Tanpınar’a Huzur Yok, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Huzur’unu modern bir kurgu laboratuvarına taşıyor. 1959’un siyasi gerilimi, istihbarat oyunları ve absürt aksiyonla harmanlanan roman; okuru ironik, hızlı ve düşünsel bir maceraya davet ediyor
ABONE OL
Murat Menteş'in külliyatına aşina olanlar için her yeni kitap, lunaparkta hiç binilmemiş, hızı ve yönü kestirilemeyen yeni bir üniteye binmek gibidir. 2026 başında Everest Yayınları tarafından okurla buluşturulan Tanpınar'a Huzur Yok da yazarın Dublörün Dilemması ile başlattığı o kendine has, yüksek enerjili ve afili üslubunun zirve noktalarından biri olarak karşımıza çıkıyor. Ancak bu kez Menteş, sadece suç ve maceranın peşinde koşmuyor; Türk edebiyatının dev ismi Ahmet Hamdi Tanpınar'ı ve onun başyapıtı "Huzur"u, modern bir kaosun ortasına, tabiri caizse bir kurgu laboratuvarına davet ediyor. Ancak bu romanda farklı bir katman var: Edebi bir hesaplaşma ya da daha nazik bir tabirle, bir saygı duruşu. Kitabın ismi bile başlı başına bir ironi barındırıyor. Tanpınar'ın tüm ömrünce aradığı o meşhur "huzur", Menteş'in hareketli kurgusunda bir hayale, hatta kovalanan bir hayalete dönüşüyor. Yazar, Tanpınar'ın o ağır, musikili ve derinlikli dünyasını, kendi hızlı, sinematik ve absürt tarzıyla çarpıştırarak ortaya melez bir anlatı çıkarmış. Romanın merkezindeki karakterlerin iç dünyasına girdiğimizde, Menteş'in tipik "kaybeden ama karizmatik" kahramanlarının bu kez daha derin varoluşsal sancılar çektiğini görüyoruz. Kalabalık bir karakter kadrosu var romanın. Kimileri gerçek hayattan koparılıp Menteş'in evrenine yerleştirilmiş, kimileri iyi bildiğimiz, isimleri romandaki görevlerine dair net ipuçları veren klasik Menteş karakterleri. Hem birbirlerine fazlasıyla yakın bu karakterler hem de aralarındaki ideolojik veya kişisel uçurumlar yüzünden birbirlerine asla tam anlamıyla dokunamıyorlar. Edebi açıdan bakıldığında, Kitap, postmodern bir kolaj gibi duruyor. Bir yanda Tanpınar'ın mirası, diğer yanda İstanbul'un tekinsiz sokakları ve bitmek bilmeyen bir aksiyon. Menteş, bu iki zıt dünyayı birleştirirken dikiş izlerini gizleme gereği duymuyor. 1959'un dönemsel dilini ve Tanpınar'ın üslubunu taklit ederken bilinçli olarak araya serpiştirilen tarihsel uyumsuzluklar metne postmodern bir hava katıyor. Kruşçev'in Paris ziyareti, Adnan Menderes'in Londra'daki uçak kazası ve CIA-KGB faaliyetleri gibi dönemin gerçek olaylarına sık sık atıf yapılırken olayların akışında zamanın esnemesi, tarihsel karakterlere bambaşka misyonlar yükleniyor. Absürdizm ve yüksek edebiyat ile popüler kültürün iç içe geçtiği hibrit bir yapı karşılıyor okuru. Tarihi bir figür olan Tanpınar'ı ve 1959 Türkiye'sini, Hollywood aksiyon filmleri, Rus klasikleri ve bilimkurgu öğeleriyle harmanlayarak gerçeğin sınırlarını zorlayan ancak kendi içinde tutarlı bir "rüya/kâbus" atmosferi yaratmış. Murat Menteş, gelenekle moderni ustalıkla çarpıştıran bir usta olma yolunda dev bir adım atmış. Kitabı bitirdiğinizde ağzınızda kalan o "Rusya'dan sevgilerle" tadındaki ironik tat ve kafanızda yankılanan Tanpınar pasajları, yazarın amacına ulaştığını gösteriyor. Menteş bizi yine sarsıyor ve en önemlisi, huzursuzluğun o yaratıcı ve estetik gücüne alkış tutuyor. Son sayfalarda hissettiğim o "dingin, hoşnut ve müsterih" olma hali, belki de yazarın bize sunduğu asıl simyadır. Tanpınar'a huzur yok belki ama okura muazzam bir macera ve düşünce alanı var.