Halk Filozofu
SEKIZ katlı, suları yara yara ilerleyen gemi güvertesi gibi yürüyüsüne bakıldıgında onu ilk görenler, huyunu karakterini bilmeyenler; tipinden, görünümünden çekinebilirler. Kim oldugunu, mangal gibi yüreginin tüm hücrelerinde insaf, vicdan, hosgörü yıgınları yüklü bulundugunu bilebilseler mesele kalmayacak. Zaten, onun en büyük sıkıntılarından birisi de bu ya: Dıs görünüsüne göre degerlendirilmek. Yanlıs anlasılmak veya iyi anlasılmamak. Kendini istenildigi sekilde ifade edememek. Kendi deyimiyle, "Karakter Ayhan Isık, verilen rol Erol Tas." Ne yapabilir ki hayatın insafsız, acımasız girdabının ortasında yalnız basına... Bu adamın adı Ömer Çolakoglu. Namı diger HALK FILOZOFU. Yaslı gibi görünse de ruhu, gönlü genç. Yapılı vücudu, düzgün çam agacı gövdesi gibi boyu, kumral, düzgün yüz hatları üzerindeki çakır, mavi lazer ısıgı keskinligindeki gözleriyle gayet yakısıklı, kitaplardaki eski Türk kahramanlarından birinin zamanımıza aksetmis canlı bir örnegi adeta. Kim bilir, köyünde geçen delikanlılık yıllarında kaç genç kız çesme baslarında su doldururken onun önlerinden geçisini izlemeye dalıp helkelerini tasırmıslar, kimlerin evlilik hayallerini süslemis, düslerinin kahramanı olmus, kimleri kıskançlıktan birbirine düsürerek saç bas yoldurtmustur. O tarafları ne kendisi anlatır ne de duyup bilenler vardır. Belki de "Melike" adını verdigi esi Sevim Hanım'dan çekinir. Melike ise malum oldugu üzere ufak tefek, minyon tipli bir kadındır. Her nedense gidip geldigi her yerde kocasının yanındadır. Filozof, Antepli seyyar halı satıcıları misali adeta sırtında tasır Melike'sini. Melike, kale kulesi görünümlü adamının yanında çogu zamanlar konu mankeni görevi yapsa da birçok lafa da kadir olur. Her seyden anlayıp büyük göldeki küçük balık rahatlıgında görüs ve yorumlarını bildirir. Bu durum, biraz da esiyle olan muhabbetlerini ispat çabası gibidir sanki. Filozofun ikinci olmazsa olmazı sürekli olarak sag koltugunda tasıdıgı kara çantasıdır. Çantasında tavsan bacagı, at kulagı, incik boncuk cinsinden lüzumsuz gereçler bulunmaz. Yükü ilim, bilim agırlıklıdır. Makale, siir yazılı kâgıtlar ve gazete kupürlerinden olusur. Bu makale ve siirler genellikle kendi eseridir. Okusun okumasın, tanıdıgı herkese bu yazılı kâgıtlardan dagıtır. Okuyup irfan sahibi olmak artık onlara kalmıstır. Filozof için önemli olan, toplumda ters giden olaylara, yolsuzluk ve dengesizliklere karsı koymus oldugu tepkiyi sözlü ve yazılı olarak dile getirebilmesidir. Böylece görevini yapmanın huzur ve mutlulugunu yasayabilir. Içinde kendisinin yazılı olmadıgı kitabı okumaz. Kendinden kasıt; kendisi gibi olan insanlar ve onların sorunlarıdır. Falanca mankenin haberi, öteki aktrisin çıkardıgı dergi, kıytırık sovmenin hayatını anlattıgı kitabı onu hiç ilgilendirmez. Bu tipler topluma örnek olmamalıdırlar. Ne yazık ki kötü örnekler olarak hep gündemdedirler. Iste tepki böylelerine, bunların tahrip etmeye çalıstıgı aile yapımız, geleneklerimiz, milli ve manevi degerlerimizi korumaya yöneliktir. Burada, halk filozofları devreye girip olaya nesterlerini vurmalıdır. Bayhan'ın pop star olup olamayacagı, Biri Bizi Gözetliyor yarısmasının sonucu, gerçek hayatla iliskisi olmayan mafya dizileri, fanatik spor kulübü taraftarlıgı, kasıtlı olarak insanlarımızı özünden uzaklastırmaya yönelik sisirilmis magazin haberleri ve olayları milletimizin zihnini isgal etmemelidir. Aslımız ve neslimizin devamı bakımından birilerinin bu lüzumsuzluklara dur diyerek kendi yasantılarıyla örnek olmaları gerekmektedir. Iste Ömer Çolakoglu, sade yasantısı, olaylara yapıcı yaklasımları, basından geçen kıssadan hisse anlatımlarıyla gelecek endisesi tasıyan uyarıcılardan biridir. Çogumuzun gözünden kaçan basit olaylardaki ince ayrıntıları fark edip analizini yaparak sorunları ve bunların çözüm önerilerini sunar. Anlatımlarını akıcı bir üslup, yalın bir dille yaptıgından dinleyenlerine de hosça vakit geçirtir. Ne siyasi, ne de ekonomik bir beklentisi vardır bir yerlerden. Bu sebepten dogru bildigi her seyi çekinmeden, korkmadan uluorta söyler. Sehrin ileri gelen zenginlerine, bürokratlarına "Kureys'in Uluları" seklinde hitap eder. Onlar da, kendilerine yakıstırılan pek de iyi olmayan bu sözlere kızmaz, tepki göstermezler. Aslında tepki gösterilmeyen, saygı duyulan halk filozofunun sahsiyetidir. Bazen, linç edilmek istenen birinin kurtarıcısıdır, bazen isi bittigi zaman sahibi tarafından içine bindirilmeyen, karda kalmıs bir arabanın iticisi. Kimi zaman istemeyerek hata yapıp evine gitmeye korkan bir garibanın yanındaki gönüllü koruması. Teksas'taki yalnız kovboylara da benzetir kendisini. Bir masada sıra hesap ödemeye gelince en hızlı para çekenlerdendir. Ne yazık ki insanlar hayatlarının hep külfetli dönemlerinde bulurlar onu. Nimet paylasımına gelince filozof, kimsenin aklına gelmez. O sadece eylem adamıdır. Eyleme dönüsmeyen düsünceler laf kalabalıgıdır. Insan kendi yapamayacagı bir is hakkında tavsiyede bulunursa sahtekârdır, riyakârdır. Sözünü hayata geçiren insan ise kahramandır. Sütçü Imam'ın Maras'ta yaptıgı bir hareket, yüzlerce imamın camilerde verdigi vaazdan daha kıymetlidir. Bir hastaya, "Büyük geçmis olsun. Duyunca ne kadar üzüldüm," demek yerine küçük bir ihtiyacını karsılamak gerekir. Insanın sözleri net, belirgin, oturaklı ve sert köseli olmalıdır. Yuvarlak, global laflarla isi geçistirmeye çalısanlardan hayır gelmez. Ne sosyal güvencesi vardır ne de emekliligi. Bedava saglık güvencesi kapsamındaki yesil kart, pembe kart, mavi kart gibi ayrıcalıkları onur kırıcı bularak tenezzül etmemistir bunlardan yararlanmaya. Esi ve kendisinin saglık sorunlarını, kendine has yöntemlerle halletmektedir. Hayatın kendisine gösterdigi kırmızı karta ise tüm benligi ile direnmeye çalısmaktadır. Vakit geçirmek amacıyla esnafların yanında sürterek, olur olmaz laflara karısarak islerini aksatan bazı emekli tiplerine oldukça kızgındır. Onları sosyal hayatın görgü kapsam alanının dısına çıkarmıstır. Duygularını, özlemlerini, sorunlara çözüm önerilerini mahalli bir gazetede ara sıra yazmıs oldugu köse yazılarıyla dile getirmektedir. Eskiden boksör oldugu söylenmektedir. Hayatının bu bölümüyle ilgili fazla anısını duyan yoktur. Yoksa, o zamanlarda, Sultan Abdülhamit'in sırtı yerden kalkmayan pehlivanı misali hatırlamak istemedigi olaylar mı vardır bilinmez. Olabilir, saygı duymak gerek. Ne de olsa o da etten kemikten yaratılmıs bir kul nihayetinde. Elbette zaafları ve maglubiyetleri de bulunacaktır. Ünlü bir güresçimizin, "Hazreti Ali degilem ki bükem bükem yatıram!" seklindeki sözleriyle acizligini belirttigi gibi, ille de filozoftan benzeri bir cümle beklemek gereksizdir. Insanlara daha ilginç gelen tarafı, uzun süre radyo, televizyon tamirciligi yaparak geçimini saglamıs olmasıdır. Bu durumda ister istemez akıllara, "koca koca, vahsi görünümlü ellerle, anadut görünümlü parmaklarıyla bu ince isleri nasıl becerip içinden çıkıyordu acaba, sorusu geliyor. Demek ki oluyormus, görünüse aldanmamalı. Batı hayranlıgı, lüks tüketim özentisinden kaynaklanan uyduruk gün ve bayramlara da tepkilidir halk filozofu. Ona göre, milli ve dini bayramların haricindeki bayramlar gereksizdir. Gün ise mahserdeki hesap günüdür. Bunların haricindekiler uluların kazançlarını artırmak, "Körler sagırlar birbirini agırlar," örneginin zamanımızdaki uygulama bahaneleridir. Ne lüzum var yılda bir defa Anneler Günü, Babalar Günü kutlamaya. Her gün onların günleri olmalıdır. Bu sebepten inadına, yılın belirli bir gününde kendisini kendi evinde, "Yılın Herifi" ilan eder. Seçilmesi için propaganda yapıp asırı masraflara girmesi de gerekmez. Esi Melike'nin oyunu alması yeterlidir. Haydi ögretmenler, doktorlar, avukatlar, vb. günleri neyse de, irili ufaklı her yerlesim yeri, her canlı toplulugu için günler ve festivaller düzenlenir olmustur. Bunların çogunlugu zaman ve para israfıdır. Milletimizin onca derdi, problemi varken, birçok garibanın evinde beslenme zorlugu çeken fareler koltuk degnekleriyle gezmeye çalısırlarken kaygısızca yiyip içip eglenmek, tüketim yapmak insafsızlık, vicdansızlıktır. Gününün büyük bölümünü halkın arasında, onların durumunu izleyerek nabzını ölçerek geçirir. Sonrasında ülkenin gidisatında tespit ettigi eksiklik ve aksaklıkları es ahbap toplantılarında dile getirir. Insanlara yararlı olabilmeyi amaç edinmistir. Lakin, yine de bazılarına yaranamamıstır. Sehrin tanınmıs simaları, meshurları, ısık tutanları arasında gösterilmez. Adına yer verilmez. Kendi aldıgı bir kararla halk filozofu oldugunu ilan etmistir. Bu kararını duyanların büyük çogunlugu unvanını onaylayarak tasdik etmislerdir. Sehrin tanınmıs sanat mekânlarından Kon Kafe'de kendisine, HALK FILOZOFU ÖMER ÇOLAKOGLU'NUN YERI, adıyla bir köse ayrılması tek tesellisidir. Kösesine sembol olarak bir de içi bos küp konulmustur. Birkaç kez, "Benim adım yazan yere niye küp koydunuz, baska aksesuvar bulamadınız mı?" seklinde itiraz edecek olsa da zamanla yerine ve küpüne alısmıstır. Filozof bizim filozofumuz oldugundan elbette ki binlerce yıl önce yasamıs olan Sinoplu Filozof Diyojen'i büyük ihtimal tanımamakta, onun o zamanlar bir fıçı içinde yasadıgını da bilmemektedir. Ayagına kadar gelip bir istegi olup olmadıgını soran zamanın Roma Imparatoru Büyük Iskender'e, "Gölge etme baska ihsan istemem," diyecek kadar beklentisiz o filozofla bizim halk filozofu arasında pek fazla fark yoktur. Hatta bizimki daha üstündür. Aralarında asalet farkı bulunmaktadır. Baska ülkelerde olsa heykeli dikilecek durumda olan "HALK FILOZOFU" nun umarım kadri kıymeti bilinir. Kendisine ve Melike'sine uzun, saglıklı ömürler dileriz. SON
Sade Kahve
CEM ve Nur iki yıl boyunca aynı vapura bindiler, yaz kıs üst güvertede oturdular, sabahın soguk rüzgârını seviyorlardı. Tanısma heveslisi olmadılar hiç. Bir kez gülümsediler aynı anda, asagıdan sesleniyordu çaycı: - Filiiiz... Gülümsediler ama bakmadılar birbirlerine, bahane edip tanısmaya yanasmadılar, ciddilestiler hemen; çay içmezlerdi vapurda, ikisinin de elinde ya kitap ya dergi. Oysa baska yolcular çaycının yukarıya çıkmaya üsenip asagıdan bagırdıgını bilir, cevap verirlerdi merdivenin basından: - Filiz ikiii, biri açııık. Iki yılın sonunda Cem, Nur'un yakınlarına oturmaya basladı. Bu kez birbirlerine bakmaya çekinir oldular. Cem daha da yakınlasmayı, Nur'un okudugu kitaba göz atmayı sürdürdü. Nur vapur yanastıktan, Cem kalkıp gittikten sonra iniyordu vapurdan. Pazartesi sabahları bir heyecan sarardı Nur'u, Cem ondan önce gelmezdi hiç, çımacıyı da biraz bekleterek atlardı vapura, saçları uçusarak. Ya bir kitabını düsürürdü sahanlıkta, ya T cetvelini çarpardı birine. Birlikte gidiyorlar ama ayrı ayrı dönüyorlardı evlerine, dönüs vapurları arasında saatler vardı. Mayıs ortalarında bir sabah gün ısıgının, denizin ve rüzgârın büyüsüyle hafif esrimis halde birbirlerine döndüler, uzun uzun bakıstılar, ikisinin elinde de aynı kitap vardı ve aynı öyküyü okumaktaydılar: "Havuz Bası." Cem basladı söze: - Siz de Sait Faik seviyorsunuz. - Evet. - Ben mimarlık okuyorum, derslerden önce mutlaka bir iki öykü okurum, iyi gelir, Sait Faik birinci yazarımdır. Nihayet tanıstılar. "Havuz Bası" öyküsünden konustular biraz, kalktı Cem, iyi günler diledi Nur'a, Nur el salladı Cem'e; inisini geciktirdi, birlikte inerlerse o arada ne diyecegini bilmiyordu çünkü. Hem gögsünde duydugu telas yatısırdı biraz, hem de pembelesmis yüzü serinlerdi. Uzun yürüyüsler yaptıklarında el ele olmaktan pek mutluydular. Bir keresinde Kadıköy'den Kanlıca'ya yürümüslerdi, Iskele Kahvesi'ne oturduklarında yogurt yemekten vazgeçip birer yorgunluk kahvesi içmeye karar verdiler. Ikisi arasındaki tek zıtlık böyle çıktı ortaya: Cem sade içiyordu kahvesini, Nur sekerli. O gün, o kahveler ilaç gibi gelmisti ikisine de. Herkese yaydılar, Kanlıca'nın yogurdu iyi, kahvesi süperdi. Arkadasları hak vermisti "Cemnur"a; çünkü artık tek isim olmuslardı: "Cemnur varsa geliriz" diyorlardı, "Cemnur ne yapıyor?" diye soruyorlardı. Evleneceklerini de tüm arkadasları biliyordu artık. Okullarını bitirdiler. Cem askerligini yaparken her seyi hazırladı Nur, evle, isle ilgili her ayrıntıyı sıraya koydu, tek basına. Bir halası vardı Cem'in, sessiz bir dul kadın, konu ne olursa olsun konusması gerektiginde: - Hamdolsun, diyordu, o kadar. Bes daireli bir apartman kalmıstı kocasından, varlıklıydı, herkes erken ölmüstü ailesinde; Cem, tek yegen, tek oguldu. Dügünden önce Hala Hanım terastaki küçük daireye tasındı, diger kiracılarını huzursuz etmediler. Nur, cennete çevirdi o ufacık evi; yaslı kadın alnından öpmüstü Nur'u, isler bittiginde, yine aynı sözle: - Hamdolsun. Akrabadan çok arkadaslarının katıldıgı sade bir törenle evlendiler, balayı istemediler; halanın tüm ısrarları bosa gitti. Balayına ne lüzum vardı ki, uçuyorlardı mutluluktan, ay degil, tüm zaman baldan tatlıydı zaten. Her seyi, birbirlerini sevmeyi de birlikte ögreniyorlardı. Aralarındaki uyum büyük bir sevinç yasatıyordu ikisine de, kaygılandıkları da oluyordu kötü bir sey olmasından, oluvermesinden. Dile getirmekten ödleri kopuyordu bunu. Ilk kez Nur konustu bu konuda: - Isimlerimiz gibi mi olacak iliskimiz? - Ne demek bu? - Yani, sevgimiz kısa mı sürecek? - Nazar degdireceksin sen bize. - Geri aldım, tamam. Ogulları dogdugunda Cem'in babasının adını koydular: Can. Nur'un içine sinmemisti bu isim, kısaydı çünkü; çabucak uzaklastırdı bu fikri kafasından. Cem'e söylemedi bile, saçma seyler düsünmemeliydi, ne ilgisi vardı ki mutlulugun uzun ya da kısa isimlerle? Can'ın bebekligi zorluyordu karı-kocayı, çok aglıyor, sık uyanıyor, cehenneme çeviriyordu gecelerini. Nur ölüyordu yorgunluktan, Cem kahvaltı etmeden çıkıyordu evden, kaçarcasına. Doktor doktor dolastılar, durum degismedi. Cem, geceleri geç gelmeye basladı. Sabahları yukarı çıkıyor, halasıyla konusuyor, Nur'dan ve evden uzak durmaya bakıyordu. Hiçbir sey soramıyordu Nur, vakti de olmuyordu zaten kocasıyla özel sorunlarını konusup görüsmeye. Bir gece, Can yine susmak bilmediginde, halasına çıktı Cem; çıkıs o çıkıs, iki gece, bes gece, yok. Nur rahatladı biraz, doktorun, annesinin dediklerini aynen uyguluyor, çocugun huzur bulması için her yolu deniyordu. Bir hafta daha geçti, Cem adımını atmadı eve. Onuncu günün sabahı hafifçe kapıyı tıklattı Hala Hanım, zili çalmadan. Dolu dolu gözlerle baktı Nur'a, yavas sesle konusmaya basladı: - Cem Amerika'ya gitti. - .... Anlamamıstı Nur, ikisi de kapıda öyle kalakalmıslardı. Can uyandı, Nur içeri girdi, Hala Hanım yukarı çıktı. Akıl erdiremiyordu Nur; bir iki kelimelik bir not da mı yazılamaz, nasıl olurdu böyle bir sey, nasıl yasayabilecekti artık? Yüreginin acısı dinmedi hiç, her gün daha çok sızlıyordu içi, yapacak bir sey yoktu. Annesinin derin kederini hissetmis olmalıydı Can, uslandı, sustu; ana-ogul birlikte büyüyorlardı simdi. Cem'den bir tek mektup bile gelmedi. Yıllar boyu ne Nur'u sordu, ne Can'ı. Hala Hanım'ın tek yasama nedeni Can'dı artık; Nur, evin hem anası hem de babası oldu. Yaslı kadın içinden söyler olmustu sessiz sedasız: - Hamdolsun, yine de hamdolsun. Nur delirecek gibi oldugu zamanlar Can'ın ve Hala'nın uzagında olmaya dikkat ediyordu. Bosanmamıslardı, ama neydiler? Zaman Nur'un beynini oyarak geçiyordu. Gencecikti daha, içinde biriken kapkara seyler yogunlasıyordu giderek. Kin gibi, intikam gibi duygularla kalbi paramparça oluyordu, her gün, her gün yeniden... Rüyaları da korkunçtu: Kanlar akıyordu Cem'in gözlerinden, bogulur gibi uyanıyordu Nur, uzun sürüyordu sakinlesmesi. Elbet bir gün dikilecekti Cem'in karsısına, er ya da geç, rezil olacaktı Cem; ogluna, tüm dünyaya rezil etmeliydi onu. Ogluna söyleyecek sözü olamazdı zaten, nasıl bakacaktı ki Can'ın yüzüne? Yeter ki ölmesin Cem, Nur yapacagını yapmalıydı önce, yerin dibine geçirmeliydi onu. Utancından ölmeliydi Cem, asagılanmasının agırlıgına dayanamayıp ölsün, iyi olurdu. Ancak o zaman rahatlayacaktı Nur, sonra ne olursa olsun. Can babasıyla ilgili olarak fazla problem yasamadı. Durum ortadaydı, çekip gitmisti adam iste, üstelik ta Amerika'ya; kendi bilecegi sey... Nur kırkını geçmisti, Can'ın Hukuk Fakültesi'ne basladıgı sırada. Hala Hanım iyice yaslanmıstı artık, hiç inmiyordu asagıya. Nur yanındaydı hep. Ikisinin de içinden geçtigi halde açmıyorlardı Cem konusunu, pek bir sey bildikleri de yoktu zaten. Nur da yaslı kadını üzmekten çekiniyordu; "Yegeninizi dünya âleme rezil edecegim, umarım siz de görürsünüz" diyecek degildi ya. Susuyorlardı. Can'dan, Can'ın arkadaslarından konusmak iyi geliyordu ikisine de. Cem yirmi yıl sonra döndü eve. Nur önce Hala Hanım'ı gördü kapıda, bastonuna dayanmıstı yaslı kadın, gögsü inip kalkıyordu hızlı hızlı: - Misafirimiz var kızım. - Buyurun. Cem sakin görünüyordu, halasının içeri girmesine yardım etti önce, sonra usulca kapadı kapıyı. Sabahtı, Can uyuyordu daha. Nur izin isteyip odasına geçti, üstünü degistirmeye. Tir tir titriyordu, öfkeden, saskınlıktan, heyecandan. Can ne yapacaktı, ne diyecekti babasına? Baba sayılır mıydı bu yabancı adam? Ne isi vardı burada? Bunca yıl sonra böyle birdenbire ortaya çıkmak ne alçaklık, ne sorumsuzluktu? Gününü gösterecekti ona; bir türlü bulamıyordu giyecek bir sey, çıkamıyordu odadan; eli ayagı buz kesmisti, konusabileceginden de emin degildi; yatagına oturdu, öylece kaldı. Salona gelebildiginde basından asagı kaynar sular döküldü sanki, inanmak istemedi gördüklerine. Can güzel güzel konusuyordu Cem'le. Baba-ogul gibi degillerdi ama iki akraba havasındaydılar, belli bir mesafe ve ciddiyet vardı aralarında, Amerika'dan, Istanbul'dan konusuyorlardı. Hala Hanım'la Nur birbirlerine baktılar, yaslı kadının gözlerinden geçiyordu bu kez: - Hamdolsun. Nur, Cem'e döndü, yavasça sordu: - Kahvenizi sade mi içiyorsunuz yine? Yüzü pembelesmisti.
Ray Bradbury'yi Unutan Adam
BAZI seyleri unutuyorum ve bu beni korkutuyor. Kelimeleri yitiriyorum, fakat kavramları unutmuyorum. Umarım kavramları unutmuyorumdur. Unutuyorsam da farkında degilim. Eger unutuyorsam bunu nasıl bilebilirim ki? Komik, çünkü hafızam her zaman çok kuvvetli olmustur. Her sey oradaydı. Bazen hafızam o kadar iyi olurdu ki henüz bilmedigim seyleri bile hatırladıgımı düsünürdüm. Ileriyi hatırlamak... Buna uygun bir kelime oldugunu sanmıyorum, var mı? Henüz gerçeklesmemis seyleri hatırlamak. Kafamın içine bakıp da yerinde olmayan bir kelimeyi bulmaya çalıstıgım zamanlarda yasadıgım o duyguyu - sanki geceleyin biri gelmis ve onu alıp götürmüs gibi - hissetmiyorum. Gençligimde büyük, ortak bir evde yasardım. O zamanlar bir ögrenciydim. Mutfakta, üzerlerine titizce isimlerimizi yazdıgımız kendi raflarımız vardı. Buzdolabında da üzerlerinde kendi yumurtalarımızı, peynirimizi, yogurdumuzu ve sütümüzü sakladıgımız raflar. Yalnızca kendi esyalarımı kullanmak konusunda asırı derecede titizdim. Digerleriyse pek... iste. Bir kelimeyi unuttum. "Kurallara uymaya dikkat eden" anlamına geleni. Evdeki diger insanlar... öyle degildi. Buzdolabına giderdim ama yumurtalarımın yerinde yeller eserdi. Uzay gemileriyle dolu bir gökyüzü anımsıyorum, o kadar çoklar ki çekirge sürüsü gibi görünüyorlar. Gecenin berrak leylagına karsı gümüs rengindeler... O zamanlar odamdaki esyalar da kaybolurdu. Botlarımın gittigini anımsıyorum. Veya "gitmis oldugunu" demeliyim, onları gerçekten hareket hâlinde yakalamadıgıma göre... Botlar öylece "gitmez." Birisi onları "götürür." Tıpkı büyük sözlügüm gibi. Aynı ev, aynı zaman dilimi. Yüzümün hizasındaki küçük kitaplıga yönelmistim (her sey yatagımın bitisigindeydi - bana ait bir odaydı ama içine yatak konulmus bir dolaptan daha büyük degildi). Rafa uzanmıs ve sözlügün yerinde olmadıgını görmüstüm, yalnızca sözlügümün yerinde olmadıgını gösteren sözlükebatlı bir bosluk vardı. Bütün kelimeler ve içinde bulundukları kitap gitmisti. Sonraki ay boyunca radyomu, bir kutu tıras köpügümü, bir deste not kâgıdımı ve bir kutu kalemimi de aldılar. Ve de yogurdumu. Ve bir elektrik kesintisi sırasında kesfettigim üzere mumlarımı. Simdi de yeni spor ayakkabıları olan ve sonsuza kadar kosabilecegine inanan bir çocuk anımsıyorum. Hayır, hatırlamama yardımcı olmuyor. Sürekli yagmur yagan kurak bir kasaba. Çölün ortasından geçen, üzerindeki iyi insanların serap gördügü bir yol. Film yapımcısı bir dinozor. Kubilay Han'ın zevk kubbesine ait bir serap. Hayır... Bazen kelimeleri unuttugumda farklı açılardan çaktırmadan yaklasarak onları bulabiliyorum. Bir kelime aradıgımı farz edelim. Mesela Mars gezegeninde yasayanlardan bahsediyorum diyelim ve onlar için kullanılan kelimeyi unuttugumu fark ediyorum. O kelimenin bir baslıkta veya bir cümlede geçtiginin farkına varabiliyorum. _________ Yıllıkları. En Sevdigim _________. Eger bu da hatırlamama yardımcı olmazsa fikrin etrafında daireler çiziyorum. Küçük yesil adamlar düsünüyorum ya da uzun, kara derili ve kibar: Karaydılar ve de altın gözlü... ve aniden Marslı sözcügünü beni beklerken buluyorum. Uzun bir günün sonunda dönüsümü bekleyen bir dost veya sevgili gibi... Radyom kayboldugunda o evi terk ettim. Bana ait ve güvende oldugunu sandıgım seylerin yavasça, teker teker, esya esya, nesne nesne ve kelime kelime ortadan kaybolmaları çok yıpratıcıydı. On iki yasımdayken yaslı bir adam bana asla unutmayacagım bir hikâye anlatmıstı. Zavallı bir adam gece çökerken kendini bir ormanda bulmus ve yanında aksam dualarını okuyabilecegi bir kitap yokmus. Bu yüzden söyle demis: "Her seyi bilen Tanrım, kitabım yok ve duaların hiçbirini ezbere bilmiyorum. Fakat sen hepsini biliyorsun. Sen Tanrısın. Bu yüzden söyle yapacagım. Bütün alfabeyi sayacagım ve kelimeleri bir araya getirmeyi sana bırakacagım." Zihnimde kaybolan seyler var ve bu beni korkutuyor. Ikarus! Bütün isimleri unutmus degilim. Ikarus'u hatırlıyorum. Günese çok yakın uçmustu. Fakat hikâyelerde buna deger. Her zaman denemeye deger, kaybetsen bile, sonsuza dek bir meteor misali düssen bile. Karanlıklar içinde alev almak, baskalarına ilham vermek ve yasamıs olmak, karanlıklarda oturmaktan ve mumunu ödünç alıp geri getirmeyen insanlara lanet okumaktan daha iyidir. Insanları da kaybettim. Garip bir sey. Onları gerçekten kaybetmedim. Ailenizi kaybetmek gibi degil. Ya da küçük bir çocukken kalabalıkta annenizin elini tuttugunuzu sandıgınız fakat basınızı kaldırdıgınız anda o kisinin bir baskası oldugunu gördügünüz zamanki gibi de degil... Bir cenaze veya anma töreni sırasında kaybettiginiz kisileri tarif edecek kelimeler bulmanız gerektiginde ya da küllerini denize veya bir çiçek bahçesine savurdugunuz zamanlarda oldugu gibi. Bazen küllerimin bir kütüphaneye savrulması istedigimi hayal ederim. Fakat bu yalnızca kütüphanecilerin ertesi sabah ise erken gelmelerine ve insanlar gelmeden önce etrafı yeniden temizlemelerine neden olurdu. Yine de küllerimin bir kütüphaneye savrulmasını isterdim, ya da muhtemelen bir panayıra. Bir 1930 panayırına, siyah bir seye bindiginiz... siyah bir... bir... Kelimeyi unuttum. Atlıkarınca? Hız treni? Bindiginizde tekrar genç oldugunuz sey. Dönme dolap. Evet. Kasabaya gelen baska bir karnaval daha vardı, kötülügü getirirdi. "Basparmaklarımın karıncalanmasına bakılırsa..." Shakespeare. Shakespeare'i hatırlıyorum. Adını, kim oldugunu ve ne yazdıgını da öyle. Simdilik güvende. Belki de Shakespeare'i unutan insanlar vardır. " 'Olmak ya da olmamak' cümlesini yazan adam" hakkında konusmaları gerekirdi. Chicago'dan bir saat kadar uzaklıktaki Waukegan, Illinois'da büyüyen ve gerçek adı Benjamin Kubelsky olan Jack Benny'nin oynadıgı film hakkında degil. Waukegan, Illinois daha sonraları Yesil Kasaba, Illinois adıyla ölümsüzlestirildi. Waukegan'dan ayrılıp Los Angeles'ta yasamaya baslayan Amerikalı bir yazarın hikâyeleri ve kitapları aracılıgıyla... Düsündügüm adamı kastediyorum elbette. Gözlerimi kapattıgımda onu kafamın içinde görebiliyorum. Kitaplarının arkalarındaki fotograflarına bakardım. Kibar, bilge ve nazik görünürdü. Poe'nun unutulmasını engellemek için Poe hakkında bir hikâye yazmıstı. Kitapların yakıldıgı ve unutuldugu bir gelecek hakkında bir hikaye. Mars'ta geçen ama pekala Waukegan veya Los Angeles'ta geçebilecek bir hikaye. Kelimeleri -bütün kelimeleri- çalan, kelimelerle dolu radyoları ve sözcükleri asıran elestirmenlerin, kitapları baskı altına alıp onları unutan tüm o insanların bir eve girip tek tek, bir orangutan, bir kuyu ve sarkaç tarafından öldürüldügü bir hikaye; Tanrı askına Montressor... Poe. Poe'yu biliyorum. Montressor'ü de. Hatta Benjamin Kubelsky ve Marx Kardesler ile alakası olmayan, sahne adı Mary Livingston olan karısı Sadie Marks'ı da. Tüm bu isimler kafamın içinde. On iki yasındaydım. Kitaplarını okumustum, filmini izlemistim ve kâgıdın yanma noktası tüm bunları hatırlamam gerekecegini bildigim andı. Çünkü insanlar kitapları yakıp unutmaya baslarsa digerleri de onları hatırlamalıydı. Kitapları hafızamıza isleyecegiz. Kitaplar olacagız. Yazarlar olacagız. Onların kitapları olacagız. Üzgünüm. Yine bir sey unuttum. Yürüdügüm yolun çıkmaz bir sokaga çıkması gibi. Iste simdi de bir ormanda tek basıma ve kaybolmus vaziyetteyim. Ardından buradayım ve buranın neresi oldugunu artık bilmiyorum. Bir Shakespeare oyunu ezberlemelisiniz; sizi Titus Andronicus olarak anımsarım. Ya da sen dostum, sen de bir Agatha Christie romanı ezberleyebilirsin; Dogu Ekspresinde Cinayet olursun. Bir baskası da Rochester Kontu John Wilmot'un siirlerini ezberleyebilir ve sen, bunu okuyan kisi, kim olursan ol, sen de bir Dickens kitabı ezberleyebilirsin. Böylece Barnaby Rudge'a ne oldugunu merak ettigimde sana gelebilirim. Sen de bana anlatabilirsin. Kelimeleri yakan insanlar, kitapları raflardan ayıranlar, itfaiyeciler ve cahiller; öykülerden, sözcüklerden, rüyalardan ve Cadılar Bayramı'ndan korkanlar, vücutlarına hikâye dövmeleri yaptıranlar ve 'Çocuklar! Bodrumunuzda Mantar Yetistirebilirsiniz!' ve her biri birer insan, birer yasam ve benim hayatım olan kelimelerin hayatta kaldıgı sürece sen de yasayacak, maddelesecek ve dünyayı degistireceksin, ama ben senin adını hatırlayamayacagım. Kitaplarını ezberledim. Onları beynime kazıdım. Itfaiyecilerin sehre gelme ihtimaline karsın... Fakat adını unuttum. Aklıma gelmesini bekledim. Tıpkı sözlügümün, radyomun ve botlarımın geri dönmesini bos yere bekledigim gibi. Elimde kalan tek sey bir zamanlar zihnimde kapladıgın bosluk ve bundan bile o kadar emin degilim. Bir arkadasımla konusuyordum. "Bu hikâyeler sana tanıdık geliyor mu?" diye sordum. Içinde bir insan çocugunun yasadıgı eve dönüs yapan canavarlarla, bir simsek satıcısı ve onu takip eden ugursuz bir karnavalla, Marslılarla ve onların yıkılan cam sehirleriyle kusursuz kanalları hakkında ezberimdeki bütün kelimeleri saydım. Hepsini anlattım ama o bunları daha önce hiç duymadıgını söyledi. Sanki hiç var olmamıslar gibi. Ve bu beni endiselendirdi. Onları hayatta tutan ben oldugum için endiselendim. Tıpkı hikâyenin sonunda karların üzerinde bir asagı bir yukarı dolasan, öykülerin sözlerini hatırlayıp tekrar eden ve onları gerçege dönüstüren insanlar gibi. Sanırım bu Tanrı'nın suçu. Demek istedigim onun her seyi hatırlaması beklenemez. Tanrı bunu yapamaz. O mesgul biri. Belki de sırf bu yüzden bazı seyleri baskalarına devrediyordur. "Sen! Senin Yüzyıl Savasları'nın tarihini hatırlamanı istiyorum. Ve sen, sen de okapiyi hatırlayacaksın. Sen de aslında Benjamin Kubelsky olan Waukegan, Illinoislu Jack Benny'yi hatırlayacaksın." Tanrı'nın sizi hatırlamakla görevlendirdigi seyi unuttugunuz zaman da, bam. Okapi artık yok. Yalnızca okapi seklinde, bir yarısı antilop diger yarısı zürafa biçimli bir bosluk var dünyada. Jack Benny diye biri yok. Waukegan diye bir yer yok. Sadece o kisinin ya da kavramın bir zamanlar zihninizde kapladıgı bosluk var. Bilmiyorum. Ne düsünmem gerektigini bilmiyorum. Tıpkı bir zamanlar bir sözlük kaybettigim gibi simdi de bir yazarı mı kaybettim? Ya da daha kötüsü: Bu küçük görevi bana Tanrı verdi ve ben onu basarısızlıga ugrattım. O yazarın adını unuttugum için kitap raflarından ve referans kitaplarından da yok oldu. Artık sadece hayallerimizde mevcut... Benim hayallerim. Sizinkileri bilmiyorum. Belki de siz sadece duvar kâgıtlarından ibaret olan fakat buna ragmen iki çocugu yiyen bir bozkır hayal etmiyorsunuzdur. Belki de Mars'ın vefat eden yakınlarımızın bizi beklemek için gittikleri ve gece olunca da bizi yedikleri bir cennet oldugunu bilmiyorsunuzdur. Ya da sadece yürüdügü için tutuklanan bir adam hayal etmiyorsunuzdur. Ben bunları hayal ediyorum. Eger o yazar gerçekten var olduysa o hâlde onu kaybettim. Ismini unuttum. Kitaplarının adını tek tek yitirdim. Hikâyelerini unuttum. Sadece ihtiyarladıgımdan degil bu; korkarım deliriyorum. Ah, Tanrım. Eger bu bir tek görevi bile basaramadıysam bari sunu yapmama izin ver, böylece belki de hikâyeleri dünyaya iade edebilirsin. Çünkü eger bu ise yararsa onu hatırlayacaklar. Hepsi onu hatırlayacak. Adı bir kez daha küçük Amerikan kasabalarında Cadılar Bayramı'yla aynı anlama gelecek. Yapraklar, korkup kaçan kuslar misali sular sıçratarak kaldırımları terk ettiginde veya Mars'la birlikte ya da sevgiyle hatırlayacaklar onu. Benim adımsa unutulacak. Eger yok olmadan önce zishnimin kütüphanesindeki o bosluk tekrar dolacaksa bu bedeli ödemeye hazırım. Sevgili Tanrım, isit duamı. A... B... C... D... E... F... G...
Benim Adım Feridun
YASA, ise, güce, itibara en ufak hürmeti olmayan bu acıya ask acısı diyorlar. Kim olursan ol, seni saklandıgın yerde er ya da geç buluyor, gelip gögüs kafesini atesle sıvazlıyor ve sen içeride kapkara kurum tutuyorsun. Agzını açsan, alevler püskürüverecekmissin gibi, cigerlerine damla damla kursun eritiyorlarmıs gibi. Kolay kolay geçmiyor, geçtiginde de sen geçmis oldugunu bile fark etmiyorsun. Yagmurlu havalarda sızlayan eski bir kırık gibi sızlayıp duruyor, kendini hatırlatıyor. Bir tadı, bir kokusu, bir eti var hatta, bir kütlesi; gelip gögsüne oturmasından belli. Kokusunu, kütlesini hesap edemiyorum ama bir tadı varsa bence o genizde kalmıs greyfurt tadını andırıyordur. Çok sevdigin bir seye benzeyen, ama o olmadıgını da bal gibi bildigin bir tat; acı, buruk, portakala benzeyecek neredeyse, degil ama iste. Hani kelime çok havalı olmasa, "kekre" diyecegim. Istedigin kadar yutkun, üstüne istedigini ye, iç; geçmiyor, genzinden asagı yuvarlanıp gitmiyor. Ne yediginden anlıyorsun ne içtiginden. Allah belasını versin. Bir de yalnızlık var, onu da hesaba katmak lazım. Ilk baslarda onsuzluk sanıyorsun bunu ama degil, basbayagı yalnızlık iste. Aynalarda kendini görmekten sıkılacak kadar yalnızlık, yataga yattıgında kendi kokunu duymaktan ögürecek kadar... Kimseyi istemiyorsun yanında, ama durup durup da yalnızlıktan sikâyet edesin geliyor. Bir seyden sikâyet edebilmek için bile insan lazım. Öyle hileli bir sey bu. Istiyorsun ki hep senin terk edilisinden bahsetsinler, hep seni yalnız bırakana lanetler okusunlar topluca, "Sen de ne çok severmissin be kardesim!" desinler, "Hak etmiyor, kızgın alevlere gelsin insallah; sen hiç üzme kendini!" deyip hep sırtını sıvazlasınlar. Olmuyor ama. Bir dinliyorlar, iki dinliyorlar. Sonra bir bakıyorsun, sen anlatırken onlar telefonlarıyla oynuyorlar, saatlerine bakıyorlar, sigara paketinin naylonundan çiçekler yapmaya ugrasıyorlar. Senin de içinden gelmiyor iste ondan sonra, kendi kendine kalıyorsun. "Hay ben böyle askın ıstırabını!" deyip kalaylayamıyorsun çünkü, ask da senin ıstırap da. Ondan sonrası aynada kendi yüzün, yatakta kendi kokun, evin içinde sikâyet bile edemeyecegin, kendi dagınıklıgın. On sekizinci günüydü. On yedi gün boyunca, erimis bakırla beslenmis, cıvayla yıkanmıs, cam kırıklarından yataklarda yatmıstım. Canımın acısına dayanmak için tahta kasıklar disleyerek uykuyla bogusmus, bir ejderhanın agzından çıkan nefesi solumustum. Biraz olsun azalmıyordu bile anasını sattıgım. Arada bir çıkıp ekmek ve sigara aldıgım, kendine "bakkalcı" denmesini seven bakkaldan baska kimseyi görmemis, "bakkalcı"dan daha uzaga gitmemistim. "Çalısmak iyilestirir, çalıs, çok rahatlayacaksın!" diyen çokbilmis es-dostun ahkâmına inat, çevirilere elimi bile sürmemistim. Teslim etmeme de pek bir sey kalmamıstı üstelik. Bütün dünyaya, çevirmek zorunda oldugum mösyölere bile siddetle ifrit oluyordum. "Yokluk, yoksunluk, ayrılık, azap görmeden yazmıssın Fransızca Fransızca, agzından pipon, önünden sarabın eksik olmamıs, bir de yumurtladıklarını Türkçeye çevirmemi bekliyorsun pezevenk!" diye, rahmetlik adamlara bile öfke duyuyordum. Evde hiçbir sey yapmadan vakit geçirmenin tüm kaynaklarını tüketmistim artık. Torunlarıma bile yetecek kadar sıkılmıstım. On yedi gündür ısıkları bile açmadan, açmıssam söndürmeden oturdugum evimde, küçülüp küçülüp sonunda tamamen kaybolmayı beklemistim ama onu da beceremiyordum. Menkıbe kitaplarındaki, kul hakkıyla can veremeyen günahkârlara dönmüstüm. Ne ölüyordum ne onuyordum. On sekizinci gün dısarı çıkmaya karar verdim. Kendimi iyi hissetmenin degilse bile kötü hissetmemenin muhakkak bir yolu olmalıydı, ölmedik ya? Öglene dogru bir dus alıp tıras oldum. Tıras olmak ne garip sey, her seferinde altından gençligin çıkacakmıs gibi kendi yüzünü kazıyorsun, fakat yine, biraz daha yaslanmıs halin kalıyor eline. Aynadan bakıyor sana öyle geçkin, yorgun. Güzel kokular sıktım üstüme basıma sonra, bunu çok uzun zamandır yapmamıs oldugumu fark ettim. O gitmeden önce bile. Sevilirken, kendimize, sevdirmeye çalıstıgımız zamanlardaki kadar bakmıyoruz çünkü hiç. Biri gelip bizi tezgâhtan alana kadar, bir manavın önlügüne süre süre parlattıgı elmalar gibi cilalayıp duruyoruz kendimizi. Ilk ısırıktan sonra, ısırılan yerlerimizden kararmaya baslıyoruz ama. Aksam serin olur diye ince ceketimi sırtıma alıp çıktım evden. Sen yokken, yani sen evde ask acısıyla, bittikçe altüst edilen bir kum saati gibi damla damla tükenirken, bu insanların hepsi yasamaya devam ediyorlar. Elektrik faturası yatırıyorlar, sinemalara gidiyorlar, araç muayenesi yaptırıyorlar, kat karsılıgı arsa için müteahhitlerle pazarlıklar ediyorlar, arabalara, dolmuslara, teknelere, trenlere biniyorlar, konusuyorlar, gülüyorlar, kavga ediyorlar, ter kokuyorlar, ayakkabı boyatıyorlar... Bir sen yoksun içlerinde ve bunun farkında bile olmuyorlar. Seni bu hale koyan bile onların arasında dolasıyor, yasıyor, ediyor ama sen evde oturmus, dünya durdu sanıyorsun. "Ben çok yoruldum, biraz ara verelim mi?" dediginde onlar da mola verdi sanıyorsun. Öyle olmuyor ama. Geç kalırlarsa, hayatta yer kalmayacakmıs gibi can havliyle sokaklara kosuyorlar, yasıyorlar. Uzun süre evden çıkmayınca dısarıdaki ademoglu kalabalıgını kabul etmek zor geliyor iste bu yüzden. Önce hepsini yabancılıyorsun, sonra her birini bir zamanlar bir yerlerde tanımıssın da unutmussun gibi gelmeye baslıyor. Öyle bakıyorsun yüzlerine tek tek, bir seyler arar gibi. Onlar da yüzlerine bakısına bakıp huzursuz oluyorlar; en iyisi Erdek'e gitmek. Aksam yedi buçuk gibi, belediye otobüsüne bindim Bandırma'dan. Simdi denizden çıkıp tuzlarını dus giderlerine akıtanlar, mangallarını yellemeye, büyük salata kâselerini masalara tasımaya, havlularını ve mayolarını iplere asmaya baslamıslardır. Mâmun köyünün Etibank'ın tozuyla kırmızıya boyanmıs yolları, evleri ve agaçlarını, gübre fabrikasının insanı ögürten kokusunu arkamda bırakıp sekize dogru indim Erdek'e. Erdek hakkında söylenecek ne çok sey var ve ne söylersek söyleyelim ne kadar azını anlatabilir bütün bunlar. Keten bir gömlegin nemli, efil efil ılıklıgıyla karsıladı beni Erdek, daha garajdan. Iyi gelecek gibiydi. Gitmeseydi, bunu bana yapmasaydı, belki de birlikte yürürdük simdi sahile kadar. Sonra oturur bir yerlerde tavla bile oynardık, ben yenilirdim, koltugumun altına alırdım tavlayı. Düsünmemem lazım bunları, bunları düsünmemek için geldim buralara. Ara sokaklardan meydana yürüdüm sonra. Ben küçükken babam beni bir tabelacının yanına çırak vermisti burada, Erdek'te. Derken bir gün, bir cuma vakti, beni dükkânda bırakıp namaza giden adamcagız, orada kalp krizi geçirip ölüvermisti. Dükkân birilerinin aklına ta gece yarısı geldigi için, o saate kadar bir sandalyenin üstünde beklemistim öylece. Onunla yaptıgımız tabelalardan birini gördüm meydana çıkarken. Demek ki insan, yasıyorsa nasıl olsa iz bırakıyor, bir zeytincinin paslanmıs tabelasında bile olsa. Illa birilerinin kalbini daglamanın lüzumu yok iz bırakmak için demek ki. Yanımda olsaydı ona da anlatırdım bu cuma namazı hikâyesini, tabelayı gösterip. Sonra tabelacılıgın eskiden nasıl bir sey oldugunu, nasıl yapıldıgını, simdikilerin her seyi bilgisayardan çıkarıp hazırladıgını, bu isin asıl o zamanlarda marifet sayıldıgını anlatırdım. Ne çok severim karsımdakinin hiç bilmedigini anladıgım bir seyi uzun uzun, yaya yaya anlatmayı. Hayran hayran bakardı bana, sussam öpüverecek gibi. Off! Git aklımdan n'olur! Meydandaki çay bahçelerinden birine oturmak geldi içimden sonra. Çünkü Erdek bir kitap olsaydı, bu çay bahçeleri ilk cümlesi olurdu onun. Gelindi mi oturulmalıydı. Bir çay, birkaç sigarayla, kıyıda kayıgında ag onaran, çapari köstegi hazırlayan balıkçıları seyretmek, bir tost isteyip, bacaklarıma sırnasan kedilere atmak, yakın masalarda konusulanları dinlemek, birini bekliyormus gibi ikide bir saate bakmak iyi gelebilirdi. Gelmeliydi en azından. Gözüme kestirdigim ilk çay bahçesine girdim. Geçip, "Aile tarafı" levhasının tam aksinde bir köseye oturdum. Bir keresinde, lisedeyken, okuldan kaçıp gelmistik bu çay bahçesine. Okey oynarken kavga çıkmıstı aramızda. Sonra arkadaslardan biri, öbürünün kasını yarmıstı ıstakayla, surda, bir yanımdaki masada. Insan ask acısı çekerken ne aptalca, ne çocukça seyler düsünüyor! Bir kırılgan ergenlik, bir hülyalı, hicranlı hal gelip yerlesiyor aklının, dimagının tam ortasına. O mu daha uzak artık, yoksa lise yıllarım mı, diye geçirdim aklımdan. Ikisi de dönmemecesine geçti gitti neticede. Daha fazla saçmalayamadan garson geldi neyse ki, elindeki çay dolu tepsiyle, "Abi, çayım yeni, vereyim mi?" dedi. Kafamı salladım, konusmadan. Yaslanmanın en güzel yanı bu, konusmadan bas hareketleriyle anlatabiliyorsun neyi isteyip ne istemedigini. Simdi lisede olsam, "Ne sallıyorsun ulan kafanı, gevsek," diye azarlayacaktı beni, "Adam gibi cevap versene!" Olmadı, gene olmadı. Içimin sıkıntısı azalmadı, ezilmedi bile. Çayı içtim, bir çaya iki sigara bagladım. Sonra bir çay daha... Nereye gidersen git, aklını da, cesedini de yanında tasıyorsun. Kendini birine emanet edip, fırsattır deyip tüymedikçe bu alevli azaptan kurtulmanın yolu yok. Ölesiye bu canın içindesin çünkü. Üçüncü çayı bilmem kaçıncı sigarayla içerken gözüm televizyona takıldı. Böyle yerlere neden televizyon koyarlar acaba? Bu güzel körfezi, iskeleyi, balıkçıları, kedileri, Zeytin Adası'nı, bisikletleriyle geçen güzel bacaklı kızları, bebek arabalarında karnı tok sırtı pek gülücükler atan insan minyatürlerini seyretmek varken, televizyonda daha cazip ne olabilir ki? Ama biliyorum da bir yandan. Burada bir gün bile televizyon açılmasa, oturdukları yeri denize degil televizyona göre konumlayan teyzeler, o televizyonu illa ki açtırırlardı. Çünkü televizyon yalnızca mucizevi ısıgında degisik hayatlar saklayan sihirli bir kutu degil, basbayagı evden, haneden, mahalleden biriydi. Kadir Inanır'la Türkan Soray bir dügünde karsılıklı oynuyorlardı televizyonda. Biraz sonra vurulacaklardı biliyorum, belki on kez izledigim film. Ama yine de, biraz sonra bitecegi bilinen bütün mucizeler gibi çok güzeldiler. Hele Türkan, o insan güzeli, o kadın sahanesi; kalemle çizilmis gibi kası gözü, insanı kendi çirkinliginden utandıracak güzellikteki gülüsüyle ne muhtesemdi. Sahi, ne kadar güzel gülerlerdi ikisi de eskiden. Ve söhretli olmak, insanların gözü önünde, eski fotografların onların ellerinde, duvarlarında, hatıra defterlerinde capcanlı duruyorken yaslanmak ne acı. Bir gelin gibi mutluydu Türkan, damat Kadir Inanır'ın gençligiydi çünkü; en güzel zamanlarıydı. Mahcup, muzaffer ve ketum, kolları havada oynuyorlardı. Ve silahın patlamasıyla kararımı verdim ben de: Bir dügüne gidecektim. Ya orada bu yalnızlıgımla daha da yalnız kalıp, içimdeki acıyı bu yeni sıkıntımla bogacaktım ya da kalabalıga hem de çok gürültülü ve hareketli bir kalabalıga karısarak biraz olsun iyilesecek, kısa süreli de olsa iyi hissedecektim. Buna nasıl ihtiyacım vardı.