İnsan bir gün bir roman okur ve bütün hayatı değişir... mi bilmiyorum. Ama bir gün, yağmurlu bir öğleden sonra mesela, bir kitaba başlarsınız ve karşınıza öyle bir cümle, öyle bir bölüm çıkar ki, içinizde uyuklayan ama farkında bile olmadığınız bir bilgi kendini gösteriverir. Bir kitap size tamamen yeni bir şey öğretemez belki ama zaten bildiğiniz ve adını koyamadığınız bir gerçeği, geri dönüşsüz biçimde görünür kılar. İşte bu yüzden bazı romanlar çarpar geçer. Ve bir kez fark edildikten sonra hiçbir gerçek hasır altı edilemez.
Kadransız Saat
İç Savaş'ın ardından ABD'deki Güney ve Kuzey eyaletleri arasındaki kopukluğun sürdüğü 1950'lerde geçen Kadransız Saat, Güney Gotiği adı verilen türün önde gelen temsilcilerinden Carson McCullers'ın ırk, sınıf ve adalet konusundaki keskin düşüncelerini yansıtan bir roman. Yazarın uzun bir aradan sonra yazdığı son roman aynı zamanda. Dört ana karakterden biri olan Malone, çok yakında öleceğini öğrenir. Sarsılır elbette. Ama bunun sebebi, ölecek olması değil, tam anlamıyla yaşamamış olduğunu fark etmesidir.

Günden Kalanlar
Kazuo Ishiguro'nun şahane bir sinema filmine de dönüşmüş olan kitabı, okura insanın nasıl kendi hayatının seyircisi olabildiğini hatırlatan benzersiz bir roman. Esas karakterimiz sadık uşak Stevens, bir İngiliz malikanesinde kusursuz bir görev adamı olarak yaşar ama gün gelir o da geriye bakıp, hayatının muhasebesini yapmak zorunda kalır ve görür ki, o güne dek hep sadakat sandığı şey, belki de aslında korkudur. Acı olduğunu kabul edelim: Hayat bazen yanlış seçimlerle değil, hiç seçim yapmamakla da usul usul harcanır gider.
Bozkırkurdu
Hiç kimse tek bir kişiden ibaret değildir. Karşımıza bir çelişki yumağı gibi çıkan Harry Haller hem yalnız bir entelektüel hem de kırılgan bir çocuktur. İçindeki çelişkiler de bir kusur değil, varoluşun ta kendisidir. Ve belki de hayat, kendini çözmek, anlamak değil, o karmaşayla yaşamayı öğrenmektir. Hatırlayalım, Herman Hesse'nin bu çok güzel romanı, 1974 yılında beyaz perdeye de uyarlanmıştı.
Meselenin Özü
Atmosferini savaş, casusluk, aşk, aldatma ve ihanetin oluşturduğu roman merhamet, ıstırap, din ve sorumluluk temalarıyla dikkat çekiyor. Graham Greene'e göre hayatın en büyük yükü vicdan. Kahramanı Scobie'nin trajedisiyse eylemleri, yaptıkları değil, hissettikleri. Ama işte insan bazen doğru olanla merhametli olan arasında kalabiliyor.
Utanç
Utanç, bize hayatın insanı bir anda, hem de geri dönüşsüz biçimde değiştirebileceğini gösteriyor. David Lurie her şeyini kaybetmiştir; işini, saygınlığını, kendine dair fikirlerini... J.M. Coetzee de işte bu trajik hikaye aracılığıyla bize hayatın bazen insanı küçülterek eğittiğini ve kendimizi haklı görmekten vazgeçtiğimiz anda gerçekten değişmeye başladığımızı gösteriyor. Romanda Lurie'nin kişisel öyküsüyle Güney Afrika'nın öyküsü iç içe geçiyor; beyazıyla siyahıyla bütün Afrikalıların uydukları kuralların tümü tersine dönüyor, çarpıtılıyor. Utanç, aslında insan olmanın ne anlama geldiğini araştırıyor.
Deniz, Deniz
"Hayatımın asıl olayları geçmişte kaldı ve 'sükûnet içinde hatırlamak' dışında yapacak bir şey yok artık. Egoizmle geçmiş bir hayattan pişmanlık duymak mı? Tam olarak öyle değil ama onun gibi bir şey," der Deniz Deniz'in ana karakteri Charles Arrowby, günün birinde deniz kıyısında bir evde inzivaya çekilmeye karar verirken. İnsan kendini en çok kendine dair uydurduğu hikâyelerle aldatır. Iris Murdock'un etkileyici karakteri Charles Arrowby de geçmişi yeniden kurabileceğini sanıyor, ama bir de bakıyor ki artık onun bir geçmişi yok. Kendine dair anlattığı masalları fark ettiği anda gerçeklerle karşılaşıyor ve hayatın geriye doğru değil, ileriye doğru yaşandığını anlıyor.
Dalgalar
Virginia Woolf, en büyük başarısı olarak da görülen Dalgalar'da, altı arkadaşın çocukluktan orta yaşa dek yaşamlarının, onları kuşatan dünyayı algılayışlarının ve kim olduklarının izini sürüyor. Roman bize insanın tek bir kimlikten ibaret olmadığını anlatıyor bir bakıma. Aynı insan, zaman içinde defalarca değişiyor, çözülüyor, kendini yeniden kuruyor.
Yabancı
Meursault duygusuz, neredeyse mekanik bir adam. Bir gün bakımevinde kalan annesinin ölüm haberini alıyor ama bu haber karşısında da koruyor soğukkanlılığını ve hayatına devam ediyor. Albert Camus'nün yakın zamanda François Ozon imzalı bir sinema uyarlamasını izlediğimiz romanı, hayatın biz ona anlam yüklemeden de var olduğunu şahane bir şekilde anlatıyor.
Büyülü Dağ
Büyülü Dağ'a göre hayat upuzun bir bekleyişten ibaret olabilir. Hans Castorp'un sanatoryumda geçirdiği yıllar da, hayatın büyük büyük olaylardan değil, düşünmekten, oyalanmaktan ve dönüşmekten oluştuğunu gösteriyor ona. İnsan hiç fark etmeden değişiyor. Üstelik gerçek hayat bazen tam da hayattan en uzak kaldığını sandığın yerde başlıyor. Thomas Mann, kişisel deneyimlerinden yola çıkarak yazdığı bu büyük romanın yayınlanmasından kısa bir süre sonra Nobel Edebiyat Ödülü'ne değer görülmüş.
Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu
Hangi hayat tamamlanmış bir hikayedir? Bu sorunun cevabını açıkçası ben bilmiyorum. Öyle ya; hayatta her şey yarım kalmıyor mu; aşklar, ilişkiler, görevler, kararlar... "Italo Calvino'nun Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu adlı yeni romanını okumaya başlamak üzeresin. Rahatla. Seni çevreleyen dünya bırak belirsizlik içinde yok oluversin" cümlesiyle başlayan kitap, okurluk üzerine yazılmış bir başyapıt.