç’la seyircisini hem irkiltiyor, hem de hayran bırakıyordu. Kara-film tonları da taşıyan bu son derece minimalist filmi onun olgunluk ürünü sayıyor ve üzerinde daha uzun konuşmayı bekliyorum.
Gençlerin filmleri ise sayısız sürprizler içeriyordu. Erhan Kozan’ın Çakal’ı işsiz-güçsüz gençliğin mafyanın elinde vurucu güç haline gelişini anlatan bir modern gangster öyküsüydü. Başlıca handikapı, özellikle Serdar Akar’ın Gemide’den Barda’ya filmlerini çok hatırlatması olan... Ali İlhan’ın Sinyora Enrica ile İtalyan Olmak’ı yarışmanın belki en ‘şeker’ filmiydi: Bir Türk gencinin Fellini’nin kenti Rimini’de Sinyora Enrica, nam-ı diğer Claudia Cardinale’den olgunlaşmanın sırlarını öğrendiği... Bu onu büyük bir film yapmıyordu, ama seyircinin seveceği kesindi. Artık ‘gençlerden’ sayılmasa da ilk filmiyle karşımıza gelen Ahmet Boyacıoğlu’nun Siyah-Beyaz’ını ise seviyoruz. Film çıktığında yeterince yazmıştık, yinelemek istemiyorum.
GENÇLERİN ÇABALARI
Selim Güneş’in Karbeyaz’ını yarışmanın en tuhaf filmi sayıyorum. Sözümona bir Sabahattin Ali öyküsünden yola çıkan, ama bize hikâye anlatmayı değil, anlatmamayı seçtiği için, yine kitaba geri yollayan bir biçim denemesi. Biçim çok hoştu gerçi: Tüm o kar-kış sahneleri... Ancak filmlerini böylesine çözülmez bir bilmece haline getiren yönetmenler bana hitap etmiyor. Bu filme de saygım var, ama sempatim yok!
Gelelim gençlerin marifetleri arasında en iyilere... Selim Demirdelen’in Kavşak’ını gösterime çıktığında uzun uzun yazmıştım, burada yinelemiyorum. Adana’dan dört ödülle dönen film, kuşkusuz son dönemin en iyileri arasında...
Kısa filmleriyle tanınan Belma Baş’ın ilk uzun filmi Zefir de hoş bir film: Bir küçük kırsal kesim trajedisi... Belgesel tadını baştan sona koruyan, iyi yazılıp oynanmış. Belki şanssızlığı, o güzelim Karadeniz dekorunu kullanan filmlerin zihnimizdeki yığılma durumu: Sonbahar, Pandora’nın Kutusu, Bal vb. derken, biraz tekrar olmuyor mu?
‘TEHLİKELİ’ KONULAR
İlksen Başarır ikinci filmi Atlıkarınca’da yine zor bir konuyu deşiyor: Aile içi taciz, bir diğer deyimle ensest olayını... Ülkemizda yaygın olduğu köy-kasabanın dışında, kahramanın bir entelektüel (şair) olması, filmi ayrıca ilginç kılıyor
Çok iyi oynanmış, ilgiye değer bir film... Tolga Karaçelik’in Gişe Memuru beni en çok çeken filmlerin başlarında geliyor. Coen kardeşlerden etkiler taşıyan, absürd’le flört eden bu ilginç baba-oğul ve yalnız adam masalı, baş oyuncusu Serkan Erkan’dan da müthiş destek alıyor.
Sedat Yılmaz’ın Press filmi, 1990’ların başlarında Diyarbakır’da yayımlanan Özgür Gündem’i çıkaran bir avuç idealist gazetecinin gerçek serüvenini anlatırken, Batılı tarzda bir polemik filmi ortaya koyuyor. Bana Costa- Gavras filmlerini, özellikle de Z’i hatırlatan, övgüye değer bir çaba. Gencecik Aram Dilbar’ın da oyunu akılda kalıyor.
Seren Yüce’nin Venedik ödüllü (geleceğin Altın Aslan’ı ödülü) filmi Çoğunluk ise bu hafta gösterimde olduğu için, eleştirisini yanda veriyorum. İşte tüm Antalya filmleri. Bu yazıyla ödüllerin sizin için daha çok anlam ifade edeceğini umuyorum.
Genç sinemadan güçlü bir ses
Hayli kendine özgü bir film. 21 yaşında, hayatta amacını ve tutkularını belirleyememiş, bir baltaya sap olamamış, baba etkisi ve korkusuyla büyümüş tombiş genç adam, zamanımızın birçok genç insanına ne kadar benziyor!
Mertkan ne duygusal, ne de cinsel açıdan tatmini de hiç tanımamıştır. Serseri sayılabilecek bir grup arkadaşıyla AVM’lerde dolaşır, kızlara laf atar, boş hayatına bir anlam yakıştıramaz. Esmer kurusu bir garson kız, ona belki sevgiyi bir nebze tattıracaktır. Ama o da Çingenedir. Yoksa Kürt mü? Her neyse, babasının onayını alacak biri değildir. Mertkan da bu durumda baba otoritesine ve sıradan bir iş hayatına teslim olup, sıradan ‘çoğunluk’un içinde mi yer alacaktır?
Film, sanki klinik bir soğukkanlılıkla çizilmiş bir çağdaş genç adam portresi. Yalın, düz, gerçekçi biçimde verilmiş, her türlü taşkınlıktan uzak, şiirsellik de aramayan bir rapor gibi. Hani Hitchcock amca “Filmler, sıkıcı yanları dışarda bırakılmış pasta dilimleridir,” demişti ya... İşte bu film, o ‘sıkıcı’ yanları da sanki pastanın kenarına iliştirivermiş...
Mertkan, hayata karşı ilgisizliği ve tepkisizliğiyle, sanki Albert Camus’nün Yabancı’sındaki Meursault... Alabildiğine otoriter, giderek sınıfının tüm zalimliğini taşıyan inşaatçı zengin bir baba ve şaşkın bir anne arasındaki serüveni içler acısı... O el yordamıyla gelişen ilişkisi ya da diyalogdan çok diyalogsuzluğa dayalı arkadaşlıkları da...
Ama tüm bu klinik atmosfer sizi yanıltmasın... Çünkü ardında yoğun bir hüzün ve duygusallık yatıyor. Ne zaman ki Mertkan, babanın hışmına uğramış o gariban şoföre sarılıp ne zamandır (en azından film süresince) tuttuğu gözyaşlarını koyveriyor... O zaman filmin özenle saklı tuttuğu duygusallık da ortaya saçılıveriyor.
Başta genç oyuncu Bartu Küçükçağlayan, tüm ekip çok iyi oynamış. Settar Tanrıöğen, Erkan Can ve Esme Madra’yı özellikle kutlarım. Ödüllerini hak eden bir film, genç Türk sinemasından yeni ve güçlü bir ses.
ÇOĞUNLUK ***
Yönetim ve senaryo: Seren Yüce / Görüntü: Barış Özbiçer / Müzik: Gökçe Akçelik / Oyuncular: Bartu Küçükçağlayan, Settar Tanrıöğen, Nihal Koldaş, Esme Madra, Erkan Can, İlhan Hacıfazlıoğlu, Feridun Koç/ Yeni Sinemacılar
Antalya’dan notlar
Festivalin merakla beklenen filmlerinden Derviş Zaim imzalı Gölgeler ve Suretler, ilan edilen seansta gösterilemedi, ancak son akşam jürininin ve seyircinin karşısına gelebildi. Çünkü Türk-Yunan ortak yapımı olan film, kopya basımı için gönderildiği Atina laboratuarından beyaz lekelerle dönmüş, yeni kopya gerekmişti!
Jüri üyesi Meltem Cumbul, görevini çok zor koşullar içinde tamamladı. Son günlerde salonlardaki aşırı klima olayından şifayı kapan Cumbul, bir ara odasından bile çıkamadı ve ilaçlarla kendine gelip son gösterilere yetişti.
Festivaldeki en tuhaf yan, yönetimdeki çok başlılıktı. Alınan bir karardan gerekli kişilerin haberi bile olmuyor, onlar da ters karar alıveriyorlardı. Bunun en görkemli örneği, Gölgeler ve Suretler‘in gösteriminde yaşandı.
Festivaldeki en tuhaf yan, yönetimdeki çok başlılıktı. Alınan bir karardan gerekli kişilerin haberi bile olmuyor, onlar da ters karar alıveriyorlardı. Bunun en görkemli örneği, Gölgeler ve Suretler‘in gösteriminde yaşandı.