Özellikle İngilizce dilde eğitim veren liselerin öğrencilerinin yakından bildiği bir isimdir Katherine Mansfield. Çünkü muhakkak yıllık müfredatta yer alır, orada değilse bile en azından tavsiye edilen okuma listesinde... Mansfield'ın kısa öykülerinden derlenen kitapları ise özellikle bu tür kız okullarında okuyan annelerinden kızlarına geçer elden ele sessizce kabul edilmiş bir tür miras gibi. Benim de aynen böyle olmuştu. İngilizceyi henüz yeni öğrenmeye başlamıştım ki annem bana kendi biricik Mansfield'ını uzattı ve "Al, okumayı dene bakalım, eğer sökersen ben de senin İngilizceyi kıvırmaya başladığına inanacağım," dedi. Açıkçası gözüm korkmuştu, çünkü üstünde 'stage' derecelendirmesi bile olmayan, bu gayet ciddi görünümlü kitabın dilinin üstesinden gelemeyeceğimi düşünmüştüm. Ama sonra ilk sayfayı çevirme cesaretini gösterdim ve kafamı kıra kıra da olsa Mansfield'ın şiir gibi akan dilinin peşine düştüm. O kitap bana yalnızca Mansfield öykülerini sevdirmekle kalmamıştı, İngilizceyle aramda da önemli bir meydan savaşını kazanmama neden olmuştu. Mansfield'ı ama özellikle de onun Garden Party adlı öyküsünü sevdim. Çünkü bu öykü yalnızca adıyla bile beni başka, pırıltılı dünyalara çağırmaya yetiyordu. Yıllar sonra Garden Party'yi, Bahçede Eğlence adıyla çevrilmiş olarak elimde tutuyorum. Öykünün adını verdiği 1922 tarihli bu koleksiyon, Mansfield'ın son dönemine rastlayan öykülerini bir araya getiriyor. Kitabı anlatmadan önce biraz da yazarının yaşam öyküsüne değinmekte yarar var. Çünkü Mansfield, öyküleriyle benim gibi okuyucularına ilham vermekle kalmamış, yaşam öyküsüyle de aslında çağının kadınlarına sıra dışı bir örnek oluşturmuştu.
YENİ ZELANDA'DAN İNGİLTERE'YE
1888 yılında Yeni Zelanda'da doğan Mansfield, pek çok entelektüel genç kadın gibi kısa bir öğrenimin ardından geleceğini aramak üzere Londra'ya gelmiş. Gelir gelmez de dönemin bohem çevreleri arasına yerleşmiş. Onun yaşam öyküsü bize son derece tutkulu, cesur ve özgür yaradılışlı bir genç kadın olduğunu gösteriyor. Döneme göre gayet sıra dışı özellikler bunlar. Öylesine tutkulu ki yalnızca erkeklerle değil kadınlarla da ilişkiler kuruyor, bu dönemden bilinen en az iki lezbiyen ilişkisi var örneğin. Ardından istenmeyen bir hamilelik ve bu hamilelik üstüne aşık olmadığı bir başka erkekle yaptığı evlilik geliyor. Önce evliliğini terk ediyor, ardından da bir düşük sonrası doğmamış çocuğunu kaybediyor. Tüm bu olayların üstüne de annesi tarafından reddediliyor. Bu arada yavaş yavaş ilk öykülerini de yazmaya başlıyor. Hayatının dönüm noktasını ise, John Middleton Murray'le tanışması. Önce iş arkadaşı ardından sevgili, son olarak da karı-koca oluyorlar. Birlikte Avrupa'yı dolaşıyor, dönemin entelektüelleriyle tanışıyorlar. Mansfield'ın bu dönemden en dikkat çekici dostlukları ise D.H. Lawrence, Virginia Woolf, T.S. Elliot, Bertrand Russell gibi isimlerle kuruluyor. Öte yandan özel hayatı bir süre sonra fırtınalarla sarsılıyor, kocasını sevmesine rağmen farklı isimlerle aşklar yaşamaktan da geri durmuyor. Tüm bunların üstüne de çok sevdiği erkek kardeşini savaşta yitiriyor. Bu inişli çıkışlı yaşam her şeye rağmen yazarlığı üstünde olumlu bir etki yaratıyor. Ve belki de en güzel eserleri olan, son dönem öykülerini bu sarsıntılı yıllarında kaleme alıyor. Ne var ki daha ilk gençliğinden bu yana peşini bırakmayan ciğerlerindeki hassasiyet, tüm yaşama isteğine rağmen 1923'te, henüz 35 yaşındayken onun veremden ölmesine sebep oluyor. Onun ölümünün ardından kocası, basılmamış eserleri dahil tüm yapıtlarını yayımlatıyor. Virginia Woolf, dostu olsa da Mansfield'ın eserlerini ve yazarlığını bir parça küçümsermiş. Ancak tarih Woolf'u haksız çıkardı. Çünkü edebiyat tarihçileri onun öykülerini modern edebiyatın oluşması yolundaki köşe taşları arasında görüyor. Kurgusu, olay örgüsü, mekan kurulumu ve psikolojik derinlikleri ustalıkla irdelenen karakterleriyle, modern edebiyatı başlatanlar arasında olduğunu belirtiyorlar. Yalnızca bunlar değil, şiirsel dili ve sade anlatımı da yine öne çıkan özelliklerinden... Tüm bunlar da Mansfield'ın modernizmin öncülleri arasında yer alarak neden okul müfredatlarına girdiğini açıklıyor kuşkusuz. Öykünün bir edebiyat türü olarak gelişmesine büyük katkısı olan Mansfield'ın kendi öyküleri ise psikolojik çatışmaları ve gözlem derinliğiyle Anton Çehov'dan yoğun olarak etkilenmiş. Son dönem öykülerindeki özellikle kimi karanlık temalar ise Dostoyevski'yi çağrıştırır. Öte yandan Mansfield'ın bizi ve özel olarak bu dosyayı doğrudan ilgilendiren bir özelliği daha var. O da hemen tüm öykülerinde kadın karakterlerini derinlikli bir biçimde anlatması, olayları kadın karakterlerin gözlerinden aktarması ve hatta çoğu zaman erkek karakterleri ikinci planda bırakması... Koleksiyonda yer alan 15 öykünün içlerinden bazıları, özellikle önem taşıyor. Bir parti hazırlığı sırasında hem hayatın ışıltılı yönüyle hem de ölümün karanlık çehresiyle tanışan, zengin ve fakir arasındaki sınıf ayrımına şahit olan bir genç kızın öyküsünün anlatıldığı Bahçede Eğlence; aynı karakterlerin bir kez daha göründüğü ve bir genç kızın ilk balosundaki kısacık dans süresinde gençlik ve yaşlılık konusunda tatsız bir aydınlanma yaşayan ancak ardından da ilk aşkın kollarında her şeyi unutan bir diğer genç kızın öyküsünün anlatıldığı Kızın İlk Balosu; babalarının ölümün ardından hayatın tatsızlıklarıyla ve düş kırıklıklarıyla yüzleşmek zorunda kalan kız kardeşlerin öyküsünün anlatıldığı Ölü Albayın Kızları ve yazarın ustalığında dönüm noktalarından biri olarak kabul edilen, bir parkta otururken kurduğu tatlı hayallerle acı bir şekilde yüzleşmek zorunda kalan, orta yaşlı bir kadının hayal kırıklığının yaşandığı Miss Brill...
WOOLF ONU KISKANDI MI?
Ne mutludur ki aynı dönemde, aynı koleksiyon bu kez Şadan Karadeniz çevirisiyle, Can Yayınları'ndan çıktı. Kitabın sonunda yer alan açıklamalar bölümü, öykülere dair pek çok detayı aydınlatırken girişte yer alan şu notlar ise ona dair bilgilerimizi biraz daha derinleştiriyor: "Katherine Mansfield, 'Yazmak için yaşıyorum,' der. 1903-1906 arası gittiği kraliyet koleji yıllarında yazmaya başlayan genç öykü yazarının kendisine örnek aldığı yazar, Oscar Wilde'dır. Wilde'ın aforizmalarının ardından kendine özgü dünya görüşlerini de not eder, 'Hayatta en üst noktaya kadar tırmanmak istiyorum!' Bertrand Russell onun zekasına hayrandır; 'Bir kedi gibi. Yabanıl, ağır ve daima yalnız, kendi kendini koruyan. Kendine dönük, kendisi için yaşayan, sanatına odaklanmış, neredeyse fanatik, garip bir insan gibi göründü bana,' diyen Virginia Woolf'un belki de kıskandığı tek yazardır. Christopher Isherwood ve Aldous Huxley, Mansfield'in yalnızca sözlerini yapıtlarında kullanmakla kalmamış, ona romanlarının kahramanı olarak da yer vermişlerdir. D.H. Lawrence'ın Aşık Kadınlar adlı romanındaki Gudrun karakterinin modeli, Katherine Mansfield'dir."
BAHÇEDE EĞLENCE
Katherine Mansfield Çeviren: Oya Dalgıç İş Bankası Kültür Yayınları Öykü, 230 s., 14 TL
BAHÇE PARTİS
Katherine Mansfield Çeviren: Şadan Karadeniz Can Yayınları Öykü, 240 s., 17 TL