Türk şiirinin en bilindik mısralarıyla okuyucunun belleğine nakşolmuş şair Cahit Sıtkı Tarancı, 115 yaşında. Dante gibi hayatın ortasını biraz geçmişken aramızdan ayrılsa da, bugün hâlâ masamızda, dilimizde, aramızda...
Şiiri, 'sözcüklerle güzel biçimler kurma sanatı' olarak gören ve Türkçenin ses vekâletini, kendisine uhde edinen Cumhuriyet dönemi şairlerimizden Cahit Sıtkı Tarancı, dilinde sadeliği tercih etmiş bir şair. Yazdığı onca şiirin, hikâyenin arasında Türk okuyucusunun aklında hep şu dizeyle kaldı:
"Yaş otuz beş! Yolun yarısı eder.'' 1946'da Cumhuriyet Halk Partisi'nin düzenlediği şiir yarışmasında, Türk şiirinin bir başka üstâdı toplumcu gerçekçi anlayışa sahip Attilâ İlhan'ı dahi geçerek kendisine birincilik kazandıran o meşhur Otuz Beş Yaş şiiri... 35 yaşına gelip de etrafta bu mısrayı yükseltmeyen pek az kişi vardır. Şairin bize ölümü hatırlatan tarafıyla seslenmesi, bazılarımızı huzursuz da edebilir tabi. Ya da tüm optimistliğiyle şiire çok yönlü ve genel geçer kabûllerden âzâde bakmayı bilen biri için bu, nefis bir olgunluğun ve yaşam deneyimlerinin biricikliğinin ayak sesleri de olabilir. Öyle ya da böyle Cahit Sıtkı'nın ifadesine saydam bir karanlığın eşlik ettiği aşikâr. Her ne kadar onunla tanıştıktan sonra şiirlerini ikiye de ayırsa, buna büsbütün Charles Baudelaire etkisi diyebilir miyiz bilmiyorum. Fransız şairin, Tarancı üzerindeki tesiri tema dairesinde kalmış olmalı; zira Cahit Sıtkı üslûp olarak Baudelaire'nin koyu karanlığıyla mesafeli. İçsel dünyasında bunu benimsemiş olsa da, şiirine sert bir şekilde yansıttığını söylemek doğru olmaz. Türk yazınında Yunus Emre, Şeyh Galip, Necip Fazıl Kısakürek, Ahmet Hamdi Tanpınar gibi isimlerden etkilenen Tarancı'nın edebî kodları, bu kuvveti göğsünde yumuşatmışa benziyor: "Al getir ilk sevgiliyi Beşiktaş'tan / Yaşamak istiyorum gençliğimi yeni baştan.''
MİZACININ İZİNDE
1956 yılında henüz 46 yaşındayken hayata veda eden Cahit Sıtkı Tarancı şiirinin mini bir portresinden sonra kendisine dönersek, Diyarbakır'da başlayan bir ömürden başlayalım. Pirinççizade ailesine mensup olan Tarancı, eğitim hayatını İstanbul'da Saint-Joseph ve Galatasaray liselerinde sürdürür. Çalışma sahasına ise Anadolu Ajansı'nın Ankara bürosunda çevirmen olarak girer. Sonrasında 'gündelik gaile' olarak gördüğü Sümerbank'taki işini şair mizacı gereği sıkıcı bulurken, aynı kurumda çalışan Yaşar Nabi'ye yazdığı bir mektupta, merâmını şöyle ifade eder: "Tuttular beni Karabük fabrikasına verdiler. Tabii hemen istifayı bastım.'' Cumhuriyet gazetesinde yazdığı hikâyeler, Varlık dergisinde çıkan şiirleri ve münferit yerlerde yaptığı çevirilerle hayatını idame ettiren Cahit Sıtkı, Yaşar Nabi'ye "Hâlâ bir baltaya sap olamadım'' dediği mektubundan sonra yükseköğrenimi için Fransa'ya doğru yol alır, ki hayatının belki de en ilginç anılarından biri de burada gelişir.
BİSİKLETİYLE BOMBALARDAN KAÇTI
Okul kaydından sonra Paris Radyosu Türkçe Yayınlar Servisinde spiker olarak iş bulan ve 230 frank ile geçinen Tarancı'nın Paris'teki yaşamından memnuniyetini kız kardeşi Nihal Hanım'a yazdığı bir mektuptan anlayabiliriz: "Sıhhatçe nasıl mıyım? Şeytan kulağına kurşun mükemmel! Ceplerimde hüküm süren iklim mi? Mutedil. İşler mi, mektep mi? Hep tıkırında.'' Ancak olaylar farklı gelişmeye başlar, İkinci Dünya Savaşı sırasında Almanya'nın Paris'i bombalamaya başlamasıyla hayatın rengi donuklaşmaya başlar. Lise arkadaşı ve en yakın dostu Ziya Osman Saba'ya mektuplar yazmaya başlar. O Ziya ki, Cahit'i görür görmez İstanbullu olmadığını ''Diyarbekir çıbanının irice izinden'' anlar. Yazdığı bir mektupta kaygısını şöyle dile getirir Cahit Sıtkı: ''Hayatın Don Juan'ıyım, hayatı her şeyiyle çok, ama pek çok seviyorum. Bu aşkımı tam olarak terennüm etmeden gümbürdeyip gidersek çok yanacağım Ziyacığım, çok.'' Bisikletiyle Lyon'a sonra Cenevre'ye geçer ve Türkiye'ye döner. Yaşamı boyunca iç dünyasıyla ve dış dünyayla olan bağıyla nice devingen meseleleri sırtlayan Cahit Sıtkı Tarancı'nın 1954'te geçirdiği felç sonucu Ankara'daki tedavisine Viyana'da devam edilir. Plörezi sonucu naaşı, ''Taht misali o musalla taşında, bir namazlık saltanatıyla'' Ankara'ya getirilir ve seslenir bize hâlen: ''Yaşamak, sevmek gibi gönülden olsun / Olursa bir şikâyet, ölümden olsun.''
DOĞDUĞU EVMÜZE OLDU
Cahit Sıtkı'nın 4 Ekim 1910 yılında dünyaya geldiği ev 1973 yılında Kültür Bakanlığınca Tarancı ailesinden alınarak kamulaştırılmış ve 1974 yılında restore edilerek Cahit Sıtkı Tarancı Kültür Müzesi olarak ziyarete açılmıştır. 1733 yılında inşa edilen ve Tarancı'nın çocukluğuna ev sahipliği yapan bu ev, Diyarbakır'ın geleneksel konut mimarisinin özelliklerini taşıyor. Merkezi bir avlu etrafında sıralanmış dört kanattan oluşan ev, zemin artı bir katlı olarak tamamen bazalt taş kullanılarak inşa edilmiş. 14 odalı, kilerli, hamamlı bu ev, müze olarak hayata geçirildiğinden beri, edebiyat severlerin Diyarbakır'daki uğrak noktası haline geldi. 13 Ekim 1956 tarihinde 46 yaşında hayatını kaybeden ancak erken ölümüne rağmen geride ölümsüz eserler bırakan Tarancı'nı anısı bu müzede yaşatılıyor. Müzede, Cahit Sıtkı Tarancı'ya ait kalem, tarak, tarak kılıfı, kol düğmesi ve pasaport gibi şahsi eşyalar sergileniyor.
HAYDİ ABBAS
Balıkesir'deki askerliği sırasında yazdığı Türk şiirinin önemli örneklerinden biri olan ve sonra şarkı olarak aşina olduğumuz Haydi Abbas eserinin yanı sıra Tarancı'nın başlıca şiir kitapları arasında Ömrümde Sükût (1933), Otuz Beş Yaş (1946), Düşten Güzel (1952) ve ölümünden sonra yayımlanan Sonrası (1957) yer almaktadır. Ayrıca çeşitli hikayeler yazmış ve bu hikayeleri Gün Eksilmesin Penceremden (2006) adıyla yayımlanmıştır. Aile üyelerine, arkadaşlarına ve yakın dostlarına yazdığı mektupların birçoğu da Ziya'ya Mektuplar (1957) ve Evime ve Nihal'e Mektuplar (1989) adıyla yayımlanmıştır.