Marcel Proust'un Kayıp Zamanın Peşinde serisindeki ünlü madlen kekini bilirsiniz. Sadece sıradan bir tatlı değildir o, belleğin sisini dağıtan, kapısını aralayan bir anahtardır aynı zamanda. Çaya batırılan madlenin damakta eriyen ilk lokmasıyla beraber çocukluğun bütün ayrıntıları, annenin şefkati ve kaybolmuş bir dünyanın unutulmuş ayrıntıları olanca canlılığıyla geri gelir. Benzer bir şekilde Orhan Pamuk'un İstanbul: Hatıralar ve Şehir kitabında da Boğaziçi'ndeki balık sofraları ya da mahalle bakkalından alınan peynirler, şehrin kültürel belleğini taşır.

ROMAN SOFRALARI
Edebiyat tarihinin en unutulmaz sofralarından biri de Tolstoy'un Anna Karenina'sında karşımıza çıkar. Zengin sofralar, aristokrasinin ihtişamını sergilerken köy sahnelerindeki mütevazı yiyecekler Rus toplumundaki sınıfsal uçurumları okura çok net bir şekilde gösterir. Cervantes'in Don Quijote'sindeyse Sancho Panza'nın midesine düşkünlüğü esas kahramanımızın şövalyelik hayalleriyle muazzam bir tezat oluşturur. Bir yanda ekmek, soğan ve şarapla süren gündelik hayat, diğer yanda düşler alemi... Türk edebiyatında Ahmet Hamdi Tanpınar'ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nde kahvaltı sofraları hem aile içi ilişkilerin hem de dönemin toplumsal değişimlerinin ipuçlarını verir. Latife Tekin'in Sevgili Arsız Ölüm'ündeki köy yemekleri ise hem yoksulluğun hem de dayanışmanın canlı bir tasviridir. James Joyce'un Ulysses'i de akla geliyor kuşkusuz.

Leopold Bloom'un Dublin'de yediği böbrekli biftek ya da içtiği limonatanın, İrlanda kimliğini gündelik hayatın küçük ayrıntılarında kurduğu söylenebilir. Bazı metinlerdeyse yemek değil, açlık öne çıkar. Franz Kafka'nın Açlık Sanatçısı öyküsünde yemek yememek, yani aç kalmak, sanatın, inancın ve varoluşun bedeli haline gelir. Jack London'ın Güney Denizi Hikâyeleri ve diğer kitapları da bu anlamda muhakkak okunması gerekenler arasındadır. Knut Hamsun'un Açlık romanında ise yemek bulamamak, bireyin hem toplumsal yalnızlığını hem de yaratıcı sancılarını simgeler. Açlık hem fizyolojik hem de ruhsal bir sınavdır. Gabriel García Márquez'in Yüzyıllık Yalnızlık'ındaysa yemekler, köyün efsanevi atmosferiyle birleşir. Romanda bazen dev sofralar kurulur, bazen açlık ve kıtlık sahneleri hayatın acımasızlığını daha da belirginleştirir. Tüm bu örnekler gösteriyor ki, kimi zaman şenliklidir edebiyat sofraları, kimi zaman da alabildiğine kasvetli. Kimi zaman da hiç kurulmaz o sofralar. Yazar, yemek üzerinden tanıtır karakterlerini, toplumsal farklılıkları yemek üzerinden gösterir, belleği yemekle birlikte canlandırır, duyguları yemek aracılığıyla aktarır. Belki de bu yüzden, bir romanı bitirdiğimizde bazen kahramanın yaşadıklarını değil, onun ağzında kalan tadı hatırlarız.
Edebiyat sofralarına dair küçük bir antoloji
İşte dünya ve Türk edebiyatından unutulmaz birkaç örnek...
Victor Hugo'nun Sefiller'i
Jean Valjean'ın açlıktan ekmek çalması ve sonrasında olanlar, edebiyat tarihinin en unutulmaz sahnelerinden biridir.
Gogol'un Palto'su
Küçük memur Akakiy Akakiyeviç'in hayatında yemek yemek bile lüks sayılır. Ve sofranın yokluğu bize mütemadiyen onun yoksulluğunu hatırlatır.
Halit Ziya Uşaklıgil'in Mai ve Siyah'ı
Dönemin İstanbul sofraları, batılılaşmayla gelen yeni alışkanlıkların ve aile içi çatışmaların bir parçası olarak çıkar karşımıza.
Yaşar Kemal'in İnce Memed'i
Çukurova köylerinde kurulan sofralar hem bereketi hem de toplumsal eşitsizliği yansıtır.
Henry Fielding'in Tom Jones'u
Romandaki uzun şölenler, hem dönemin servete ve bolluğa düşkünlüğünü hem de yaşanan ahlaki taşkınlıkları yansıtır.