Edmund de Waal bir porselen ustası, yazar ve aslında bir çeşit "hafıza işçisi". Bizde daha önce aile arşivini objelerle örülü bir hafıza atlasına dönüştürdüğü Kehribar Gözlü Tavşan romanı yayımlanmıştı. Sırada Camondo'ya Mektuplar var. Camondo'lar, 19. yüzyılın sonu ve 20. yüzyıl başlarında Paris'te yaşamış Osmanlı kökenli bir Sefarad bankacı ailesiydi. İspanya'dan İstanbul'a göç ettikten sonraki birkaç yüzyıl boyunca şehre pek çok eser armağan etmişlerdi. En basitinden Galata'daki ünlü Camondo Medivenleri'ni hatırlayalım. Aile 19. yüzyılın sonunda Fransa'ya göç etti. Hikâyenin devamında Moïse Camondo oğlu Nissim'in Birinci Dünya Savaşı'nda ölmesinin ardından muhteşem malikanesini bir müzeye dönüştürdü ve içindeki eşsiz sanat koleksiyonuyla beraber Fransa'ya miras bıraktı. Asıl büyük trajedi de bundan sonra başladı...

Edmund de Waal'in uzaktan akraba olduğu Moïse Camondo'ya yıllar sonra, müzesini gezerken yazdığı düşsel mektuplardan oluşuyor kitap. Müzede sanat ve hayat arasındaki sınırlar muğlaklaşıyor ve biz, suskun odalar, tablolar, heykeller, duvar süslemeleri, artık kullanılmayan halılar, porselenler, gümüşler, kısacası bir dönemin olanca ihtişamını hatırlatan sayısız obje aracılığıyla Moïse Camondo'nun koleksiyonunu Fransa devletine bırakırken umut ettiği "ebedi hatıra" fikrinin yerini nasıl da yaslı bir boşluğa bıraktığını okuyoruz. De Waal'ın kendi ailesinin, yani Ephrussi'lerin yaşadıkları da giriyor aralara. Şahsi bir hikâyeyi anlatmak yerine sezgisel ve fragmental monologlar halinde ilerliyor mektuplar. Camondo'nun kızı, damadı ve torunlarının II. Dünya Savaşı sırasında acımasızca katledilmelerine de tanıklık ediyoruz. Düşünün, mirasını bıraktığı Fransa, onun ailesini hiç düşünmeden toplama kamplarına gönderebilmiş, Nazilere teslim edebilmiş. De Waal bir hafıza pratiği sayabileceğimiz, benim de çevirmeni olduğum romanında ne kahramanını idealize ediyor ne de nostalji tuzağına düşüyor. Yaptığı, maddi izler üzerinden kolektif hafızanın kırılganlığına, unutmanın yavaş ve sessiz ilerleyişine dikkat çekmek. Ona göre müzeyi ayakta tutan şey, nesnelerin değil, onları hatırlayanların varlığı. Çünkü burası artık sadece sanat eserlerinin değil, kaybın da sergilendiği bir alan.

4 MEKTUP ROMAN
-Mektup romanlar her şeyden önce okura gizlice okuma, "özel bir belgeye tanık olma" hissi veriyor. Ayrıca zamansal atlamaları, psikolojik derinliği ve içsel monologları doğal bir biçimde taşıyor ve anlatıya çoklu bakış açıları ekliyorlar. İlk akla gelenlerden biri Stefan Zweig'ın Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu romanı. Hikâye, ünlü bir yazarın doğum gününde aldığı uzun bir mektupla başlıyor. Bir kadın çocukluğundan itibaren yazara duyduğu derin aşkı anlatıyor mektupta. O güne dek kendisini hiç fark etmemiş olan yazarın gözünde bir "hiç" olarak kalmayı seçtiği için de adını söylemiyor. Bir kadının ölmeden önce yazdığı uzun itiraftan oluşan kısa ama sarsıcı bir roman. Turkuvaz Kitap etiketiyle raflarda bulmak mümkün.
-Mary Shelley'nin Frankenstein ya da Modern Prometheus'u da yer yer bir mektup roman sayılabilir. Bir kaptanın kardeşine yazdığı mektuplarla başlıyor, bir süre sonra da Victor Frankenstein'ın kendi anlatısına geçiliyor. Bu ikili yapı kuşkusuz anlatıya muazzam bir çok katmanlılık ve derinlik katıyor. Bu kitabın da Turkuvaz Kitap tarafından yayımlanan baskısı mevcut.
-Benzer şeyler Bram Stoker'ın Dracula'sı için de söylenebilir. Roman, karakterlerin birbirine yazdığı mektuplarla notlardan oluşuyor ve anlatı mektuplar, günlükler, gazete kupürleri vs. aracılığıyla ilerliyor. ❙Choderlos de Laclos'un 1782'de yazdığı Tehlikeli İlişkiler de unutulmamalı. Romanda mektuplar aracılığıyla Fransız aristokrasisinin entrikalarla dolu dünyasında iki manipülatör karakterin başkalarını nasıl tuzağa düşürdüğünü okuyoruz.
MEKTUP DENİNCE...
Mektup roman denince akla ilk olarak Halide Edib Adıvar'ın Handan'ı geliyor akla. Nazan Bekiroğlu'nun Nar Ağacı romanında da geçmişin kapıları mektuplar aracılığıyla açılıyor. Oya Baydar'ın Kedi Mektupları ve Leyla Erbil'in Mektup Aşkları da çok farklı birer mektup roman.