AYDIN BOYSAN
Doğduğum tarih, ilginçtir. Osmanlı İmparatorluğu daha sona ermemişti; Türkiye Cumhuriyeti ise,
daha doğmamıştı. Yıl, 1921’di.
2. Dünya Savaşı sırasında, yarı açtık; ama mahrumiyet sıkıntısını (Hele utancını.) hiç çekmedik.Hep onurluyduk.
Bizden ve dünyadan edebiyat klasiklerini okur, Türk ve dünya klasik müziği konserlerine gider,
tiyatrolarımızda Shakespeare ve Molière seyrederdik.
Yanlışlarım, hatta önemli yanlışlarım oldu; ama etik kurallarını hiç çiğnemedim.
İster yazı ister bina olsun, hiçbir eserimden dolayı pişmanlık duygusu içinde değilim. Ancak benim
duygum, gurur da değil; sadece memnun olmaktır.
80’ini geçmiş, 90’a yaklaşırken; ömrümün hiçbir sahnesine bir kere daha çıkarak başka davranışlarda
bulunmak, aklımdan geçmiyor. Bir konu dışında…
Politikaya atılma öneri ve teşviklerini hep reddetmekle, yanlış yaptım. Bu düşüncem, bazı fırsatları
kaçırmış olma yakınması değil; ne olursa olsun, karşılıksız vatandaşlık hizmeti yapmaktan kaçınmış
olmaktan doğan utançtan kaynaklanıyor.
Tüm uygar ülke vatandaşlarının, politika ile kesintisiz ve candan ilgilenerek, karşılıksız hizmet verme görevi olduğunu geç öğrenebildim. Bu yüzden, kendimde bir vicdan sızısı hissediyorum.
Çocukluğumdan beri sonsuz merak duyduğum uzayı, düzinelerce kitabı, gerekirse yurt dışından getirterek; yıllarca, sabırla okuyup not aldım. Bize ışığını 8,5 dakikada ileten güneşimizin bir kenar mahalle yıldızı olduğunu, bize ışığı milyarlarca yıldır ulaşmayan yıldızlar olduğunu öğrendim. Sonra da kendimi tutamadım, bir uzay romanı da ben yazdım.
Yaşamı değerlendirme bilgisi olarak, yalnız dünyamızı değil, uzayımızı öğrenmenin de şart olduğunu anlayabildiğim için, memnunum.
Gazete yazılarıma ve kitap yazmaya, çok geç yaşlarda (61 ve 63.) başlamış olmam, aslında tereddüt konusuydu. Bu tereddüdün, yanlış olduğunu açıklamam yerinde ve gerekli olacak.
Ben de, uzun yıllar mimar olarak proje yapmaya kafa yormuş ve hep doğru çözüm aramıştım. Kafamda oluşturduğum doğru düşünceyi de çizerek kâğıda geçirmiştim. Yazar olunca, hiçbir değişiklik olmadı… Bu kez, düşündüğümü yazarak kâğıda geçirdim; çizerek değil. Hiç fark olmadı.
Sonuç olarak derim ki; hangi konuda olursa olsun, zihninde düşünme ve sonuç çıkarmaya alışan her insan, hiç çekinmeden yazmaya başlamalıdır. Eğer yazamıyorsa, yaptığı önceki işi de bırakmalıdır.
Öbür dünyada zebanilere hesap vermek gibi bir korkum olmadı. Ancak yakınlarıma ve dostlarıma hesap veremeyeceğim davranışlarda bulunmaktan hep korktum.
Hayattan aldığım en önemli ders, hiçbir şey için, hiçbir zaman geç kalınmadığını öğrenmektir.
Yabancı dili, 30 yaşından sonra öğrendim. Mimar olarak önemli yapılarımı ki bitiştirerek iki yüz futbol sahası doldurur, 50 yaşımdan sonra gerçekleştirdim. Gazete yazıları yazmaya, 61 yaşımda başladım (13 yıl sürdü.), ilk kitabım (Şimdi 32 oldu.) 63 yaşımda yayımlandı.
Artık geç olduğu tembelliğine düşseydim, şimdi hiçbiri yoktu. Ancak, bazen de çabuk ölünür; benim gibi bunca yıl yaşanmaz.
İnsan olarak, en onurlu görevimizin; öleceğimize göre değil, hiç ama hiç ölmeyeceğimize göre yaşamak ve çalışmak olduğunu öğrendim.
“Maymunum oynarken, tencerem kaynarken, hay hay!” diyenin, etrafımda bol olduğunu öğrendim.
Hele bir de olaylar biraz tersoya vurunca, çevremde kalanların ki çok azdılar, onların değerini bilmeyi öğrendim.
Şu fani Dünya’da, işte geldik gidiyoruz bilinmez bir diyara, eskiden karpuz idik döndürmeye çalışıyorlar hıyara...
Dostlar ki beş tane ise, çok şanslı olduğunuzu öğrendim.
Tanışınız bol, yedirilmeye çalışılan kazığınız az olsun. Ama her şeye rağmen, insanlara, sımsıcak
sağ elimi uzatıyorum. Ya tutar bükerler kolumu ya da merhabamız yaşımızla beraber eskir.
EDİP AKBAYRAM
Doğduktan bir müddet sonra, önce konuşmayı, sonra yazmayı öğrettiler. Büyüyünce, ikisinin de en sakıncalı iki şey olduğunu öğrendim.
Haksız olana karşı olmayı, güzel olanı sevmeyi, yaşamın bazen ne kadar boş ama her şeye rağmen çok değerli olduğunu öğrendim.
Ardımda bıraktığım yaşama vefasızlık etmemem gerektiğini öğrendim.
Yalansız, çıkarsız ve gerçek dostluğun başka bir gezegende olduğunu öğrendim.
En temiz ve karşılıksız sevginin çocuk sevgisi olduğunu, güven duygusunun tekil bir şey olduğunu, içki masasında “güneşi zapt edenlerin” meydanlarda kaybolduğunu öğrendim.
Aziz Nesin’den; ölümün toprağa karışmak olduğunu, mezarı olanların başına nelerin geldiğini, güzel şeyler yapınca, olduğunuz gibi göründüğünüzde halkın sizi kucaklayacağını öğrendim.
Gencecik bedenlerini ölüme yatıran çocuklardan, “yaşamak için ölmesini de bilmek gerektiğini”; ancak, hiçbir şey için yaşamdan vazgeçmemeyi öğrendim.
Kadınların; denizler kadar derin, içinde inanılmaz güzellikler besleyen, verimli, doğurgan, rüzgârlarda hırçın dalgalar kadar tehlikeli olduğunu; elimizdekilerin ise, okyanus olduğunu öğrendim.
Erkeklerin, gönül oburu olduğunu öğrendim.
Dünyaya her ne kadar erkekler hâkim gibi görünse de, asıl erkin kadınlarda olduğunu; kadınların daha cesur, güçlü, dürüst ve namuslu olduklarını öğrendim.
Marquez’in “Yüzyıllık Yalnızlık”ını, Nietzsche’nin “İyilik, en büyük kötülüktür.” öğretisini, hem yaşadım hem anlayamadım. Bazı şeylerin, hiç anlaşılamayacağını öğrendim.
Gittiği yolu unutanların, yürümeyi de unutacağını öğrendim. Dizelerinden, satırlarından, oyunlarından, seslerinden beslendiğim insanları, çıplak gördüm; kimileri ete kemiğe bürünmüştü kimileri iskeletti. O zaman, çıplaklığın erdem olduğunu öğrendim.
Bir bitkiye su vererek, onun büyüyüp serpilmesini, sana muhteşem renkte bir çiçek vermesini beklemeden senin ona bir çiçek sunman gerektiği gerçeğini öğrendim.
En önemlisi, sevgiden ve umuttan asla vazgeçilmemesi gerektiğini öğrendim.
Bu coğrafyanın neresinde olursanız olun; eğer doğru adresteyseniz, postacının size ulaşacağını öğrendim.
ELVIS PRESLEY
Kızları asla bir hobi olarak görmemek gerektiğini öğrendim. Bu, eğlence olur.
“Elvis the Pelvis” olarak çağırılmaktan hoşlanmıyorum. Bir yetişkinden duyduğum en çocukça tepki, bu. Ama eğer beni böyle çağırmak isterlerse, yapabileceğim hiçbir şey yok.
Domuz şiş, köy sosisi ve kremalı patates gibi şeyleri severim. Bir de jelibon’lara bayılıyorum; özellikle meyveli olanlarına.
İçkinin tadını, öğrenemedim; çünkü hayatımda içki içmedim, tadına bakmadım.
Giyim kuşamın, yerine göre değiştiğini öğrendim. Halkın arasındayken, sade kıyafetlerden hoşlanırım. Fakat sahnedeyken, bulabildiğim en gösterişli kıyafetleri giymekten hoşlanıyorum.
İyi zaman geçirmenin, şükredilecek bir şey olduğunu öğrendim. Tüm hayatım boyunca, çok iyi zaman geçirdim. Hiçbir zaman, çok fazla paramız ve mülkümüz olmadı; ama hiçbir zaman da aç kalmadık.
Başımın belada olduğu tek olay, küçükken yumurta çaldığım zamanlardı. Sanırım, doğruyla yanlışı artık ayırt edebiliyorum.
Filmlerde rol alabilmeyi, gerçekten çok isterdim.
Başarılı olursanız, bir sürü arkadaşınızın olacağını öğrendim. Başarının en sevdiğim tarafı, budur. Doğduğunuz kasabada çalışmanın, iyi bir düşünce olduğunu sanmıyorum.
Sun Records’a gittiğimde, bir adam, benim adımı bir yerlere yazdı ve beni arayacaklarını söyledi. Bu olaydan tam bir buçuk sene sonra aradılar. Gittim ve ilk albümümün kayıtlarını orada yaptım. Adı da, “That’s All Right, Mama”ydı.
Hayranlarımı, çoğu zaman izlerim ve onları dinlerim. Ve biliyorum ki bu boyuttan farklı bir yerlerde, farklı şeyler paylaşıyoruz.
İlk satın aldığım otomobil, hayatımda gördüğüm en güzel otomobildi. İkinci el bir otomobildi ve onu satın aldığım gün, kaldığım otelin önüne park etmiştim. O gece boyunca, sabaha kadar onu izledim.
Henüz hayatımın kızıyla tanışmadım; ama tanışacağım. Yani, bu beklemenin çok uzun sürmeyeceğini umut ediyorum.
Eleştirmenlerin bir işi var ve onu yapıyorlar.
İnsanları bir araya getirmek için, onlara şov yapmak gerektiğini öğrendim. Eğer ben sadece şarkı söyler ve tek kasımı bile oynatmadan durursam; insanlar, şöyle diyecektir: “Aman Tanrım! Ben, bu adamın plağını alıp evde de dinlerdim.” Bazı insanlar ayaklarını yere vurur bazıları parmaklarını şıklatır bazılarıysa sadece ileri geri sallanır. Sanırım ben, bu işe her şeyi beraber yaparak başladım.
İmzamı isteyen kimseyi geri çevirmem.
Bazı şeyleri elde etmenin, sanıldığı kadar kolay olmadığını öğrendim. Aşamaları, birden geçemezsiniz.
Golf veya tenis oynayanları, asla kınamam ama ben; boks, futbol ve karate gibi zor sporları seviyorum. Futbol oynamak, beni inanılmaz heyecanlandırıyor. Tüm oyuncuların isimlerini ve numaralarını biliyorum.
Diğer insanlar kadar çok kitap okumam.
Eğer beni istemediğim bir şeyi yapmaya zorlarlarsanız, hemen ateşim çıkar.
İnsanlık tarihi için, küçük, sevimli bir dersim var. Etrafınızı, size mutluluk verebilecek insanlarla kuşatmalısınız; çünkü dünyaya bir kere geliyorsunuz. Bir “bis” için geri gelme şansınız yok.
İnanarak yapılan her şeyin başarıyı getireceğini öğrendim.
En zor şeyin adalet dağıtmak olduğunu öğrendim.
Paranın, değersiz ve gerekli olduğunu öğrendim.
Cehaletin bütün kötülüklerin anası olduğunu öğrendim.
“Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi” sözünün anlamını öğrendim.
Bunların öğrendiklerimin bir kısmı olduğunu, daha öğrenecek çok şey olduğunu öğrendim.
EROL GÜNAYDIN
Hayatı; Beyoğlu’nda, Galatasaray’da, koskocaman demir parmaklıkların ardındaki bir eğitim kışlasında, Mekteb-i Sultani’de öğrendim. İşte, orada gözümü açtım dünyaya; orada başladım dünyayı tanımaya ve öğrenmeye. Önce, sevgiyi, sevmeyi öğrettiler. Ben de, başladım sevmeye; okulumu, sınıfımı, derslerimi, öğretmenlerimi, arkadaşlarımı, çevremi ve çevremdekileri... Boy boy büyüdükçe, sevgim de
büyüdü, olgunlaştı.
Beyoğlu’nu, Beyoğlu’nun güzelliklerini sevmeyi öğrendim. Çiçek Pasajı’nı, Degüstasyon’u, Lambo’nun Meyhanesi’ni, meyhanelerde tanıdığım şairleri, yazarları sevdim. Onlar; şiirleri, romanları, hikâyeleri sevdirdiler bana.
Bir başka güzeldir, sinemalar; ama daha sonra tiyatroyla tanıştım. Ve tiyatroya, âşık oldum. 50 yıldan bu yana, hâlâ sürer gider bu sevdam. Bütün hayatım boyunca; sevgiyi, sevmeyi, aşkı öğrenmişim demek ki...
Ben bir âşığım; gönül sazımda ağıtlar yakıp, bana sevgiyi, aşkı öğreten dostlarımı, sevdiklerimi arıyorum. Nerede benim şairim, Edip Cansever’im? O canını sevdiğim şair ile bedestenden bir yolculukta votkanın yanına katık ettiğimiz vişnelerle kırmızıya boyadık, bütün meyhaneleri. Sonra Asmalı Mescit ile kırdık şişeyi
Nerede benim filozof şairim, Özdemir Asaf’ım? Kimi akşamlar şaraba bulanırdık kimi zaman votkaların
içindeki limon kabukları gibi sararırdık. Kimi zaman da şişelerden kadehlere dökülürdük. Sözleşmiş gibi, sabahları çorbacıda buluşurduk. Dost kokulu geceler biter, gün İşkembe Çorbası’nın içine düşerdi. Sonra uykular yapışır yakamıza, bizi sürüklerdi.
Şimdi içinde bulunduğum kaşıkta, ecelin beni “Ham!” yapmasını bekliyorum. Ne diyebilirim… Afi - yet olsun!