Devasa bir ruh atlası
Rus edebiyatından her kitaplıkta bulıunması gereken on büyük eser. İnsanın hem iç dünyasını hem de yaşadığı çağın bütün ağırlığını taşıyan devasa bir ruh atlası. Hayatın hem komik hem acı hem de kaçınılmaz yanlarıyla edebiyatın en keskin aynasında görmek için mükemmel seçim.
SAVAŞ VE BARIŞ
"Napolyon Savaşları fonunda bir roman" diye tanımlasak haksızlık olabilir, Tolstoy, Savaş ve Barış'ta başlı başına bir evren kuruyor çünkü ve bu evrende savaşın gürültüsüyle salonların fısıltısı, kaderle irade, tarih denen dev dalgayla bireyin küçük ama yakıcı seçimleri iç içe geçiyor. Pierre'in anlam arayışı, Andrey'in duygusal kırılmaları, Nataşa'nın büyüyüp olgunlaştıkça dağılması... Tolstoy büyük olayların içinden geçerken hayattaki en sarsıcı şeyin bir bakış, bir pişmanlık, bir merhamet olabileceğini gösteriyor.
ANNA KARENİNA
Bir aşk hikâyesi hatta epey sıradan bir aşk hikâyesi gibi başlıyor roman ama hızla toplumsal bir yapıta, bir vicdan romanına dönüşüyor. Anna'nın Vronski'ye duyduğu tutku, onu özgürleştirmek yerine yavaş yavaş daraltıyor ve bu aşkın, dönemin ahlakı ve kadınlara biçilen rol üzerinden acımasızca kesilen bedeli çok ağır oluyor. Öte yandan Levin'in, "Nasıl ve neyle yaşamalı?" sorusuna cevap arayışı, toprağa, aileye ve inanca tutunma çabası sayesinde romanı ikinci bir damardan besliyor. (Levin karakterinin ön adı Lev olan Tolstoy'un bizzat kendisi olduğunu, onun aracılığıyla yazarın şahsi gözlemleri ve deneyimlerini aktarıldığını unutmayalım.) Anna Karenina'nın büyüklüğü, kimseyi tek bir etikete hapsetmemesinde. Bu romanda herkes haklı, herkes suçlu, herkes insan.
KARAMAZOV KARDEŞLER
Bir aile trajedisi gibi görünen ama aslında Tanrı, ahlak, özgür irade ve kötülük üzerine yürüyen dev bir tartışma metni. Baba Karamazov'un çürümüşlüğü ve oğulların birbirine zıt karakterleri (beden ya da Dmitri'nin ateşi, akıl ya da İvan'ın zekâsı, ruh ya da Alyoşa'nın inancı) bir cinayet etrafında düğümlenir. "Büyük Engizisyoncu" bölümüyle roman felsefi bir zirveye çıkar. Soru şudur: İnsan gerçekte özgürlüğün mü peşindedir, yoksa konformist bir teslim oluşun mu? Kararı okura bırakır Dostoyevski.
SUÇ VE CEZA
Raskolnikov, "üstün insan" fikrine tutunarak bir cinayet işler, fakat asıl roman cinayetten sonra başlar: vicdanın sesi, korku, gurur ve kendini aklama çabası onu adım adım yok oluşa itecektir. Petersburg'un boğucu sokakları, yoksulluk ve çaresizlik alşelade bir atmosfer yaratma çabasının ürünleri değil, karakterin zihninin uzantısı gibidir. Sonya'nın sessiz şefkatiyle Porfiri'nin psikolojik sorgusu arasında Raskolnikov, aklın kibriyle insan olmanın kırılganlığı arasında dağılır, parçalanır. Özetle Dostoyevski aslında "ceza"nın insanın kendi içinde başladığının anlatan bir roman yazmıştır.
BUDALA
Saf, merhametli ve başkalarının ikiyüzlülüğünü ayna gibi ortaya çıkaracak kadar berrak biri olan prens Mışkin "iyi"dir. Onun vasıtasıyla Dostoyevski'nin okura sorduğu çok acımasız soruysa şudur: Bu dünyada saf iyilik yaşanabilir mi, yoksa iyilik mutlaka parçalanmaya mı mahkumdur? Nastasya Filippovna'nın trajik çekimi ve Rogojin'in karanlık tutkusu, Mışkin'in ışığını sürekli yaralar. Budala için, iyiliğin romantik bir ödül değil, çoğu zaman bir felaket gibi algılandığı bir toplumun portresi de denebilir.
ÖLÜ CANLAR
Çiçikov adlı adam, ölmüş köylülerin "kâğıt üzerindeki" kayıtlarını satın alıp zengin görünmeye çalışır. Fikir bir komedi inşa edecek gibi dursa da Gogol burada koskoca bir imparatorluğun içten içe çürümesini anlatır. Hem de bürokrasi, rüşvet, boş gurur, küçük hesaplar ve taşra sefaletinin üstüne ince bir mizah örtüsü sererek... Karşılaştığımız her tip, bir insan değil de sanki bir kusurun, bir zaafın ete kemiğe bürünmüş hâlidir. Ölü Canlar hem kahkaha attırır hem de insanın içini ürpertir çünkü o "ölü" olanlar ne yazık ki sadece kayıtlardaki canlar değildir.
KÖPEĞİYLE DOLAŞAN KADIN: YEDİ SEÇME ÖYKÜ
Çehov'da çoğu zaman büyük olaylar okumayız, asıl deprem cümle aralarında, suskunluklarda, "sıradan" görünen hayatların içinde patlar. Bir bakış, bir gecikme, söylenmeyen bir söz, kaçırılan bir ihtimal... Öykülerinde insanın kendine bile itiraf edemediği arzular, yorgunluklar, pişmanlıklar çok sakin ama çok keskin biçimde görünür hale gelir. Çehov kimseyi kahramanlaştırmaz, kimseyi cezalandırmaz. Hayatın kendisi zaten yeterince acımasızdır.
BABALAR VE OĞULLAR
Genç kuşakla eski kuşağın çatışmasını bir aile ziyareti gibi "küçük" bir çerçevede anlatır Turgenyev ama asıl mesele devrimci bir ruh hâlidir. Bazarov, nihilizmiyle, daha doğrusu her şeyi reddeden, hiçbir otoriteye boyun eğmeyen tavrıyla dönemin derin sarsıntısını temsil eder. Fakat hayat, teoriyi her zaman bozar. Aşk, kırılganlık, ölüm ve insanın kendini inkâr edemeyişi Bazarov'un sert kabuğunu çatlatır ve roman, fikirlerin değil, insanların yenildiği bir yerden kalbe dokunur.
OBLOMOV
Gonçarov'un romanı tembelliğin, aylaklığın romanı gibi anlatılır ama aslında "hayata katılamama" hâlinin büyüleyici ve ürkütücü portresidir. Oblomov karakterinin yataktan kalkamaması bir komedi değil, karar verememektir, sorumluluğun ağırlığı altonda ezilmektir, dünyaya karşı bir tür pasif direniştir. Ştolts'un çalışkanlığı ve Olga'nın umudu bile onu tam olarak kurtaramaz çünkü Oblomov'un asıl savaşı dışarıda değil içindedir. Roman, insanın en büyük trajedisinin hiçbir şey yapmamak değil, hiçbir şeye başlayamamaktan ibaret olduğunu söyler bize aslında. Bazılarına tanıdık geldiğine eminim.
YEVGENİ ONEGİN
Aynı anda bir aşk hikâyesi, bir karakter portresi ve bir çağ panoraması. Onegin zeki ama sıkılmış, duygudan kaçan, her şeye mesafeli bir adamdır, saf romantizmiyle çarpan Tatiana ise zamanla en güçlü karaktere dönüşür. Puşkin'in dili burada hem hafif hem de acı, hem alaycı hem de kalp kırıcıdır. Okur kendini bir şiirin içinde yürüyormuş gibi hisseder. Onegin'in en büyük cezası, kötülüğü değil, geç kalmışlığıdır. Ve Tatiana'nın seçimi, edebiyat tarihinin en "sessiz ama en sert" vedalarından biridir.