Yönetmen: Wong Kar Wai Oyuncular: Brigitte Lin, Takeshi Kaneshiro, Faye Wong, Tony Leung
Wong Kar Wai ile, defalarca birlikte çalıştığı görüntü yönetmeni Christopher Doyle, görsel açıdan başdöndürücü bir iş çıkarıyorlar; hem mecâzen hem de zaman zaman kelime anlamıyla… Farklı film hızları kullanarak, kameralarını sürekli hareketli tutarak, kareleri capcanlı renklerle bezeyerek, kentten çarpıcı ve her biri kendi karakterlerine sahip mekânlara yer vererek, Hong Kong’tan nefes kesici bir sinemasal dünya yaratıyorlar. Hem melankolik, hem umut dolu, yarı-fütürist ama geleceği belirsiz bir dünya bu. İçinde hem ‘Blade Runner’ var hem de Fransız Yeni Dalgası’nın Paris’i. Caz gibi, hem geleneklerden yola çıkmayı seven hem de serbest ve çağrışımcı bir sinema.” Sinema Kasım 2007 / Sayfa 88 –Kutlukhan Kutlu
Yönetmen: Michael Haneke Oyuncular: Daniel Auteuil, Juliette Binoche
Aslında ‘Saklı’, Haneke’nin şu ana kadarki filmlerinin hemen hepsinde yaptıklarının, özellikle de bir üçleme oluşturan ‘Yedinci Kıta’, ‘Benny’nin Videosu’ ve ‘Tesadüfi Bir Kronolojinin 71 Parçası’nda ele aldığı temaların bir nevi yeniden elden geçirilmiş hâli. Laurent ailesinin evinin girişini gösteren bir kamera görüntüsünden oluşan açılış planıyla beraber aklımız ‘Benny’nin Videosu’ndan ‘Ölümcül Oyunlar’a pek çok Haneke filmine gidiyor. ‘Saklı’da tipik bir kentsoylu ailenin hayatının, evlerine gönderilen video kasetlerle sarsılışını izlerken, Haneke’nin önceki filmlerinden öğrendiğimiz şu cümle tekrar kafamızda yankılanmaya başlıyor: ‘Ayakta kalmak ve kendinizi korumak için kurduğunuz sistem bir gün sizi de yutacak.’ (...) Laurent’lar gözlerini kapayıp uyumayı tercih ediyor ve gerçeklerle yüzleşmeyi ancak rüyalarında beceriyor olabilirler ama ‘Saklı’nın pek çok insanın gözünü açma, üzerine konuşulması ve yazılması gereken konuları bir kez daha gündeme getirme gücü var. Başka bir deyişle, Haneke’nin yeni filmi sadece yönetmenin filmografisindeki en iyi işlerden birisi değil, uzun süre seyircinin ve eleştirmenlerin zihnini meşgul edecek, hakkında uzun uzadıya tartışılacak bir başyapıt.” Sinema Şubat 2006 / Sayfa 23 –Engin Ertan
Yönetmen: Özcan Alper Oyuncular: Onur Saylak, Megi Kobaladze
Sonbahar’da farklı kişiler, öyküler, temalar karşımıza çıkıp dursa da her köşe başında yüzünü gösteren, her bakışın veya sözün altına sinen bir tek şey var, o da ölüm. İnsanların ölümü, düşüncelerin ölümü, rüyaların ölümü, ülkelerin ölümü, çocukluğun ölümü… Asıl çarpıcı olan ise filmin buna rağmen karanlık bir film olmaması. Bunun iki nedeni var. Birincisi Alper’in dünya görüşünde gizli: ‘Batı nihilizmiyle Rus nihilizmini birbirinden çok farklı görüyorum. Batı nihilizminde çıkış yoktur, kayboluş vardır. Rus nihilizminde ise insana dair bitmeyen bir inanç vardır.’ (...) İkinci sebebi ise ‘Sonbahar’ın son derece ölçülü bir film olması. Siyasetten bahsederken slogan atmayan, ölümden bahsederken ağlamayan, yalnızlıktan bahsederken umutsuzluğa kapılmayan bir film bu. ‘Ya öyle ya böyle’ keskinliğinden uzak duran, ‘hem öyle hem böyle’ deyip farklı duruşlara, ‘öyle ama böyle’ deyip soru işaretlerine kapı aralayan bir film. Hem gerçekçi hem düş peşinde. Hem yaşlı hem çocuk. Hem çaresiz hem ümitli. Karanlık olmadan hüzünlü. Yenilmeden yorgun.” Sinema Aralık 2008 / Sayfa 56 –Uygar Şirin
Yönetmen: Alfonso Cuaro´n Oyuncular: Clice Owen, Julianne Moore
Sahile yaklaşıp da giderek daha çok sefaletin, daha çok şiddetin, daha çok tozun, dumanın, patlama ve silah sesinin içine girdiğimizde, Alfonso Cuaro´n’un kamerası Ridley Scott’ın ‘Kara Şahin Düştü/Black Hawk Down’ ya da Spielberg’in ‘Er Ryan’ı Kurtarmak/Saving Private Ryan’ını hatırlatan bir dinamizm kazanıyor. Yer yer sarsıcı ve başdöndürücü olmakla birlikte, tüm patlamalarına rağmen hayli insan odaklı olan filmden seyirciyi biraz koparma riski taşıyan bir tercih bu. Ne kadar hareketli olsa da üzerine kan sıçrayana kadar, ‘kamera’nın farkında olmuyorsunuz. Kan epey yadırgatıcı bir etki yapıyor –seyirciyi bir anda öyküden alıp savaş haberi izliyor ruh haline taşıdığı için de bizi doğruca günümüze bağlıyor. Ancak Cuaro´n’un, muhtemelen istemli bu küçük ‘yadırgatma seansı’ dışında, kamerası ne kadar hareketli olsa da odağını hep karakterlerin üzerinde tutmayı başardığı, manzarayı insan üzerinden tanımladığı söylenebilir. ‘Son Umut’u sadece ‘gelecekte geçen bir kovalamaca filmi’ değil de etkileyici bir distopya yapan şeyler de Cuaron’un bu tür tercihleri zaten.” Sinema Ocak 2007 / Sayfa 18 –Kutlukhan Kutlu
Yönetmen: Lars von Trier Oyuncular: Nicole Kidman, Paul Bettany
Trier’in tavrında insan nefreti veya yargılama yok. Dogme95 hareketiyle sinemanın özünü yakalamaya çalıştığını söyleyen yönetmenin, insanlığın özünü yakalamaya çalışması ve gördüklerini göstermeye çalışması bu. Kendi dahil herkese yöneltilmiş olan alaycı tavrı ise böylesine zor bir konuyu mesafeli ve daha az acıtacak bir şekilde ele almanın bir yolu. Güç, iktidar, kibir, insan doğası hakkında konuşurken kendisini de bunların dışında bırakmıyor. Kendisi gibi yazar olan Tom’a, Grace’in kasabalılarla yaşadıklarının bir oyun olduğunu söyletiyor. Trier’e göre de ‘Dogville’, kendisinin de bir parçası olduğu, yeni kuralları olan bir sinema oyunu. Dekorun, dolayısıyla duvarların ve sınırların olmadığı, hikâyenin bir tiyatro sahnesinde geliştiği bu filmde, oyunun fikir babası olarak Trier, gördüklerine ayna tutma ayrıcalığına sahip bir figür. Sinemasını tüm kandırmacalardan ve fazlalıklardan arındırma isteği sürecinde de böyle bir yabancılaştırma unsurunu kullanmayı deniyor. Böylece karakterler ve hikâye ön plana çıkıyor; Trier dekorsuz da sürükleyici bir film ve unutulmaz karakterler yaratılabileceğini gösteriyor.” Sinema Ocak 2004 / Sayfa 16 –Burcu Aykar Şirin
Yönetmen: Andrei Zvyagintsev Oyuncular: Vladimir Garin, Ivan Dobronravov, Konstantin Lavronenko
Niçin görmeliydiniz: Yer yer Tarkovski’nin ruhunu çağıran meditatif sineması için. Özellikle büyüleyici görüntü yönetimiyle akıllara kazınan ‘Dönüş’, Altın Aslan ödülünü kazandığı 2003 yılındaki Venedik Film Festivali’nden bu yana tüm dünyada ses getirmekteydi. İki yıl önce, İstanbul Film Festivali’ndeki ilk gösteriminin ardından geçtiğimiz yıl başında ülkemizde geniş gösterime giren film, burada da büyük beğeniyle karşılandı. SİYAD (Sinema Yazarları Derneği) tarafından geçtiğimiz sezonun en iyi yabancı filmi seçildi. 4 yıl sonra yapılacak 10 yıllık seçkilerde de adına rastlarsanız şaşırmayın.” Sinema Şubat 2006 / Sayfa 97
Yönetmen: Michael Mann Oyuncular: Al Pacino, Russell Crowe, Christopher Plummer
Onur, sadakat, dürüstlük ve aile gibi kavramlar Michael Mann için önemli. Bugüne kadarki bir avuç filminde bu temaların bir kısmına doğrudan, bir kısmına ise dolaylı bir biçimde değindi. ‘Köstebek’te de Mann’in genelde öyküsünü anlatırken incelemeyi sevdiği bu temaları bulmak mümkün. Ama bir noktayı gözden kaçırmamak gerek: Masaya yatırdığı bu temalar konusunda kesin yargılar bildirmekten hoşlanmıyor Mann. Olabildiğince nesnel betimliyor her şeyi, ki izleyici kendi sentezine ulaşsın. (...) Henüz yalnızca bir elin parmakları kadar sinema filmine imza atmış olan Michael Mann, Hollywood’un en iyi yönetmenleri arasına adını yazdırma yolunda her filmiyle bir engeli daha aşıyor. ‘Köstebek’ ise onun en iyilerinden biri.” Sinema Nisan 2000 / Sayfa 22 –Burçin S. Yalçın
Yönetmen: Fatih Akın Oyuncular: Birol Ünel, Sibel Kekilli, Meltem Cumbul
Festivalin yarışma bölümüne Almanya adına katılan iki filmden birisi olan ‘Duvara Karşı’, Berlinale’nin en büyük ilgi odaklarındandı. Filmin basın için yapılan ilk gösteriminden başlayarak büyüyen hayranlık dalgası, ödül gecesi Fatih Akın’ın elinde Altın Ayı heykeliyle gazetecilere poz vermesiyle son buldu. Genç yönetmen sadece istediği gibi bir film çekmekle kalmamış, en inandığı, en güvendiği filmiyle takdir toplamayı ve son derece önemli bir ödül kazanmayı da becermişti. İzleyen hemen herkesin memnun kaldığı ‘Duvara Karşı’nın en büyük kozlarından birisi hikâyesi. Aslında en basit hâliyle melodram da diyebiliriz ‘Duvara Karşı’ için. Ancak bu tanımın başına ‘ağdalı’ gibi bir sıfat eklemek yanlış olur. Daha ziyade, amiyane tabirle ‘harbi bir film’ karşımızdaki. Yönetmenin, anlattığı hikâyeye gerçekten inanması ve samimiyeti, filmdeki acıları daha da keskin hâle getiriyor ve karakterlerin vücutlarına attıkları kesikler izleyicinin yüreğine işliyor âdeta.” Sinema Mart 2004 / Sayfa 52 –Engin Ertan
Yönetmen: Tarsem Singh Oyuncular: Catinca Untaru, Lee Pace, Justine Wadde
Yönettiği video klipler ve reklam filmleriyle büyük bir ün kazanan, 2000 yapımı ilk uzun metraj filmi “Hücre” ile farklı tepkiler çeken Tarsem Singh, altı yıllık bir aradan sonra “Düşüş” ile sinemaya dönmüştü. Sakatlanan bir dublör (Lee Pace) ve yattığı hastanede tanıştığı küçük bir kız çocuğun (Catinca Untaru) dostluğu üzerine şekillenen, hikâye anlatmanın doğası üzerine bu masalsı film, 4 yıl boyunca yirminin üzerinde farklı ülkede çekilmişti. ABD’de ancak 2008 yılında gösterime girdiğinde pek parlak bir gişe hasılatı elde edemeyen “Düşüş”, Türkiye dâhil pek çok ülkede vizyon şansı da yakalayamamıştı. Fakat gösterildiği festivallerde ve DVD baskısı aracılığıyla kendisine azımsanmayacak bir hayran kitlesi edindi. Örneğin İstanbul Uluslararası Film Festivali’ndeki gösterimi ertesinde Beyoğlu Emek sinemasında alkışların koptuğu hâlâ aklımızda.
Yönetmen: David Lynch Oyuncular: Patricia Arquette, Bill Pulman
Lynch, finalde tekrar başa dönüyor ama filmin hikâyesini kasten boşlukta bırakıyor. Ayrıca kendi adıma bütün ipuçlarını takip ettiğimde çıktığım yer derin ve karanlık bir boşluktan başka bir şey değil. Şöyle de diyebiliriz: Baştan sona bir rüya olmaya çalışan bir film. Ya da resimde değişik öğeleri tek bir çerçevenin içinde toplayarak anlamı bir çeşit kurguyla yaratmaya çalışan ressamlar gibi David Lynch’in de filmin bütün karelerini tek bir tablonun parçaları gibi tasarlayıp çektiğini… Dolayısıyla ‘Kayıp Otoban’, Lynch’in hem rüyanın hem de resmin mantığını filmsel anlatıma çok iyi uyarladığının bir kanıtı. Buradan bakıldığında Lynch’in günümüz sinemasındaki yenilikçi yönetmenler arasındaki yeri daha da netleşiyor. ‘Kayıp Otoban’ da sinema anlatımını yenileyen, geleceğin sinemasındaki potansiyel eğilimleri haber veren bir film.” Sinema Aralık 1997 / Sayfa 32 –Mehmet Açar
Yönetmen: Edward Zwick Oyuncular: Tom Cruise, Ken Watanabe
Zafer/Glory” ve “Ateş Altında Cesaret/Courage Under Fire”te savaş ve cesaret ilişkisini irdeleyen Edward Zwick “Son Samuray/The Last Samurai”da da yine benzer bir konuyu ele alıyor. Ancak bu seferki durağı samurayların mistik diyarı, yani Japon tarihi... 1870'lerde Amerikan ordusundan alkolik bir yüzbaşının Japon ordusunu eğitmek üzere ülkeye gelişiyle başlayan film, Amerikalı askerin burada geleneksel samuray kültürüyle tanışıp hem yabancılarla hem de kendisiyle barışmasını anlatıyor. Modernleşme ve geleneksellik, yani Doğu ile Batı değerleri arasındaki tezattan beslenen yapım, ‘silah icat oldu, mertlik bozuldu’ düsturunda ilerleyip, modası geçmek üzere olan samuray yaşantısını kutsarken, bir yandan da her ‘Beyaz Adam’ın kötü olmadığını, hatta yeri geldiğinde ait ve sahip olmadığı şeyler için savaşmaktan kaçınmayacağının altını çiziyor. Filmin tahmin edilir ve klişelerle süslü finalini saymazsak, Kurosawa’ya öykünen savaş sahneleri, göz alıcı kostümleri ve Hans Zimmer’in müzikleri “Son Samuray”ın ön plana çıkan özellikleri. Tom Cruise’un varlığından güç alır gibi görünen filmin asıl ağır topu ise samurayların komutanı Katsumoto rolündeki vakur duruşuyla Ken Watanabe.
Yönetmen: Alfonso Cuaro´n Oyuncular: Daniel Radcliffe, Rupert Grint, Emma Watson
Columbus, görsel olarak ilk iki kitabın hakkını vermiş sayılabilir (ana karakterlerden bazılarının castingi hep tartışma konusu olarak kalacak) ama, onun filmleri gerçek bir filmden çok, özel efektlerle desteklenmiş, beyazperdeye aktarılmış ‘okumalar’a benziyordu. Harry’nin başına gelen her şeyi filme sığdırma gayretiyle, olaylar nefes almaya fırsat bırakmadan birbirini izlemiş, işin duygusal yanı, kitabın altmetni hayli havada kalmıştı. Cuaro´n ise, özel efektlerle aksiyonu biraz geri plana itip, karakterlerin duygusal dünyası üzerinde durmuş. Tabii bu konuda Columbus’tan daha avantajlı, çünkü kahramanlar büyüdükçe duygusal dünyaları da zenginleşiyor. Ayrıca Harry ile birlikte Potter seyircilerinin yaş ortalaması da gittikçe yükseldiği için, serinin daha karanlık yanlarının filmlere dâhil edilmesi de kolaylaşıyor.” Sinema Temmuz 2004 / Sayfa 16 –Sevin Okyay
Yönetmen: Nuri Bilge Ceylan Oyuncular: Yavuz Bingöl, Hatice Aslan, Ahmet Rıfat Şungar, Ercan Kesal
Her bir plan popüler sinema izleyicilerinin alışık olduğundan epeyce uzun duruyor perdede. Repliklerin kendileri kadar o repliklere nasıl varıldığına, eylemlerin kendileri kadar o eylemler arasındaki tereddütlere de önem veren bir anlatım tarzı bu. Alışıldık hazırcevap alışverişler gidiyor, onların yerine iç dünyalarıyla boğuşan insanların sadece söyledikleri şeylerle değil hissettirdikleri şeylerle de yürüyen bir imalar dünyası geliyor. Her aşamada tam olarak onaylamadıkları ama işlerine gelen kararlar veren ‘Üç Maymun’ karakterlerinin baştan sona bir duygusal hazım problemi yaşadıkları söylenebilir; Nuri Bilge Ceylan’ın telaşsız gözlemciliği de bu hazım problemini çarpıcı bir şekilde sinemasallaştırıyor.” Sinema Kasım 2008 / Sayfa 26 –Kutlukhan Kutlu
Yönetmen: Pedro Almodóvar Oyuncular: Javier Cámara, Leonor Watling, Rosario Flores
Almodóvar’ın yeni filmi ‘Konuş Onunla’, -önceki filmleri- ‘Çıplak Ten/Carne trémula’ ve ‘Annem Hakkında Her Şey/Todo sobre mi madre’nin izinden gidiyor. Yönetmenin sinemasından alışık olduğumuz kimi temaları bu filmde de görmek mümkün. Aralarında ilk dikkat çekeniyse sıra dışı, saplantılı bir aşk hikâyesi. Ancak yönetmen bu filminde mizaha neredeyse hiç yer vermiyor. Melodrama yakın duran öyküsünü fazla sulandırmadan anlatmayı tercih ediyor. Filmin dramatik yapısı da önceki filmlerine oranla daha karmaşık. Almodóvar, hikâyesini karakterlerin bir araya geldiği anlarda parçalara ayırıyor ve zamanda ileri-geri gitmekten çekinmiyor. Hatta ‘Konuş Onunla’ için, Almodóvar’ın olgunluk döneminin yönetmenlik sanatı açısından en iddialı ve en zorlayıcı filmi diyebiliriz. Eski hayranları mizahın eksikliğinden yakınacak olsa bile, karşımızdaki yönetmenin ustalıkla kotardığı, son derece etkileyici bir film.” Sinema Kasım 2002 / Sayfa 67 –Engin Ertan
Yönetmen: Christopher Nolan Oyuncular: Christian Bale, Michael Caine, Katie Holmes
En başarılı Batman uyarlamaları sayılan Tim Burton filmlerinin izinden giderek çizgi romanın Frank Miller’ın etkisiyle daha karanlık ve sert bir havaya bürüdüğü dönemini temel alan Christopher Nolan, Batman’i her zamankinden gerçekçi ve karakter merkezli bir yaklaşımla perdeye yansıtmak iddiasını taşıyor. Hikâyenin hiçbir noktasında seyircinin bir şeyleri önceden bildiğini farz ederek hareket etmemiş ve Kara Şövalye’nin üstün yeteneklerinden tutun da giydiği kostüme kadar her şeye mantık sınırlarını zorlamayan, gerçekçi bir açıklama getirmeye çalışmış. İnandırıcılıktan ve derinlikten çok maceranın boyutlarını önemseyen diğer süperkahraman filmlerinin aksine bu kez her şeyin bir sebebi var.” Sinema Haziran 2005 / Sayfa 42 –Senem Erdine İşmen
Yönetmen: Krzysztof Kieslowski Oyuncular: Irène Jacob, Jean-Louis Trintignant
Üç Renk üçlemesinin son filmi olan ‘Kırmızı’yı kardeşlik ilkesi üzerine kurmuştu Kieslowski. Onun kardeşlikten kastı, kelimenin genel anlamından biraz farklıydı. Bugün bizim için önemli olan bütün insanların bazı tesadüflerle hayatımıza girmiş olduklarını söylüyordu. Öyleyse henüz tanımadığımız herkes, yaşamımızın bir parçası olmaya adaydı. Ve bu durum tüm insanları görünmez bir kardeşlik bağıyla bağlıyordu. Filmin başkahramanı Valentine, arabasıyla çarptığı köpeğin sahibini ararken tanışıyordu emekli yargıç Kern ile. İnsanlarla diyalogunu büyük ölçüde kesmiş olan yaşlı adamın tek meşgalesi komşularının telefon konuşmalarını dinlemek, mahremiyet sınırlarını aşarak bir anlamda ‘Tanrı’yı oynamaktı. Kaldı ki, meslek hayatı boyunca insanların hayatlarını yönlendiren kararlar vermiş, kimilerinde son derece kişisel davranmış, kendisini görevinin de üstünde görmüştü. Valentine’in naif kişiliğinden çok etkilenen Kern, telsizini kapatıp kendini ihbar edecek, ‘Tanrı’ olmanın yorucu sorumluluğundan bir rastlantı eseri tanıştığı genç kız sayesinde kurtulacaktı. (...) Duygusal açılımlar ve kişilik tahlilleri açısından da üçlemenin en güçlü filmi ‘Kırmızı’, iletişimsizlik, yalnızlık, riyakârlık, sevgi açlığı ve bencillik üzerine de düşünmeye çağırıyordu seyircisini. Kern’in hayatlarına tanıklık ettiği hemen herkes büyük yalanlar üzerine kurmuştu yaşamını ve çoğunun bundan haberi bile yoktu.” Sinema Haziran 2006 / Sayfa109 –Pınar Tınaz
Yönetmen: Zeki Demirkubuz Oyuncular: Ufuk Bayraktar, Vildan Atasever
Bir filmi çekerken ‘Ben bunu niye çekiyorum’ diye çok fazla düşünmem ve bu işi sezgilerime, coşkularıma bırakırım. Biraz da bunu maddi manevi koşullara bırakırım. Film bittikten sonra ise hep beraber izleyiciyle birlikte ben de düşünürüm. Şimdi de aslında küçük bir üçkağıtçılık yapıyorum ve siz sorduğunuz için düşünüyorum bu konu üzerine. Evet, insanın kötülüğüne, akıl dışılığına ilgi duyan biriyim. Çünkü insanın iyiliğinde ve aklî oluşunda benim için anlaşılabilir bir şey yok. Genel olarak filmlerimin çoğunda vardır. Karakterler hep akıl dışıdır... Hep bir imkânsızın peşinde koşma duygusu vardır, kendi kendini yok etme, kendi zararına olduğu halde bir şeyi isteme vardır. ‘Kader’ de tüm bunlara olan ilgimi anlatabileceğim en sert hikâyelerden biri. Galiba bu konuyu ele alma amacım bu. Ama film yapmak benim için neden ve sonuçla ilgili bir mesele değil. Ben bunu seviyorum, yani film yapmayı... Bunun benim için çok özel bir yanı var. Hiç kimsenin anlamadığı hiç kimsenin sezmediği bir yanı var.” Zeki Demurkubuz Sinema Kasım 2006 / Sayfa 54 -Röportaj: Murat Emir Eren, Senem Erdine İşmen
Yönetmen: Stanley Kubrick Oyuncular: Nicole Kidman, Tom Cruise
Stanley Kubrick’in ölmeden önce çektiği son filmi nihayet gösterimde… Daha çekimleri başlamadan bir efsane olan film, New Yorklu bir burjuva çiftinden yola çıkarak cinsellik üzerine odaklanıyor… Warner Bros.’un cinsel saplantı üzerine psikolojik bir gerilim olarak nitelendirdiği ve şirket yetkilileri tarafından, Amerika’da vizyona çıktığı güne kadar, yalnızca iki başrol oyuncusuna, Tom Cruise ve Nicole Kidman’a gösterilmiş olan film, sinemanın şimdiye kadar en çok merak uyandıran macerası oldu. Koca stüdyonun koca koca yöneticileri, en ünlü film eleştirmenleri, Cruise ve Kidman’ın dışındaki tüm oyuncular ve hatta –şaka değilbu ikisi için gerçekleştirilen gösterimin makinisti bile filmi görebilmek için vizyonu beklemek durumunda kaldı. Ne var ki filmi vakitsizce (!) gören birileri vardı yine de: MPAA, yani endüstri sansür kurulu! Onlar filmi gördüler ve hiç çekinmeden NC-17 (17 yaşından küçükler izleyemez) sınıflandırması ile taçlandırdılar. Bu, yaklaşık olarak 65 milyon dolara mal olmuş film için bir kabus, olası bir gişe hezimeti demekti. Bununla birlikte Stanley Kubrick’in, bizzat yürüteceği kurgu aşamasının ardından ortaya çıkacak nihai kurguya hiçbir gerekçeyle dokunulamayacağına, filmin ancak ve ancak o hâliyle seyirciye sunulabileceğine ilişkin bir şartı vardı. Warner Bros. yetkilileri bütün endişelerine rağmen Kubrick’in çok önem verdiği bu şarta riayet etmek zorunda olduklarını pekâlâ biliyorlardı.” Sinema Ekim 1999 / Sayfa 52
Yönetmen: Chris Wedge ve Carlos Saldanha. Seslendirenler: Ray Romano, John Leguizamo, Denis Leary
Sadece çocuklara değil yetişkinlere de hitap eden, ustaca tasarlanmış, yeni animasyon harikalarından biriyle karşı karşıyayız: ‘Buz Devri’. Batı’da büyük ilgi gören ve gişede çok başarılı olan film, animasyon tekniğine getirdiği yeniliklerle de dikkat çekiyor. Animasyon filmlerde beceriksiz oyunculukla ilgili sorunlar yaşanabileceğini ‘Final Fantasy’ gibi örneklerden biliyoruz. Sadece seslendirme değil yüz mimikleri açısından da sınıfta kalan, Dolph Lundgren muadili oyuncular gördük. ‘Buz Devri’ bu açıdan epeyce zor bir işe girişiyor; hayvanlarla çalışıyor. İki ayağı üzerinde yürüyen Sid karakterini ve pek şahane bir vücut dili tutturmuş Diego karakterini bir tarafa bırakalım, ama kocaman burnu yüzünden ağzı görünmeyen, dolayısıyla mimik potansiyeli yarıya düşen, vücut dili namına aheste beste yürümekten başka hiçbir potansiyel içermeyen devasa bir mamuttan, yani Manfred’den çıkarılan performansa ne demeli? Sadece bakışlarıyla oynayan Manfred’in hakkını Chris Wedge’e vermek gerekir. Filmdeki oyunculuğun bu açıdan birinci sınıf olduğunu belirtmeliyiz.” Sinema Şubat 2003 / Sayfa 64 –Ferhat Neptün
Yönetmen: Nick Cassavetes Oyuncular: Ryan Gosling, Rachel McAdams, Gena Rowlands
Ünlü Amerikalı yazar Nicholas Charles Sparks’ın aynı adlı romanından uyarlanan “Not Defteri”, iflah olmaz aşk filmi tutkunlarının yeni nesil “Aşk Hikâyesi”… Rivayete göre Sparks’ın eşinin dedesi ve büyükannesinin arasındaki aşk, bu romana esin kaynağı olmuş. Yıllar içinde yazarın bestseller olmuş üç romanı (Message in a Bottle, A Walk to Remember, Nights in Rodanthe) daha sinemaya uyarlandı ancak hiçbiri “Not Defteri” etkisi yaratamadı. Klasik Yeşilçam melodramlarını aratmayan “Not Defteri”; çevrenin, koşulların ve zamanın karşılarına çıkardığı tüm engellere direnen zengin kız ile fakir çocuğun aşkını konu almakta. Ryan Gosling ile Rachel McAdams arasındaki güçlü kimyadan destek alan yapım, beyazperdede katıksız bir aşk masalına dönüştü. İzleyiciyi kâh hastane odasında ağlattı, kâh lunaparkta yeşermiş ilk aşkını hatırlatıp tebessüm ettirdi. En çok da “her zaman, her yerde, her koşulda tek vazgeçilmez şey aşktır” diyerek aşkı arayan ama bulamayan, bulup da kaybeden ya da bulmaktan ümidi kesenleri, masallarda yaşanabilecek büyülü bir sevda öyküsüyle teselli etti.
Yönetmen: Tim Burton Oyuncular: Johnny Depp, Helena Bonham Carter, Alan Rickman
Karındeşen Jack’in rakibi, İngiliz edebiyatının ucuz macera romanlarının unutulmaz karakteri Sweeney Todd, Tim Burton tarafından, Broadway müzikalinden yola çıkılarak beyazperdeye uyarlandı… Film üzerine varılan ortak görüş, dönemin İngilteresi’ni başarıyla anlatan setleriyle ve siyah-beyaz tonlarının hâkimiyetindeki sadece kan kırmızısıyla renklenen genel atmosferiyle, Burton’ın madalyonun karanlık yüzüne olan ilgisini son derece başarıyla yansıtıyor olması. Cinayetleri bol kanlı bir gösteriye dönüştürmekten çekinmeyen yönetmenin en büyük kozlarının oyuncuları Johnny Depp ve Helena Bonham Carter olduğuna şüphe yok. Her zamanki Burton estetiğinin seyirci üzerinde hipnotik bir etki yarattığından bahseden eleştirmenler, bu yılın en iyi on filmi arasına şimdiden ‘Sweeney Todd: Fleet Sokağının Şeytan Berberi’ni yerleştirmiş durumdalar. Filmin Burton hayranları için büyük bir şölen olacağı kesin. Eşinin elinden yiyeceğimiz börekler de cabası!” Sinema Şubat 2008 / Sayfa 42 –Ebru Çeliktuğ
Yönetmen: Joel ve Ethan Coen. Oyuncular: Steve Buscemi, Peter Stormare, Frances McDormand, William H. Macy
"Fargo", yan yana varolan iki ayrı görsel dünyadan oluşuyor. Karla kaplı, donuk, soluk bir gökyüzünün altında uzanan bembeyaz düzlükler ve kasvetli, loş iç mekânlar… Her iki dünya da aşağı yukarı aynı şeylerin altını çiziyor: Can sıkıntısı, boşluk ve tekdüzelik… Hikâye ise hiç tekdüze değil. Tam tersine gayet akıcı. Fakat bütün bu akıcılığa rağmen ‘gündelik hayatın bayağılığı’ diye kısaca özetleyebileceğim bir durum var ki, bu, filmin her yerinden sızıyor ve ‘Fargo’ya asıl kimliğini, temel özelliğini kazandırıyor: Depresif bir kış mevsiminde cinnete ve şiddete doğru sapan sıradan insanlar… Ve finalde bir hiç uğruna ölen onca insana, yıkılan bir aileye, hiç kimsenin işine yaramayan, karlar altındaki o yüz binlerce dolara ve filmin tümüne sinmiş o ironiye, kara mizaha rağmen, hayatın olanca yeknesaklığıyla akıp gitmesi gerçekten insanın tüylerini ürpertiyor. O noktada Coen’lerin bir ‘suç filmi’ kisvesi altında ‘gündelik hayatın içinde saklanmış melankoli, şiddet ve sıradanlık’ üzerine ironik bir zihin jimnastiği yaptığı ihtimali daha da kuvvetleniyor.” Sinema Kasım 1996 / Sayfa 28 –Mehmet Açar
Yönetmen: Alejandro González Iñárritu Oyuncular: Cate Blanchett, Brad Pitt, Gael García Bernal
Babil’in, adının da gösterdiği gibi, çok net bir merkezi teması var: İletişimsizlik. Semalara ulaşmak isteyen insanoğlunun Tanrı tarafından dili dolaştırılarak cezalandırılışının ve bunun sonucunda lisanlarının doğuşunun öyküsüne gönderme yapan ‘Babil’ ismi, filmin üç ayrı kıtada ve dört ayrı dilde geçen dört parçası için bir tür şemsiye oluşturuyor. Filmde, dil farkı, insanlar arasındaki iletişimin önündeki ilk gözle görülür engeli teşkil ediyor etmesine ama ‘Babil’in asıl derdi bu gibi görünmüyor. Aynı dili konuşup anlaşamayan karakterleriyle de ifade edildiği üzere, insan deneyiminin, genelde ‘evrensel’ tanımlaması uygun görülen niteliklerine rağmen, insanların birbirlerinin meramlarını anlamak konusundaki arızaları asıl mesele. ‘Babil’in ortaya koyduğu manzaradaki temel ironi şu: Enformasyon zengini bu yeni dünyada ‘anlayış’ değil ‘iletim’ hızlanıyor sadece; bu da en az ‘anlaşmayı’ olduğu kadar anlaşmazlıkları da hızlandırıyor.” Sinema Aralık 2006 / Sayfa 28 –Kutlukhan Kutlu
Yönetmen: Andrew Stanton Seslendirenler: Ben Burtt, Elissa Knight, Jeff Garlin
Vol-İ’ pek çok açıdan cesur bir animasyon. Öncelikle öykünün kahramanı uzun yıllar çöp toplamaktan artık paslanmış, modası geçmiş ve eski teknoloji ürünü bir robot! Dev çöp kulelerinin yükseldiği iç karartıcı bir kıyamet sonrası dünya manzarası, filmin fonunu oluşturuyor. Ve en önemlisi de filmin ilk yarım saati diyalogsuz geçiyor. Vol-İ’nin günlük yaşamından kesitler sunan ve Eve ile karşılaşmasını anlatan bu bölüm, modern bir sessiz film izlenimi yaratıyor insanda. Daha sonrasındaysa insanoğlunun Buy and Large (Satın al ve Genişle) adlı bir şirket yüzünden düştüğü içler acısı durum var ki, bu açıkça günümüz ABD’sinin tüketim alışkanlıklarına ve sağlıksız beslenmenin sembolü olarak gerçek bir probleme dönüşmüş obeziteye sert bir eleştiri. (...) ‘Vol-İ’ bir komedi olarak yola çıkıyor ama sonra merkezine bir aşk hikâyesi yerleştiriyor. Tekinsiz bir gelecek atmosferi çizerek seyirciyi ister istemez çevreyle ilgili kafa yormaya zorluyor ama bunun yanında aksiyondan da payını alan ve birkaç türü birleştiren zengin bir animasyona dönüşüyor. Üstelik film, teknik kalitesiyle de diğer animasyonlardan büyük farkla ayrılıyor.” Sinema Eylül 2008 / Sayfa 50 –Ebru Çeliktuğ