Genç İtalyan yazar Vincenzo Latronico'nun Kusursuzluk adlı romanı Avrupa'nın güneyinden Berlin'e gelip yerleşmiş genç bir çiftin hikayesi. Anna ile Tom, internetin yaygınlaştığı dönemde büyümüş, evden çalışan dijital tasarımcılar. Yaşadıkları daire, bitkiler ve İskandinav mobilyalarıyla dolu. Kendilerine benzeyen göçmenlerle görüştükleri bir yaşantıları var ve sosyal medya gündelik hayatlarının ayrılmaz bir parçası...
Dışarıdan bakılınca her şey kusursuz görünüyor: Parlak işler, en küçük ayrıntısında bile estetiğin gözetildiği ve dergi sayfalarından fırlamışa benzeyen bir ev, doğru seçilmiş kitaplar, özenle planlanmış seyahatler... Müthiş bir pürüzsüzlük, günümüzün "iyi yaşama" fikrinin eksiksiz bir örneği. Yani neredeyse...

Latronico, bahsi geçen pürüzsüzlüğü, bir başarı hikayesi olarak değil, tekrar eden ayrıntılar üzerinden ve neredeyse duygudan arındırılmış bir gözle aktarıyor. Böylece okura da, çiftin yaşadığı bu hayatın, dünyanın farklı yerlerinde kolayca çoğaltılabilen bir şablon olduğunu fark ettiriyor. Bu "kusursuz" evde hiçbir şey gerçekten başlamıyor, hiçbir şey gerçekten bitmiyor. Önceden yazılmış bir senaryo dikkatle uygulanıyor sanki. Romanı güçlü yapan şey de bu işte.
Her şeyin doğru olduğu ama bize akıl almaz ölçüde cansız, ruhsuz gelen hayatları okuyoruz. Karakterler açık bir mutsuzluk yaşamıyor belki, ama işte bir şeyler -hem de nasıl- çok, çok, çok eksik. Modern hayat estetik olarak kusursuz hale gelirken, onu yaşayan insanlar içten içe yoksullaşıyor. Eh, öyle bakınca da görüyoruz: Kusursuzluk, yalnızca parlak bir çiftin hikayesi değil, günümüzün küresel, iyi eğitimli, "zevk sahibi" insanlarının ortak varoluşuna dair sessiz ama keskin bir eleştiri.

İSTENEN HAYAT HEP BİRAZ DAHA ÖTEDE
Vincenzo Latronico'nun romanı yazar çıkış noktası, Georges Perec'in Şeyler: Altmışlı Yılların Bir Hikayesi adlı romanı... Bugün çoktan klasikleşmiş romanında 1960'larda yaşayan genç bir çiftin hayatını anlatırken, onların arzularını, eşyalar, yani mobilyalar, kumaşlar, objeler, markalar üzerinden kurmuştu Perec. Başka bir deyişle, karakterlerin iç dünyasına doğrudan girmemiş, ne istediklerini, nasıl bir hayat hayal ettiklerini, 'şeyleri' anlatarak göstermişti. Bu yüzden tıpkı Kusursuzluk'taki karakterler gibi, Şeyler'deki karakterler de nesnelerle çevriliydi, onlar da hayal ettikleri hayatı ve estetiği aynı şekilde titizlikle kurmaya çalışıyorlardı. Ama tabii Şeyler'in Jérôme ile Sylvie'si için istedikleri hayat hep biraz daha ötede, hep biraz daha erişilmezdi. Latronico bir adım ileri giderek mesafeyi ortadan kaldırıyor ve kendimizi çiftin arzu ettiği o hayatın içinde buluyoruz. Ya da bize öyle geliyor. Nesneler doğru yerde, hayat doğru ritimde, estetik kusursuz. Ama işte tam da bu yüzden artık bir şey eksik. Arzu sahneden çekilmiş, isteme ediminin kendisi bile sırra kadem basmış. Okur olarak bize düşen de o rahatsız edici soıruya cevap bulmak oluyor: Eğer artık arzu etmiyorsak, ne için yaşıyoruz? Ya da gerçekten yaşıyor muyuz? Kısacası Perec modern arzunun nasıl kurulduğunu, Latronico ise o arzunun gerçekleştiğinde bile asla tatmin etmediğini gösteriyor bize.
ONLARI SEVEN BUNLARI DA SEVER
DİNLENME VE RAHATLAMA YILIM
Ottessa Moshfegh'in yazdığı eserde, her şeye sahip olup gene de hiçbir şey hissetmemek fikri burada biraz daha bireysel ve karanlık bir biçimde işleniyor.
KLARA İLE GÜNEŞ
Kazuo Ishiguro'nın kaleme aldığı kitapta duyguların yerini alan simülasyonlar, "gerçek" ile "yeterince iyi görünen" arasındaki fark.
BEYAZ GÜRÜLTÜ
Don Delillo'nun romanında da modern hayatın yüzeyselliği, reklam dili ve tüketimle kurduğumuz ilişki ironik ve soğuk bir şekilde ele alınıyor.
MADAME BOVARY
Gustave Flaubert'in ilk romanı olan kitap, modern hayatın pürüzsüz ve ihtişamlı görünme arzusunun, bireyi nasıl hayal kırıklığına ve yıkıma sürüklediğini gösterir.