Bır kitap okurken ki bu ister bir roman olsun ya da öykü kitabı ve hatta edebiyat dısı bir eser, bilincimizin bir yanıyla da kitabın yazarı hakkında fikir edinmeye çalısırız. Yazarın ruhunun gölgesi hep o satırlarda dolasır. O nedenle röportajlarda yazarlara en sık sorulan soru da "Bu kitapta siz ne kadar varsınız, ne kadar otobiyografik bir eser bu?" olur zaten. Evet, yazarlar bilinçli ya da bilinçsiz kendilerine dair ipuçları saçarlar eserlerine. Okurlar da içgüdüsel bir sekilde bu ipuçlarını yakalar ve yazarın karakteri ya da yazma anındaki ruh durumuna dair genel bir fikir edinmeye çalısırlar. Yine de hiçbir yazı türü mektup kadar seffaf iletmez yazarının ruh durumunu ya da karakter özelliklerini. Mektuplar yazarının bugünü, dünü ve yarınına dair bilgiler verir. En önemlisi ister gerçek bir yazar ister sıradan biri tarafından yazılmıs olsun fark etmez her zaman belli bir merak duygusu esliginde okunur.
MEKTUPLAR DOĞALARI GEREĞİ MAHREMDİR
Mektuplar dogası geregi mahrem bir özellige sahiptir çünkü. Ister tek bir kisiye yönelik ister daha genel bir kitleyi hedefleyerek yazılmıs olsun hep o mahrem özelligini korur. Mahremdir çünkü yazan bazen bilinçli bazen de bilinçsiz ve sakınımsızca duygu ve düsüncelerini en seffaf sekilde geçirir mektuba. Çogu mektup bir iç dökme ve paylasma amacıyla yazıldıgından hayli duygusal özellikler tasır ve duygusal olan her sey gibi de mahremdir. Iste bu nedenle mektup okumak her zaman farklı türde duygular yasatır okura. Mektubu yazan ister tanıdık ister tanımadık biri olsun okur her zaman bir tür gizlice mahreme girip bakma duygusunun getirdigi haz duygusunun esliginde, yazarına dair daha fazla ipucu elde etme heyecanına kapılır. Yazan kisiyi en sakınımsız, en seffaf ve dogal haliyle gördügünün (tabii eger yazan da farklı bir kimlige bürünmezse) bilinciyle okur. Topluma mal olmus kisilerin mektupları bu nedenle çok degerlidir. Onlara dair en titiz biyografi çalısmasında ya da en yakınlarının sohbetlerinden dahi ögrenemeyecegimiz nice bilgiyi, birinci elden sahibinin kaleminden bize ilettigi için... Eger mektubun sahibi edebiyatçıysa bir de o zaman onu okumaktan alınan haz bir kat daha artar. Isin içine edebi bir lezzet de katılır çünkü ve en önemlisi yazarın yalnızca kendisine degil eserlerine dair de yeni kapılar açan ipuçları çıkar ortaya. Bu ay farklı tarzda mektuplardan olusan iki kitap mektuplar hakkında düsünmemi sagladı. Tarzlarının farklı olması ise onları karsılastırarak incelememe daha da yardımcı oldu. Bu kitaplardan ilki
Metin Altıok'tan Zeynep'e Mektuplar, Sivas olaylarında kaybettigimiz sairimiz Metin Altıok'un kızı Zeynep'e 1979- 1986 yılları arasında ögretmen olarak gittigi Bingöl ve Izmir'den yazdıgı mektuplardan olusuyor. Mektupların yazıldıgı sırada henüz bir ortaokul ögrencisi olan Zeynep Altıok'un babasına yazdıgı mektuplar yok, yalnızca tek yönlü babadan kızına gönderilmis mektuplar bulunuyor. O nedenle bu mektuplar aracılıgıyla yalnızca Metin Altıok'un 'sesini duyuyor', yazdıkları aracılıgıyla kızının cevaplarını da tahmin etme eylemine girisiyoruz. Çok sevdigi küçük kızı ve bosandıgı esi Ankara'da yasarken onlara hasret kalmıs bir babanın duygularını okuyoruz bu mektuplarda öncelikle. Bir sair de olsa, öncelikle baba kimligiyle beliriyor bu mektuplarda Altıok. Önce Izmir'den yazdıgı mektuplarını okuyoruz. Kızının onu ziyarete gelmesini hasretle bekleyen baba Altıok ile ögretmenlik atamasını bekleyen issiz bir genç adamın duyguları birbirine karısıyor bu ilk mektuplarda. Ardından Bingöl'e bir felsefe ögretmeni olarak atanması geliyor. Bingöl'deki ilk aylar parasızlık, imkansızlık ve zor iklim sartları nedeniyle zor geçse de babanın asıl derdi yine kızına duydugu büyük hasret oluyor. Yeterli sıklıkta ona cevap yazmadıgı için kızına yaptıgı serzenisler kaplıyor her bir mektubunu. Zaman geçse de mektuplarda sürekli karsılasılan ortak durumları fark etmeye baslıyorsunuz. Babanın kızına olan büyük hasreti, yeterli sıklıkta cevap alamaması ve ihmal edildigi konusundaki serzenisleri ile yaz ayları için yapılan baba-kız tatil planları... Baba her kıs kızına yaz tatili sözü veriyor, paralar biriktiriyor ancak her sonbahar yazılan mektuplardan görüyorsunuz ki o söz verilen tatil yine gerçeklestirilememistir. Bunun en önemli nedeni babanın içinde bulundugu mali sıkıntıdır. Ama baska sözü edilmeyen nedenler de var mıdır acaba? Bu arada baba her mektubunda her satırında kızına olan büyük özleminden bahsediyor olsa da kızı neden onun istedigi kadar sıklıkla cevaplamıyordur acaba? Mektuplar devam ettikçe hep bu soruları merak etmeye, bu yalnızca tek yönlü okuyabildiginiz mektuplardan baba ve kızı, satırlarda dile getirilmeyen aralarında yasanmıs olanları merak edip, çözmeye çalısıyorsunuz. Bingöl'deki sartları düzelse ve sevilen bir ögretmen olmaya baslasa da mektuplarında sıkça karsılasmaya basladıgımız siddetli el titremeleri, içkiyle dostluga dair üstü kapalı göndermeler bu nedenlerden biri olabilir mi acaba? Bu mektuplarda yalnızca baba-kız hasreti yok elbet. Altıok'un dönemin Bingöl'üne dair izlenimleri de var. Geceleri sokaga çıkmanın tekinsiz oldugu, bir yumurtanın dahi bulunmadıgı, yoksul ve yalnız Bingöl'den haberler... Kendi yaptıgı Kibele heykelleri nedeniyle göz altına alınısını da, yeni evliligini de mektuplardan ögreniyor kızı. Öte yandan duyarlı bir sair olan Altıok'un yalnızca kendi özel hayatındaki duygusal inis çıkıslardan degil, Bingöl'deki iki gencin basına gelen askeri infaz gibi olaylardan da çok etkilenip, depresyona girdigini ve çok sevdigi kızına yazmayı dahi aksattıgını fark ediyoruz. Bazen de siirlerine dair haberler okuyor, eserlerine dair ipuçları topluyoruz. Aynı zamanda bir ressam da olan Altıok'un kızı için yaptıgı kimi çizimleri de, mektuplarının orijinalleri de yer alıyor bu kitapta. Yalnız kalmıs bir sairin kimi zaman ümit dolsa da hüzünlü dünyasından kısa kesitleri tüm seffaflıgıyla sunan bu mektuplar, sair olarak tanıdıgımız Altıok'un kızını çok seven bir baba olarak portresini sunuyor bize. En basında yer alan Zeynep Altıok'un son derece dokunaklı mektubu esliginde...
İKİ SEVİLEN YAZARIN MEKTUPLAŞMASI
Ikinci kitap
Simdi ve Burada ise çok daha farklı mektuplarla tanıstırıyor bizi. Iki önemli ve sevilen yazarın Paul Auster ile J.M. Coetzee'nin aralarında üç yıl boyunca süren mektuplasmalarını sunuyor bize. Auster ve Coetzee, Beckett'a dair bir kitap için ortak bir çalısma yapmalarına ragmen ilk tanısmaları çok daha sonra Avustralya'daki bir edebiyat festivalinde olmus. Birbirlerinin eserlerini yıllardır begeniyle okuyan iki yazar, dostluklarından da hoslanmıslar. Dönüste Coetzee karsılıklı mektuplasmalarını ve bunu iki yıllık bir proje olarak gerçeklestirip, daha sonra kitaplastırmalarını önermis. Biri New York'ta, digeri de Avustralya'da yasayan iki yazar bu mektuplasmalardan öyles zevk almıslar ki sonunda projeyi üç yıla çıkarmıslar. Iste kitapta iki yazarın 2008-2011 yılları arasındaki mektuplasmaları yer alıyor. Ilk mektuplar dostluk gibi genel konular üstüne edebi ve felsefi karsılıklı yorumlarda bulunmaktan olusurken 'mektup arkadaslıkları' ilerledikçe giderek daha kisisel dünyalarına ve duygusal hayatlarına dair detaylarla karsılasmaya baslıyor, sıkı bir dostlugun adım adım kurulmaya baslandıgını izliyorsunuz. Bu arada kimi komik olaylar da oluyor. Önceleri karsılıklı düzenli bir periyot oturtamadıklarından cevaplama konusunda saskınlıklar olusabiliyor. Ya da bilgisayar kullanma konusundaki yetersizlikler nedeniyle posta yerine e-mail ile gönderilen bir mektubun eki çok sonra fark edildiginden karısıklıklar olabiliyor. Yine de iki yazar bir yandan dünyanın dört bir yanında çesitli etkinliklere katılmayı sürdürürken, asla ihmal etmeden mektuplasmalarına da düzenli olarak devam ediyorlar. Giderek onların seslerine alısmaya basladıkça siz de mektuplarda anlatılan konuların gerisinde bu iki yazarın mizacına dair de fikirler edinmeye baslıyorsunuz. Örnegin Paul Auster hayata çok daha duygusal ancak bir o kadar da kaygısız ve mutlu, huzurlu bir ruh haliyle yaklasırken; Coetzee'nin mantıgı daha çok önem veren ve bunun sonucunda hayata dair daha analitik ve gerçekçi, kesin yargılara sahip olmasına ragmen, Auster'a oranla hayatı daha ciddiye alan, daha kaygılı bir ruh haline sahip oldugunu fark ediyorsunuz. Bunun en çarpıcı iki örnegi ise mektuplarında birbirlerine yaptıkları su iki yorumda yakalanıyor örnegin. Coetzee bir mektubunda, 1960'lı yıllarda Avrupa'dan New York'a gemiyle gittigi bir sefer yolculukta katıldıgı bir satranç turnuvasında yasadıklarını anlatıyor. Gemi New York limanına yanasmak üzeredir ancak galibi belirleyerek son karsılasma çok uzayıp, sonuçlanmamıstır. Seyirciler dahi gitmistir artık. Coetzee'nin Alman rakibi berabere kalmalarını önerir. Coetzee de mecburen kabul eder ancak gemiden ayrılıp, Amerika'nın içlerine dogru çıktıgı üç günlük uzun otobüs yolculugunda dahi bu karsılasmayı düsünmeyi bırakmaz ve birkaç hamle sonra rakibini kesin yenecegini fark eder. Bunu fark etmesi onu öylesine öflendirmistir ki günlerce kendine gelemez, dısarıdaki yeni ve güzel dünyaya uyum saglayamaz ve öfkesiyle kendini bambaska birine dönüstürür. Auster'ın bu mevzuyu yorumlayan mektubu ise su sekildedir, "Sen içinde saklı duran ve hiç tanısmadıgın bir canavarla tanısmıssın. Ben hiç içimdeki canavarla tanısmadım." Gerçekten de Auster içindeki canavarla hiç tanısmamıstır çünkü büyük ihtimalle zaten içinde bir canavar yoktur. Coetzee ise keskin analiz yetenegiyle dostunun bu özelliginin çoktan farkına varmıstır Auster'ın Avrupa'daki bir satodan ona yazdıgı mektubunda talihinde böyle güzel bir olayla karsılasmasına ve bir sato tatiliyle ödüllendirilmesine çok sasırdıgını belirttiginde, Coetzee onu söyle yanıtlar; "Bu sanslı dönem, geçmiste yasadıgın ve talihine küsme yaradılısında olmadıgın için unuttugun sanssız bir dönemin ödesmesidir." Evet, Coetzee Auster'ı olabilecek en güzel sekilde tanımlamıstır aslında 'talihine küsme yaradılısında olmamak'. Ikilinin arasındaki bu fark spora karsı yaklasımlarında da ortaya çıkar. Coetzee, o talihsiz satranç oyunundan sonra 'içindeki canavarla' bir daha karsılasmamak için rekabete dayalı sporlara girismezken, Auster her tür sporu büyük bir cosku ve sportmenlik duygusuyla, rekabeti aklından dahi geçirmeden yapmaktadır. Mektuplar ilerledikçe ikilinin dostluk kavramının yanı sıra dünyadaki finansal kriz gibi mevzular üstüne de entelektüel sohbetlere giristiklerine birbirleriyle yazmakta oldukları son kitaplarını paylastıklarına, edebiyattan ve filmlerden bol bol söz ettiklerine, bu arada sık sık eslerinden bahsettiklerine tanık oluruz. Iki yazarın dostlugunun yanı sıra birbirlerinin esleriyle de çift olarak görüsmekte ve bu ortak dostluktan hoslanmaktadırlar. Iki kadının adı mektuplarda bol bol geçse, bazen tavsiyeleri istense de onların sesini hiç duymayız.
MEKTUP ARKADAŞLIĞI VAZGEÇİLMEZ HALE GELDİ
Bu arada mektuplarına sık sık konu olan bir baska 'mektuplar' konusu daha vardır. Tanısmalarına neden olan Beckett'ın mektupları üstüne bir elestiri yazısı yazmakta olan Coetzee, sık sık konuyla ilgili Auster'ın görüslerine basvurur. Mektuplar genelden kisisele dogru çesitlenip ilerledikçe, bu mektup arkadaslıgının ikisi için de vazgeçilmez olmaya baslamasına tanık oluruz. Auster, bir gün Coetzee'ye söyle yazar; "Birkaç gün önce, yazısmalarımızın benim üzerimdeki etkisi sasırtıcı bir biçimde ortaya çıktı. Yaklasık üç yıldır mektuplasıyoruz, bu süre içinde küçük çocukların icat ettikleri hayali arkadasların bir tür kuzeni sayılabilecek biçimde 'burada olmayan öteki' haline geldin benim için. Sokakta dolasırken sık sık kafamın içinde seninle konustugumu, kaldırımda yanımdan geçen o tuhaf görünüslü adamı sana gösterebilmek, az önce kulak misafiri oldugum konusmayı sana anlatabilmek ya da çogu kez ögle yemegimi aldıgım küçük sandviççi dükkanına seni götürüp orada benimle konusulanları dinletmek istedigimi kesfettim." Evet, mektuplasmak tam da Auster'ın müthis bir sekilde tanımladıgı gibi, bizi 'burada olmayan öteki' ile sanki yanımızdaymıs gibi diyaloga soktugu ve insanoglunun en büyük korkusu olan yalnızlık korkusuna bir tür panzehir sagladıgı için bu denli güzel ve vazgeçilmez bir alıskanlık bizim için... Tabii dogru mektup arkadasını bulma sansına erisenlere!