Çin'in Kültür Devrimi ve öncesindeki süreçleri tam anlamıyla yaşayan bir yazan Can Xue... 1953'te dünyaya gelen yazar, editör olan babasının "Sağcı karşıtı kampanya" adı ile tarihe geçen süreçte suçlanması, sürülmesi ve baskı gördüğü bir ortamın tam da ortasındaydı. Babası ve 6 kardeşi ile birlikte kırsala gönderilirken babasının hapse düşmesi ile birlikte aileyi daha da zorlu şartlar bekliyordu. Çin Kültür Devrimi ile birlikte değişen ülkede büyükannesi açlıktan hayatını kaybedince tam anlamıyla yalnız kaldı. Çocukken yaşadığı sefalete bir de ağır tüberküloz vakası eklendi. Metal işçiliği gibi ağır sektörlerde çalışırken eşi ile birlikte terzilik üzerine yoğunlaşıp bu iş kolu ile geçimini temin ederken bir yandan da edebiyata olan ilgisini ertelememiş.

1983'te başladığı yazım hayatında 1985'te ilk öyküsü yayımlanırken kendisine mahlas olarak Can Xue'yi seçerken bu karar onun bir süre kadın bir yazar olarak görülmesine de neden olmuştur. Kimilerine göre de bu kadın-erkek ayrımı Çin'de edebiyatçılar ve edebiyat eleştirmenleri tarafından onun daha rahat üretim yapabilmesinin önünü açmıştır. Sık sık Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazanmaya aday yazarlar arasında adı geçen Xue, Çin'in bu alandaki en 'marka' ismi olarak da öne çıkar. Everest Yayınları'ndan çıkan Dikey Devinim kitabı, yazarın Türkçe'ye kazandırılan ilk eseri olurken bu noktada kitabın çevirmeni Aslı Solakoğlu'na da dikkat çekmek gerek. Çevirinin, özellikle de Çin edebiyatından bir metinin Türkçe halinin yazarın üslubu ile yansıtılması bir hayli zorlu bir yolculuk. Bu yolculuğun altında dil bilimi ve edebiyat bilgisi de Solakoğlu için çok daha zorlu ancak zoru başarılmış bir yol olarak dikkat çekiyor. Hem hayatın içinde hem de hayal aleminde öyküleri kaleme alan yazar, bunu karşısındakilere okurken yaşatabilme yeteneği ile takrir kazanıyor. Sıradanı hayalle birleştirmenin dışında herhangi bir varlığı da öykünün konusu yapabilmek, Dikey Devinim kitabının önemli bir unsuru. Bir insanın hele ki bir edebiyat figürünün çocukluğunu öykülerine, eserlerine aktarmaması mümkün değil. Xue'nun öykülerindeki doğa da bana göre bunun bir yansıması. Zaman zaman hayalleri de içine alan ancak babası ve doğal olarak da kendisinin sürgün dönemlerinden, yaşadığı doğal ortam öykülerine de yansıyor.
Sembolik dil kullandığı bölümleri okuyucuya aktarmada en ufak bir soru işareti yaşamayan Xue, Çin'in kendi kültürü içinde büyük yer kaplayan felsefi akımlarını da özümsemiş bir yazar. Farklı felsefi akımlardan gelen öğretiler öykülerinde kendini gösterirken Xue'nun belki de bu anlamda en dikkat çekici noktalarından biri de çirkini-kötüyü de işaret edebilmesi. Burada çirkini işaret edip yerin dibine sokmaktan kaçınır, onun yerine abartılı yorumlardan kaçınıp durumu okuyucuya bırakır. Felsefi akımlardan bağımsız bir Çin edebiyatı zaten düşünülemez. Xue, Batı terminolojisinde eserler veren Çin kökenli yazarların aksine tamamen kendi coğrafyasının kültüründen beslenen ve bununla evrenselliğe ulaşmış bir edebiyatçı olarak önem kazanıyor.