Günde ortalama kaç görüntüyle karşılaşıyoruz, hiç düşündünüz mü? Ekranlardan sokaklara, vitrinlerden yüzlere kadar binlerce görselin içinden geçiyoruz ama çoğu zaman gerçekten baktığımızı söylemek zor. Tam da bu noktada, Alain de Botton'un Everest Yayınları'ndan çıkan Görmek ve Fark Etmek isimli kitabı beni yavaşlatan kitaplardan biri oldu. Kitabı bitirdiğimde zihnimde büyük cümleler değil, değişmiş bir dikkat hâli kaldı. De Botton bu kitapta dünyayı baştan anlatmaya çalışmıyor. Zaten her gün gördüğümüz şeylere gerçekten bakıp bakmadığımızı sorguluyor. Kitap bir roman gibi akmıyor; bir olay örgüsü yok. Bunun yerine düşünsel bir yürüyüş var. Dokuz bölüm boyunca gündelik hayatın içinden sahnelere eğiliyor: Şehirler, mimari, hayvanat bahçesi, havaalanları, insan yüzleri... Ama mesele bu başlıkların kendisi değil; onlara nasıl baktığımız... Mesela, sıkıcı kentlerin büyüleyiciliği bölümünde özellikle durup düşündüm. Bölüm, bir kentin neden sıkıcı ya da neden huzur verici hissettirdiğini soruyor. Binaların yalnızca işlevsel yapılar olmadığını; oranların, ışığın, düzenin ruh hâlimizi etkilediğini anlatıyor. Her gün içinden geçtiğimiz sokaklara alışmış olabiliriz ama bu, onları gerçekten gördüğümüz anlamına gelmiyor. De Botton tam da bu alışkanlık perdesini aralıyor. Hayvanat bahçesini ele aldığı kısımda da bakışı tersine çeviriyor. Kafeslerin içindeki hayvanlardan çok, kafeslerin dışındaki bizlere odaklanıyor. Merakımızı, kontrol arzumuzu, üstünlük duygumuzu sorgulatıyor. İnsan yüzlerine geldiğinde ise daha çarpıcı bir şey yapıyor: Gün içinde yüzlerce yüz görüyoruz ama kaçını gerçekten fark ediyoruz? Bir ifadenin, bir bakışın, bir duruşun anlattıklarını çoğu zaman kaçırıyoruz. Kitap bu kaçırdıklarımızın peşine düşüyor. Kitabı okurken tekrar tekrar karşıma çıkan temel ayrım şu oldu: Görmek pasif, fark etmek aktif bir süreç. Görmek otomatik; göz önünden geçen her şey akıp gidiyor. Fark etmek ise bilinçli bir emek istiyor. Aynı sokaktan her gün geçmek başka, o sokağın sabah ışığını ya da akşam kalabalığını gerçekten gözlemlemek başka.
DİKKAT BİÇİMİMİZ DÖNÜŞÜYOR
De Botton bilgi yüklemiyor; dikkat biçimimizi dönüştürmeye çalışıyor. Kitabın dili sade ve akıcı. Akademik bir ağırlık yok ama yüzeysel de değil. Yukarıdan konuşmuyor; birlikte düşünmeye davet ediyor. Bu yüzden okuma deneyimi kitapla sınırlı kalmıyor. Ben kitabı bitirdikten sonra dışarı çıktığımda gerçekten daha dikkatli baktığımı fark ettim. Bir binanın cephesine, bir insanın yürüyüşüne... Küçük gibi görünen ayrıntılar zihnimde daha çok yer kaplamaya başladı. Elbette dramatik bir hikâye bekleyenler için durağan gelebilir. Ama zaten bu kitap hızın karşısına bilinçli bir yavaşlık koyuyor. Görüntülerin saniyeler içinde tüketildiği bir çağda, bakmanın yeniden öğrenilmesi gerektiğini hatırlatıyor. Görmek ve Fark Etmek, dünyayı değiştirme iddiasında değil. Önümüzde duran dünyayı gerçekten görüp görmediğimizi soruyor. Kitap kapandığında geriye uyanık bir dikkat kalıyor. Ve açıkçası, bugün en çok ihtiyacımız olan şeyin bu olduğunu düşünüyorum.