İşte bir yanda Robert Kolejli modern kabadayı Kenan Birkan, bir yanda Mapushane mezunu mafya babası Ramiz Dayı'nın kıyasıya rekabeti...
Yarin Ezel günü. Merakla beklenen dizinin ikinci sezonu başlıyor. Fakat işler iyice karışmış durumda. Kenan Birkan ortaya çıkıyor ve Ramiz Dayı’yla Ezel’in kâbusu olmaya hazırlanıyor. Geçmişlerinde büyük bir ihanet sonucu birbirlerine düşman olan Ramiz ve Kenan, dönüşü olmayan bir yola girmişler. Ama birbirlerini hâlâ seviyor, sayıyorlar da. Komplike bir ilişkileri var yani. Tuncel Kurtiz, Ramiz Dayı’nın sonuna kadar arkasında ve bu sezon Ezel’in bizi alıp götüreceğinden çok emin.
HALUK BİLGİNER
* Kenan Birkan, gücünü hiç kimsesinin olmamasından alacak. Kaybedecek bir şeyi olmayan adamı korkutamazsınız.
* Ramiz, Kenan’a ne yaptıysa, o da aynısını Ramiz’e yapacak. Yavaş yavaş... Bu kedi-fare oyunu hoşumuza gidecek.
TUNCEL KURTİZ
* Ramiz, Kenan'ı öldürmemiş, çok sevmiş, hâlâ seviyor. Ama aralarında müthiş bir hikâye var. Çok ağır noktalara gitmiş artık iş.
MELİS D. ÇALAPKULU / PAZAR SABAH
Tuncel Kurtiz: Ezeli düşmanı sahneye çıktı, Ramiz için zor günler geliyor
Tuncel Kurtiz’in gözünden Ramiz Dayı: “30 sene hapis yatmış ve hapishanede ‘okumuş’, enteresan bir adam Ramiz. Adam öldürmüş, bıçak kullanmış, ama artık kullanmak istemiyor. Kenan’ı da çok sevmiş, öldürememiş, hâlâ da seviyor.”
- Tuncel Bey, bunca yılın sanatçısısınız. Yönetmenlik yaptınız, senaryo yazdınız... Fakat Türkiye’de çoğunluk, sizi Tuncel Kurtiz olarak değil de Ramiz Dayı olarak tanıyor.
- Bunu kabul etmek lazım, başka çare yok. Yani ‘Ben şunları yaptım da, siz görmediniz de, bunu mu görüyorsunuz,’ demenin bir anlamı yok. Televizyon bugün artık her şeyin yerini tutmuş durumda. Ve evlere misafir gidiyorsun artık. Hiç unutmam bir gün Antakya’da, eşimle beraber bir hastanenin koridorunda yürüyoruz. Eşim ‘Duydun mu çocuğun söylediğini?’ dedi. ‘Duymadım,’ dedim. ‘Anne bizi tanımadı,’ demiş. Hemen döndüm geriye, ‘Tanımaz olur muyum kızım,’ dedim, ‘Dün akşam beraberdik değil mi?’ Gülümsedi. ‘Evet, evet,’ dedi. Ben bugüne kadar pek öyle dizilerde oynamadım. Ama oynadıklarımda da zevkle çalıştım. Bu dizide de zevkle çalışıyorum.
- Yeşilçam kuşağı, annelerimiz, anneannelerimiz bu diziyi anlayamadıkları için izlemiyorlarmış. Ne diyorsunuz buna?
- Ben Yeşilçam hakkında konuşunca kızıyorlar. Yeşilçam’ın içinde olmayan insanlar var. Lütfi Akad, Osman Seden, Metin Erksan gibi isimler. Bu diziyi seyredemeyen anneler, babalar Kuyu’yu, Sevmek Zamanı’nı seyredebildiler mi acaba? Çılgın adamlar vardı ama dört-beş kişiydi. Gerisi Amerikan filmlerinin taklitleriydi. Şunu her zaman söylüyorum, ‘Sanat sineması diye bir şey yoktur, sinema sanatı vardır.’ Dizide de çok önemli işler yapılabilir. Mesela bizim senaristler Kerem’le (Deren) Pınar (Bulut) gerçekten çok güzel işler yapıyor.
- Ezel’in en büyük farkı son yıllarda yapılmış en yaratıcı dizi olması herhalde.
- Tabii. Benim de çok hoşuma gidiyor, izliyorum, bakalım ne kadar başaracak bunu çocuklar, kolay değil yani her hafta 90 dakikayı çıkarmak. Bir de kadro çok iyi. Baktığın zaman Kenan yeteneğiyle, gelişmesiyle müthiş. Cansu, inanılmaz bir noktada, hayranlıkla izliyorum. Ali’yi oynayan Barış, Yiğit’i oynayan Cengiz, Tefo’yu oynayan Sarp... Hepsi bomba gibi oyuncular. Şimdi Haluk da geldi, müthiş bir oyuncu.
- Sizin gibi, Haluk Bilginer gibi yüzü dünyaya da bakan, gerçek sanatçılar artık daha çok ekranda. Bu sizce toplumun seçiciliğinin arttığını mı gösterir, sektörün başka bir yol izlediğini mi?
- Bir yerde iyi, kötüyü kovuyor sonunda. Buna inanıyorum. Umut olmazsa ben yaşamam. Umudum daha güzel bir dünya. Savaşsız, insanların özgür olduğu, kundura giyebildiği, çocuğunu okula gönderebildiği, kitap okuyabildiği bir dünya. Ezel’de belirli bir seviye var şu anda. Bunun seyirci tarafından beğenilmesinden de büyük bir zevk alıyorum. Diyorum ki ‘Ne mutlu, demek ki daha güzel işlere gidebileceğiz.’ Nâzım Hikmet diyor ki ‘Keşke yüz pencere olsa da yüzünü de açsak.’ Ben de diyorum ki, ‘Keşke bin pencere olsa binini de açsak.’ Neden halkımız Cahit Irgat’ı, Orhan Veli’yi, Ece Ayhan’ı okumasın? Neden illa ki bir mutlu azınlık yaratılsın? Bu mutlu azınlığı neden mutlu çoğunluk yapamıyoruz?
- Senaristlerle muhabbet ediyor musunuz?
- Ara sıra konuşuyoruz. Kerem bana kitaplar veriyor, ben ona bir kitap verdim, ondan da hemen yararlandı mesela senaryoda. Güvercin Gerdanlığı diye, Hasan Sabbah üzerine bir kitap.
Ramiz, Kenan Birkan’ı çok sevmiş
- Ramiz Dayı başta hep ‘iyi’ydi izleyici için. Sonra bir baktık ki Kenan Birkan’ın hayatını karartmış bu adam aslında.
- 30 sene hapis yatmış bir adam bu. Ama hapishane öyle bir yerdir ki... Okuldur. Bu adam da hapishanede okumuş. Kenan ona Sefiller’i vermiş. ‘Burada kendi hayatını göreceksin,’ dedi bana,’ diyor. Çünkü Kenan okumuş bir adam. Ama üçkâğıdın içine girmiş. Ben hapishanede bulunmadım ama hapishanede yatan çok arkadaşım vardı. Hasan Sabbah olsun, İbn Arabi olsun, Yunus Emre olsun, Hallacı Mansur olsun... Bu zor bilgilere hapishanede ulaşmışlardır. Ramiz Dayı da 30 sene hapishanede çok okumuş. Macbeth okumuş, Hamlet okumuş, Hasan Sabbah okumuş, tasavvuf okumuş. Ama adam öldürmüş herhalde. Bıçak kullanmış. Şimdi kullanmak istemiyor artık. Ama Kenan’ı öldürmemiş, çok sevmiş, hâlâ seviyor. Kenan’ın da ona saygısı var, hâlâ Ramiz Ağabey diyor. Ama aralarında müthiş bir hikâye var, çok ağır noktalara gitmiş artık iş.
- Peki sizce Ramiz’in melek tarafı mı şeytan tarafı mı ağır basıyor?
- Kimse tam melek ya da tam şeytan değildir. Bazen öyle, bazen böyle olur. Ama çok usta bir adam artık. Hapishanedeki 30 seneyi yalnız okuyarak geçirmemiş, bileğinin kuvvetine de dayanmış.
Kenan olmasa Ezel ’de yer almazdım
- Haluk Bey’le yoğun sahneleriniz var herhalde...
- Güzel sahnelerimiz var. Çok zor sahneler, yani benim için kolay değil. Ama Haluk çok iyi bir oyuncu, karşılıklı çok zevkle oynayacağız herhalde. Ben hep korkarım bir işi yaparken, çok çalışmaktan yanayım. Tekstim olduğu halde kendim de yazarım.
- Haluk Bey’le tanışır mıyıdınız?
- Evet tanıyorduk birbirimizi. Onun tiyatrosunu izledim. Bir filmde de bulunduk birlikte.
- Uyum yakaladınız mı?
- Oyuncu onu bulur zaten. Anlaşamadığın insanlar olur tabii. Mesela Kenan (İmirzalıoğlu) olmasaydı ben kolay kolay bu işe girmezdim. Kompleksi yok, ego diye bir şey yok. Öyle biri olsa rahatsız olurdum, zorlanırdım. Haluk da öyle tabii. Haluk’un bulunduğu yer öyle kolay elde edilebilecek bir yer değil. O da zevkle gelmiş bu işin içine.
Sokaklarda olmayı seven biriyim
- Fotoğraf çekiminde de gördük ki izleyici sizi pek rahat bırakmıyor.
- Ben sokakta yürümeyi seviyorum. Ne olursa olsun yürüyeceğim. Sokağı bırakırsam ben biterim çünkü. Ben sokak çocuğuyum, vapura bineceğim, bakkaldan alışverişimi yapacağım... Bunu yapamazsam kaybederim kendimi.
- Ramiz Dayı Fun Club var. Facebook’ta bir grubunuz var, 23 bin tane hayranınız üye. Hayatınız Dayı’dan sonra nasıl değişti?
- Sokakta tabii ki yoruluyorum. Şuradan iki adım yürüsem, en az 20- 30 kişi ‘Fotoğraf çekilelim,’ diye geliyor. Ama bundan şikâyetçi olmak da ayıp olur yani. Fakat paparazzilere kızıyorum. Bakkala giderken bile çekiyorlar. Bir gün de köyde, evimde otururken ne oldu biliyor musun? Visconti’nin en sevdiğim filmlerinden Leopar’ı izletiyorum 17 yaşındaki yeğenime. Benim üzerimde boxer var bir tane. Dışarıda bir demir kapı var. O demir kapıdan içeri giriliyor. Oradan avluya giriliyor, oradan benim oturduğum odaya giriliyor. Bir kadın, kapıyı açtı, ‘Dayı, sizi çok seviyoruz,’ dedi. ‘Siz kimsiniz?’ dedim. Artık bu kadar olmaz.
- Edremit’teki evinizden İstanbul’a geldiniz bu dizi için. Şimdi bir rezidansda kalıyorsunuz. Eşiniz de sizinle mi?
- Evet, burada. Yardım ediyor bana sağolsun. Güzel bir hayat yaşıyoruz burada da. Nasıl olsa köyümüze döneceğiz.
Oynadığım karakter benim en yakınımdır
- Ramiz’in sevmediğiniz tarafları var mı?
- Ben bir adamı oynarken o adamla şöyle yakınlaşırım: O adamın yarısı ben olur, yarısı o olur. Sonra babam benim en yakınımdır, dayımı tanırım. Yani önce kendi çevremde o adamla nasıl yakınlaşabilirim, ona bakarım. Ondan sonra kendimle de hesaplaşabilirim. Kendim hakkımda da kimseye söyleyemediğim sıkıntılı, yanlış taraflarım vardır. Ramiz’i öyle görüyorum. Ramiz’le yakınlığım var artık.
- Siz bayağı bir bütünleşmişsiniz anladığım kadarıyla...
- Gayet tabii. O kadar insan tanımışım, o kadar insanla yan yana oturmuşum, kendimi de artık tanıyorum birazcık... Onların arasından böyle bir adam çıktı işte. Bana diyorlar ki ‘Abi, kendin gibi oynuyorsun.’ Yahu kendim gibi nasıl oynarım, benim Ramiz’le ne ilgim var yani!
- İzleyici çok kaptırıyor kendini işte.
- Ama çok güzel şeyler de oluyor. Mesela biri dedi ki bana, ‘Ramiz Dayı ben Avusturya’dayım, seni izlemek için atv uydusu aldım.’ ‘Niye seyrediyorsun beni ya? Ne var bende?’ dedim. ‘Abi hani ekmeği alırsın da yemeğin salçasını şöyle bir sıyırırsın ya, sen öyle oynuyorsun,’ dedi.
- Sizce Ramiz nereli?
- Belli değil. Ama ben bir şeyler kurdum kafama göre, abartmadan. Bir tek ‘değil’ diyorum mesela. ‘Diil’ demiyorum. Ama bunu istediğin yere çekebilirsin. Özdemir Asaf öz İstanbulluydu ama ‘değil’ derdi mesela. Ege ağzı da olabilir, doğu da olabilir. Bana nereli olduğumu söyleyebilselerdi, hoşuma giderdi. Onun için bilmeden, herhangi bir yerden olabilir diye kullanıyorum. Bir gün ortaya çıkarsa eğer, o tarafa doğru dönüşümü yaparım.
Bizim de belalı arkadaşlarımız oldu
- Ramiz gibi biriyle arkadaş olur muyudunuz?
- İstanbul gece hayatının belalı adamlarıyla arkadaşlık ettim gençliğimde, Yılmaz’la (Güney) beraber.
- Akıllı adamlardı herhalde.
- Harika adamlardır bir tarafıyla. Bir tarafıyla tahammül edilmez insanlardır.
- Mesafeyi korumak da zordur herhalde...
- Zordur. Onunla arkadaşlık yaptığın zaman bir zaman sonra, ‘E artık bu kadar yeter, biz senin için bunları yaptık, sen de bize bir kıyak yap artık,’ deyiverir yani. Onun için ne kadar yakın olunur, ne kadar uzak olunur, nasıl mesafe korunur... O kolay bir şey değildir.