'Yaşlılık Günlüğü'nde Tolstoy şöyle der: ''Önemli olan şey, bir insanın ulaştığı ahlâki kusursuzluk değil, buna nasıl ulaşmış olduğudur.'' Hayatının bir bölümünü serkeş ve savurgan, diğer bir bölümünü idrak ve arayış, son bölümünü aradığını biraz da olsa bulmuşluğunun inancıyla geçiren Tolstoy'un devâsa ömrünün ufak tefek parçalarıyız biz de. 9 Eylül 1828'de doğan Lev Nikolayeviç Tolstoy, 82 yıllık hayatının mecburî ayrılıklar dışında neredeyse tamamını, Rusya'nın Tula şehrine bağlı bir köyünde, Yasnaya Polyana'da geçirdi.
Dededen kalma bir toprak, babadan kalma koca bir malikânede eşi ve çocuklarıyla devasa bir ömür geçirirken, şimdilerde müze olan evinde kalemini nice kez şaha kaldırdı, bazen terk etti; yüklü bir 'hiç'likte manevî krizlerle dolup taştı, kendini kaybetti, aradı, buldu ya da bulmaya yaklaştı. Aristokrat bir ailede dünyaya gelen ve heybetli efendilerin haşmetli hürmetine mazhar olan Tolstoy, Kazan'da 'hukuk' okurken hocaları tarafından 'ahmak' olarak nitelendirildi. Rus soylu sınıfının bir üyesiyken kendi deyimiyle hayatındaki on yılı şöyle özetledi: ''Kumarda kaybettim, köylülerin emeğini tükettim, onları cezalandırdım, başıboş yaşadım ve insanları aldattım.'' Yaptığı kimi hatalarla birlikte imtiyazlı vârisliğine son vererek askerliğe başlasa da bu onun yeniden doğuşunu simgelemiyordu elbette, ''Savaşlarda adam öldürdüm ve daha başkalarını da öldürmek için düellolarda meydan okudum'' derken bu, temize çekmeye çalıştığı hayatının düzeltemediği bir parçasıydı.

Çocukluğundan beri 'hakikatin' peşinde olan Tolstoy'un, Fransızcasını ilerleterek okuduğu Voltaire ve Rousseau, algısına oturmuş, hayatına sirayet eden varlık bilinciyle zırhlılarını kuşanmaya başlamıştı. Başlangıçlar onu bittabi gelişime doğru sürüklemiş ve hayatının anlamını sorguladığı döneme doğru ilerlemesine zemin hazırlamıştı. Kırım Savaşı'nın sonunda orduyla bağını kopardı ve sivil hayatına geri döndü. Bu uzun soluklu askerlik tecrübesi yüz hatlarındaki sert ifadeye katkı sağlasa da onun için en romantik tanımlamayı Gorki yapmış olabilir: ''Bu gözlerin içinde, Tolstoy'un yüz tane gözü daha vardır.'' Tolstoy'un uzun süreli askerlik tecrübesi, yaşam felsefesinde 'şiddetsizlik' ahlâkını benimsemesini sağladı. Onlarca ölüm görmüş biri olarak her şeyin sonunda ölüm korkusuyla tanıştı; hatta bir mektubunda şöyle der: ''Uzun bir zaman, çok uzun bir zaman yaşamak istiyorum ve ölümü düşünmek, şairlere ve çocuklara vergi bir korkuyla dolduruyor içimi.''
TÜRK KÜLTÜRÜNE OLAN İLGİSİ
Savaş ve Barış, Anna Karenina, Diriliş gibi ses getiren büyük romanların; İnsan Ne ile Yaşar, Üç Ölüm, Köyde Dört Gün gibi etkileyici öykülerin sahibi olan yazar, eğitim, din ve ahlâk üzerine yazılmış ve insanların yaşayış biçimine yön veren, adını bile hâlâ duymadığımız nitelikli pek çok eserin de sahibi. Gençlik yıllarında Türk-Arap edebiyatlarına ilgi duyan Tolstoy'un 1844'te Kazan Üniversitesi'nde bu bölümleri kazandığı ve o sırada Türkçe öğrenmeye başladığı biliniyor. Türkçenin onda oluşturduğu hayranlık, Türk kültürüne ilgi duymasını da sağladı ve 1878'deki Türk- Rus Savaşı'nda esir düşerek Tula'ya götürülen Türkleri ziyaret edip onlarla sohbet etmekle kalmayıp, Türklere esir düşen Ruslardan da Türk kültürü üzerine bilgi edinmeye çalıştı. Tolstoy'un en ihtişamlı kimliğine, yazarlığına dönecek olursak, 'gerçekçi edebiyatın' en büyük temsilcilerinden biri olan bu büyük ustanın her defasında çarpıcı kalemiyle çarpışmak sürpriz değil. Çevirdiğimiz her yeni sayfada bahsi geçen karakterin, olayın ya da düşünün içinde bulmak hiç zor olmuyor. Tolstoy en güç kısmını sırtlanarak işin, bize kolay tarafını bırakıyor. Bu kuvvetli edebî kimlik içinde onu yaşatmaya devam eden şey, işte bu kuşaktan kuşağa canlı kalmayı başaran eserleri.