Fransız yazar Marcel Ayme, İkinci Dünya Savaşı sırasında Paris’in Montmartre semtinde geçen fantastik öyküsü Duvargeçen’de taş duvarların içinden geçen bir adamın öyküsünü anlatırken, modern hayatın görünmez duvarlarını da bir bir görünür kılıyor
Bazı kitaplar kapıları açar, bazıları aynaları kırar, Marcel Aymé'nin Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları etiketi ve Alev Özgüner çevirisiyle Türkçemize kazandırılan Duvargeçen'i (Le Passe- Muraille) ise ismiyle müsemma doğrudan duvarın içinden geçiyor. İlk kez 1941'de yayımlanan, ardından 1943'te aynı adlı öykü kitabına adını veren metin, bugün hâlâ M. Aymé'nin en tanınan eserlerinden biri. Bunun tek nedeni Fransız edebiyatının büyük öykü ustası M. Aymé tarafından kaleme alınmış olması değil, yazarın çarpıcı buluşu da eseri neredeyse bir asır sonra bile eşsiz kılıyor. Bir fantastik oyun örgüsüyle kaleme alınan Duvargeçen biz okurlara taş duvarların içinden geçen bir adamın öyküsünü anlatırken, modern hayatın görünmez duvarlarını da bir bir görünür kılıyor.
Öykünün kahramanı Dutilleul adlı sıradan bir memur. Sessiz, silik, kendi halinde bir adam. İşte bu adam, bu sıradan memur günlerden bir gün duvarların içinden geçebildiğini fark ediyor. Hikâyenin güçlü yanı işte tam burada başlıyor. Çünkü M. Aymé öyle istiyor. Yazar böylesine olağanüstü bir yeteneği büyük bir kahramana değil de son derece sıradan bir insana yüklüyor ve bu yolla, gündelik hayatın baskısını ve insanın ne kadar kolay görünmez hale gelebildiğini anlatıyor. Eserin mizah ve tedirginliği aynı anda taşıyan tonu, metni sadece eğlenceli kılmakla kalmıyor onu hafif görünen ama sert çalışan bir eleştiriye de dönüştürüyor. Kitap ilerledikçe kahramanımız Dutilleul önceleri kendisine verilen bu sıra dışı yeteneği neredeyse çekingen bir şaşkınlıkla taşıyor ama sonra yeteneğini küçük intikamlar, küçük taşkınlıklar ve küçük zaferler için kullanmaya başlıyor. Metin bu noktada Kafkavari bir keskinliğe evriliyor. Duvargeçen bize insanı yücelten bir mucize öyküsü değil tersine insanın eline mucize geçtiğinde bile ne kadar küçük kalabildiğini anlatıyor. Kitap bu yönüyle Kafka'yı andıran bir sıkışmışlık duygusu taşısa da M. Aymé okura Kafka'daki karanlığın yerine daha çok gülümseme vadediyor.
Marcel Aymé'nin bir diğer başarısı da doğrudan doğruya bürokrasiyi hedef alan kaba bir taşlama yazmış olmaması. Yazar bunun yerine, düzenin saçmalığını tek bir imkânsızlık üzerinden açığa çıkarıyor: "Eğer bir adam duvarların içinden geçebiliyorsa, demek ki bugüne kadar onu durduran şey yalnızca taş ve harç değildir. Kurumlar, kurallar, hiyerarşi, korku, itaat ve alışkanlık da birer duvardır." Duvargeçen'i kalıcı yapan işte bu metafor gücü. İnsan neredeyse yüz yıllık metni bugün okurken, Paris'teki bir memurun hikâyesinden çok daha fazlasıyla karşılaşıyor; kendi çağının görünmez engelleriyle, modern bireyin gündelik teslimiyetleriyle yüz yüze geliyor.
Ve sonra unutulmaz son geliyor. Baş kahramanımız Dutilleul, tam özgürlüğe kavuştuğunu sandığı an, bir duvarı geçemiyor, içinde kalıyor. M. Aymé burada tek hamlede hem kahramanı hem de okuru yakalıyor. Ve herkese asıl meseleyi anlatıyor: İnsan bazen duvarları aşar, ama kader çoğu zaman başka bir duvar örer. Bu final, öyküyü kalıcı bir alegoriye dönüştürüyor. Kitabın baş kahramanı Dutilleul'nün geçtiği duvarlar taştan, bizimkilerse görünmez.
Belki de Duvargeçen'i bugün hâlâ canlı, hâlâ sarsıcı, hâlâ modern kılan şey budur. Marcel Aymé, bir adamı duvarın içinden geçirirken, aslında hepimizin çoktan bir duvarın içine yerleşmiş olduğunu sezdiriyor.