Elma yediğiniz anda midenizde neler oluyor? Kullandığınız pil bittiği anda neyi yapmamalısınız? Afrika'daki en tehlikeli hayvan hangisi? Haşlanmış yumurtanın sarısı neden yeşile dönüyor? İşte insanlığın çokça merak ettiği soruların yanıtları...
Yumurtayı suda kaynatarak pişirme yöntemi sırasında,yumurtadaki proteinlerde bulunan aminoasit zincirleri değişime uğrayarak ya geçici olarak birbirinden kopuyor ya da yapılarını değişime uğratıyorlar. Bir taraftan bu yaşanırken,eş zamanlı olarak yine kümeleşip bir araya toplanma eğiliminde olurlar. Isınma devam ettikçe bu yığınlar içinde yeni bağlar kurulur ve sonuçta sımsıkı bir protein ağı oluşur.
İşte bu,yumurtanın beyazının da sarısının da katı kıvama erişmesine yol açar. Kaynamaya devam ederse sarısının rengi yeşile dönüşür. Çünkü yumurtanın beyazı sülfür içerir ve bu sülfür kaynama esnasında hidrojenle bir araya geldiğinde hidrojen sülfite dönüşür. Bunun kokusu,bozulmuş yumurta kokusu olarak bildiğimiz şey. Hidrojen sülfit zehirli,yanıcı ve patlayıcı bir gaz. Ama tabii yumurtadaki hidrojen sülfit miktarı böyle riskler oluşturabilecek kadar fazla değil. Yani bunun zararlı olduğunu düşünüp korkmanıza gerek yok.
Tıraş bıçağı üreticilerinin raflara dizdiği erkek ve kadın ürünleri arasında belirgin bir fark var; fiyatı. Kadınlara özel üretildiği söylenenler diğerlerine oranlara çok daha pahalı. Önce ürünün asıl iş gören kısmıyla,yani bıçağıyla başlayalım. Buna bir cevap verebilmek için aynı markanın hem erkek hem de kadın ürünlerine bakmak gerek. Üreticiler kadınlara özel günlerde farklı bir bıçak türü kullanmadıklarını söylüyor.
Örneğin Gilette bu konuda bir basın bildirisi yayınlamış ve her iki grupta da tamı tamına aynı bıçak teknolojisini kullandıklarını duyurmuştu. Yani bıçaklar birbirinden farklı özelliklere sahip değil. Peki farkı nedir? Ya da şöyle soralım; Kadınların tıraş bıçakları neden pahalı? Kadınlar tıraş bıçaklarını daha geniş bir yüzey alanında kullanıyor ve bu nedenle tıraş başlığının erkeklerinkine oranla daha fazla dayanması gerekiyor. Kadınlara özel ürünlerin başlık kısmı dayanıklı olması için tasarlanmış. Erkeklerinkiyse daha küçük bir başlığa sahip. Ayrıca erkek tıraş bıçaklarının açısı da kadınlarınkinden farklı. Bu açı farkı,kadınlara özel ürünlerin kullanımında,tıraş edilen bölgenin daha net görünebilmesini sağlıyor. Erkekler dümdüz karşılarındaki aynaya bakarken,kadınların tıraş olurken aşağı doğru bakmaları gerek. Fiyat farkına gelince... Bu sadece tıraş bıçaklarında değil tüm kozmetik ve temizlik ürünlerinde karşılaşılan bir durum. 2009
Örneğin hepimizin yakından tanıdığı bir temizlik ve kozmetik ürünleri üreticisi,aynı kategorideki kadın ürünlerini erkek ürünlerine oranla %27 oranında daha yüksek fiyatla satıyor olmasının nedeni,kadınlarınkinde ''cilt duyarlılığı teknolojisi'' kullandıklarını söyleyerek yanıtlamıştı. Ancak ürünün arkasındaki içerik etiketinde bu teknolojiye ait en ufak bir bilgi yer almadığı görüldü. Tıraş bıçaklarında da benzer açıklamalar var ve yine tabii kadınlara özel tasarım daha maliyetli olduğu söyleniyor.
ABD'de kabaca 400 deniz fenerinin bakım idaresinden sorumlu olan ABD Sahil Güvenliği aynı sis saptayıcıyı 20 yılı aşkın süredir kullanıyor. Sistem bunun için,projektör kullanarak önceden belirlenmiş bir optik yola ışık tutuyor. Sonra geri yansıyan ışığı ölçüp yorumluyor. Saptayıcı görünürlükte bir azalmanın farkına varırsa birim,deniz fenerinin elektronik donanımına sinyal gönderiyor ve bunun üzerine sis düdükleri ötüyor.
Fakat Sahil Güvenlik'e göre eski projektörlerin birçoğu bozuluyor ve yedek parçasını bulmak da mümkün değil. Ayrıca sistem sık sık hata yapıyor ve sis düdükleri berrak havada bile boş yere çalabiliyor. O yüzden de deniz fenerlerinde MRASS'a geçiliyor. Bu da olumsuz hava koşullarında yol bulmaya ihtiyacı olan gemicilerin,sis düdüklerini kendilerinin çalıştırmasına izin veriyor. Standart VHF radyo kullanan bir denizci önceden belirlenmiş kanala gidip mikrofona beş defa tıklıyor. Bunun üzerine en yakınındaki sis düdüğünün alıcısı o kendine has inleme sesiyle 60 dakika boyunca ötüyor. Kulakları tırmalayan bu sesli sinyal 800 metre uzaktan duyulabiliyor.
Hepimize kat kat giyinmezsek hasta olacağımız söylenmiştir. Ancak bilim,soğuk algınlığının hava durumundan değil rhino virüsten kaynaklandığını söylüyor. Aslına bakarsanız,Yale Üniversitesi'nden araşt ırmacılara göre bu eski kocakarı masalında doğruluk payı olabilir. Araştırmacılar yıllardan beri biliyor ki rhinovirüs soğuk ortamlarda,örneğin burun boşluğunda vücudun geri kalanından daha kolay çoğalıyor. Yale Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde yardımcı doçent olan Ellen Foxman bunun nedeninin uzun zamandır bir sır olarak kaldığını söylüyor. Bilim insanları virüsün mü soğukta daha iyi çalıştığını yoksa bağışıklık sisteminin mi soğukta kötü çalıştığını bilmiyordu. Ardından Foxman ve arkadaşları her hücrede bulunan doğuştan gelme bağışıklık sistemini incelediler ve rhinovirüse farklı sıcaklıklarda nasıl tepki verdiğini araştırdılar. Laboratuvarda farelerin solunum yolundan alınma hücreleri incelediler ve bağışıklık sisteminin düşük sıcaklıklarda enterferon adlı proteini daha az ürettiğini,bunun da soğuk algınlığı virüsünün çoğalmasına yol açtığını gördüler.
Bu yıl yayımlanan bir araştırmada insan hücrelerinde de benzer sonuçlar elde edildi. Vücut sıcaklığı daha yüksek olduğunda,virüslerin büyümesini engelleyen doğal bağışıklık sistemi daha faal ve virüs genomunu bozan enzim daha iyi çalışıyor. Ekip şu anda vücudun rhinovirüsü baskılamak için kullandığı savunma yöntemlerini daha iyi anlamayı hedefliyor.Burnunuzu ısıtmak için soğuk havalarda atkı takmak soğuk algınlığına yakalanmayı engellemeye yardımcı olabilir ama Foxman'ın önerisi zararlıları burnunuza,ağzınıza ya da gözlerinize taşımamak için sıkça elleri yıkamak. ''Eğer virüs burnunuzda değilse enfeksiyona zaten yol açamaz'' diyor.
Ana uydudan uzaklaşması ya da büyük olması halinde çevresinde döndüğü uydunun çekim gücünden daha fazla etkilenmeye başlar. Tüm bu şartların bir araya gelmesinin zor oluşu nedeniyle uydusu olan bir uydunun nadiren ortaya çıkabileceği düşünülüyor.
Dev Jüpiter,kuvvetli çekim gücü nedeniyle sık sık gökcisimlerinin kendisine çarpmasına sebep oluyor. 1984'de Shoemaker-Levy 9 kuyruklu yıldızı gezegenin atmosferine daldığında Jüpiter'in kütlesine 1 trilyon kilogram eklemişti. Jüpiter'in kütlesi,kendisine çarpan her yeni gökcismiyle biraz daha artıyor. Bilim insanları bu artışın bazen tek seferde 8 bin Dünya kütlesine eşdeğer olabildiğini gösterdi. Shoemaker-Levy 9 ile çarpışması sonrasındaki büyüme ise son derece nadir rastlanan bir durumdu. Tabii gezegene sürekli gökcismi yağdığını düşünürsek,Jüpiter'in kütlesinin her geçen gün daha da arttığı sonucuna varırız. Ama bu yanlış bir çıkarım. Jüpiter sıcak bir atmosfere sahip. Hatta öyle sıcak ki gaz molekülleri hızla etrafa saçılıp gezegenin kuvvetli etkisini aşarak uzaya karışıyor. Dahası güneş rüzgarları da atomların bir kısmını iyonlaştırıp gezegenin manyetik alanına karıştırıyor ve buradan yine uzaya yayılıyorlar. Bir yanda çarpışmaların etkisiyle bir artış olsa da diğer taraftan yaşanan bu kayıpların etkisi çok daha fazla. Özetle, Jüpiter büyümüyor,aksine her geçen saniye kütlesinin bir kısmını kaybederek git gide küçülüyor.
Elma yediğimizde sanki hiçbir şey yememiş gibi hissederiz. Hatta açlığımızı bastırmak için yediysek hemen ardından daha fazla acıkıyoruz. Çünkü elmanın yüzde 85'i sudan, yüzde 12'si karbonhidrattan ibaret. Bu nedenle yediğimizde tokluk hissi yaratmaz.
Ancak elma yemenin açlık hissine sebep olması, onun bir meyve olmasından kaynaklanıyor. Meyvelerde bulunan doğal şeker, yani früktoz beynin özellikle dikkat ve ödüllendirme mekanizmalarını etkileyerek bu birimlerde daha fazla nöral aktivite oluşmasını sağlar. Bunu şöyle de yorumlayabiliriz; beynimiz meyve yediğimizde ödül olarak bazı kimyasallar salgılıyor, dikkat seviyemizi artıyor.
Araştırmacılar bu ödül mekanizmasını tekrar hareket geçirmek için açlık hissettiğimizi söylüyor. Çünkü früktoz beynin bazı mekanizmalarını harekete geçirirken çok önemli bir uyarıcıyı atlıyor. Örneğin insülin hormonunu uyarmayı başaramaz. İnsülin salgılanmadığında az önce bir şeyler yemiş gibi olmuyor, açlık hissetmeye devam ediyoruz.