Yaşamı, düşüncesi, kendine ve topluma dair mücadelesi, dili ve üslûbuyla edebiyatımızın öncü isimleri arasında yer alan Yaşar Kemal, farklı türlerde verdiği eserlerle ülkemizin medarı iftiharlarından. Eserlerinin büyük bir kısmına konu ettiği 'Anadolu'nun toprakları gibi 'bereketli' ve nitelikli kalemiyle sadece Türkiye'nin değil, dünyanın dikkatini çekmiş bir isim. Ülkemizde ve dünyanın çeşitli bölgelerinde aldığı ödüllerin yanı sıra, Nobel'e aday gösterilen ilk Türk oluşuyla da nâmını simgesel mânâda da güçlendirmiş bir edebiyatçı. Amerika'da Arthur Miller'in başkanlık ettiği bir konferansta kendisine yöneltilen, "Siz ömrünüz boyunca Çukurova mı yazacaksınız?" sorusuna yanıtıyla göğsümüzü kabartması da hep hatırlanası: "Çukurovasını yazmayan hiçbir yazar yok. Tolstoy, Dostoyevski, Balzac, Stendhal, Kafka. Bunların hepsi Çukurovasını yazdı.'' Ömrü boyunca gerek doğup büyüdüğü coğrafya, gerekse edebî ve siyasî mücadelesinde nice meşakkâtten geçer Yaşar Kemal: "Yazarın acısı hapishane değildir, yazarın acısı işkence değildir, yazarın acısı kendi özel acısıdır" diyerek acıyı tarif ettiği bir röportajında hayatının en büyük dramına atıfta bulunduğunu varsayabiliriz... Çok küçük yaşta gözleri önünde cinayete kurban giden babasının ölümüyle yüz yüze kalmıştır. Bu şahitlikten sonra hayatının birkaç yılını kekeme olarak geçiren Yaşar Kemal'in edebiyat sahnesine girişi ise 8 yaşında başlar. Halk şairleri ile çakışan ve o yaşlarda Çukurova'da meşhur olan Yaşar Kemal, Kahramanmaraş'tan gelen Aşık Rami'yle atışmasından sonra "Senden Karacaoğlan olur" iltifatıyla Rami tarafından büyük takdir görür. İlkokul sonrası beraber çalışmak için kendisinden teklif alır. 16 yaşında kendi tabiriyle 'koca şalvarının içindeki sarı sayfalarla' köy köy dolaşır, Anadolu'nun hafızasını taşıyan ağıtlar arasında kendi acısını arar. Böylesi bir çocukluk ve gençlik çağının getirisidir işte Yaşar Kemal. Kendisinin farkında, imtiyazından emin, kabiliyetine güvenen ve yazarlığını tevâzu içinde kutsarken yadırganmayan. "Ben ölsem bile 50 yıl ocakbaşlarında İnce Memed okunur" derken bu haklı gururu, bu toprakların mensubu olarak biz de yaşarız.
İYİ Kİ GELDİK DÜNYAYA...
İnce Memed kendisinin en bilinen yapıtı da olsa dünyaya onu daha önce tanıtan Sarı Sıcak'tır. Çoğu Çukurova'da geçen eser, yazarın 22 farklı hikâyeyi derlediği bir öykü kitabı. Toplumun zor şartlar altında verdiği yaşam mücadelesi, aynı zamanda bir direnişi de çağrıştırıyor. Hikâyeler içinde gidip gelirken Anadolu halkının hayatta kalmak için verdiği çabayı kâh hüzünlenerek, kâh öfkelenerek ve bazen de durup üzerinde çokça düşünerek okuyoruz. Zayıflıktan biçâre düşmüş küçücük Osman'ı babası sıcacık yatağından hınçla kaldırırken yakasına yapışmak istememiz, Zala'sı geri dönsün diye öldüğü halde cebindeki son kuruşa kadar doktora iğne yaptıran İsmail'in tutup kolundan çekmek isteyişimiz de bundan. Sarı Mahmud'un trendeki yol arkadaşının hastalığına çare bulmak için, içinde büyüttüğü inanç dolu umut da güldürür yüzümüzü bazen: "Bana bak kardaş bizim köy tüm çamlık. Çamlardan yalabuk çıkarılır. Yalabuk birebir gelir. Bizim köy aha şu tepenin ardında. Şol ahrette de iki elim yakanda olacak gelmezsen bizim köye.'' Sarı Sıcak'ı okurken Yaşar Kemal'in "Bütün destanlarda bu böyle geçer'' dediği şu sözü de aklımızda olsun: "Bir karanlıktan geldik, bir karanlığa gidiyoruz ama iyi ki geldik dünyaya.''