Bahar Eriş'in ismini şimdiye dek kişisel gelişim, eğitim psikolojisi ve ebeveynlik üzerine yazdığı kurgu dışı kitaplarla tanıdık. Korkmasaydın Ne Yapardın, Anne Beynim Aç ya da Her Çocuk Üstün Yeteneklidir gibi eserleri, onun eğitimci kimliğiyle bireyin iç potansiyeline duyduğu inancı gözler önüne seriyordu. Ancak Eriş'in yeni kitabı, Baharın İlk Şarkısı, bu tanıdık sesin hiç duymadığımız yeni bir tonunu duyuruyor bize: Roman diliyle konuşan, içe dönük, kırılgan ama bir o kadar da dirençli bir anlatıcı. Alfa Yayınları tarafından yayımlanan 144 sayfalık bu kısa ama yoğun metin, bir çocuğun hemen hemen hiçbir temel psikolojik ihtiyacının karşılanmadığı bir evin içindeki yalnızlığını ve yetişkinliğe giden yolu kendi iç sesiyle örmesini anlatıyor. Bir bakıma roman, çocukken dilsiz bırakılan bir ruhun, büyüdüğünde kelimelerle dünyasını kurma çabasına ışık tutuyor da denebilir. Eriş burada bir hikâye anlatmaktan çok, bir duyguyu, bir atmosferi, hatta bir iç sesi yankılıyor diyebiliriz. Aslında bu kitap, anlatıdan çok iç monologlara, olaydan çok sezgiye, aksiyondan çok içsel dönüşüme yaslanıyor.
ROMANIN ÇARPICI YANI SESSİZLİK
Ana karakterin ismi verilmemiş, sesi ise çok net: Sevilmek yerine susturulmuş, anlaşılmak yerine bastırılmış bir çocuğun sesi bu. Hikâye, geleneksel bir dramatik yapıdan çok, duygu kümeleri hâlinde ilerliyor. Dönemsel olaylar, aile içi gerilimler ya da belirgin çatışmalar yerine, iç dünyadaki yarılmalar ve onarılma arzusu ön planda. Bu tercih, Eriş'in edebiyata geçişinin ne kadar bilinçli olduğunu gösteriyor. Daha önce bilgiye ve öğretiye yaslanan üslubu burada tamamen içsel bir sezgiye evriliyor. Romandaki atmosferin en çarpıcı yanı ise sessizlik. Çocukluğunu anlatırken, kelimelerin kullanılmadığı bir evde, kendi içinden taşırıyor anlatısını anlatıcı. Kullandığı kelimeler öyle titrek, öyle çekingen ki, her biri bir yara izi gibi parlıyor. Bu noktada Eriş'in kelime ekonomisi dikkat çekici: Süslü cümlelerden kaçınan ama incelikle seçilmiş sözcüklerle kurulan bu metin, şiirle düzyazı arasında bir yerde duruyor. Özellikle hayal gücüne ve yazıya sığınmanın bir savunma mekanizması olarak kullanılması, romanın ana temalarından biri hâline geliyor. Anlatıcının defterine gizlice yazdıkları, çocukluktan bugüne köprü kuruyor.
BİLGİLENDİRME KAYGISI YOK
Eriş'in daha önce akademik ve pedagojik çerçevede yazdıklarıyla karşılaştırıldığında bu roman çok daha sezgisel, çok daha sarkastik bir doğrultuda ilerliyor. Yazar burada okuyucusunu "bilgilendirme" kaygısı gütmüyor; daha çok, birlikte susmayı ve birlikte anlamayı teklif ediyor. Bu da Baharın İlk Şarkısı'nı, didaktik olmaktan uzaklaştırarak okurun ruhuna seslenen bir metne dönüştürüyor.
Romanda teknolojinin, özellikle dijital dünyanın birey üzerindeki etkisi de örtük ama güçlü bir tavırla anlatılıyor. Sosyal medyanın yankı odaları, insanın gerçek sesini bulmasını nasıl zorlaştırıyor? Çocukken duyulmayan bir ses, büyüdüğünde bile hangi filtrelerden geçmek zorunda kalıyor? Eriş, bu soruları açıkça sormuyor belki ama cevaplarını karakterinin kırılganlığına yediriyor.
Kitabın adı olan "ilk şarkı", hem bir başlangıcı hem bir gecikmişliği ima ediyor. Bu, çok geç duyulmuş bir sesin yankısı. Ve belki de tam bu yüzden güçlü. Roman, bir yönüyle travmanın, bir yönüyle ise o travmanın estetikle dönüştürülmesinin izini sürüyor. Bu anlamda Baharın İlk Şarkısı, yalnızca bir karakterin değil, yazarının da ilk şarkısı olarak okunabilir.
Hacmi küçük ama yankısı büyük bir roman Baharın İlk Şarkısı. Bahar Eriş'in yeni bir sesle kaleme aldığı bu roman içsel dönüşüme inanan tüm okurlara hitap ediyor. Eğer hayatınızın bir döneminde "kendinizi ilk kez duyduğunuz o an" varsa, bu roman size hiç de yabancı gelmeyecek.