Batılılaşma ifadesi, herkesin kendi ideolojik perspektifinden baktığı ve ona göre bir değer biçtiği, oldukça müphem bir kavram. Müphem diyorum zira bugün dahi tam anlamıyla neyi ifade ettiği ve bizdeki karşılığı tam olarak bilinmiş değil. Buradan hareketle bir kitaptan bahsetmek istiyorum: Batılılaşma İhaneti. Mehmet Doğan imzasını taşıyan ve Muhit Kitap etiketiyle okuyucusuyla buluşan kitap, Türk düşünce dünyasında uzun süredir tartışılan modernleşme meselesine farklı bir yerden bakan ve bana göre Türkiye'nin yakın tarihini anlamak isteyen herkesin mutlaka okuması gereken eserlerden biri.

Kitabı okurken şunu net biçimde gördüm: Mesele sadece Batı'yı tanımak ya da teknik gelişmeleri almak değil; mesele, bir zihniyet değişiminin nasıl ve hangi şartlarda gerçekleştiği. Kitapta altı çizilen en kritik noktalardan biri, Batılılaşma serüvenimizin köklerinin 1800'lü yıllarına başına kadar uzandığı gerçeği. O dönemde atılan adımlar, ilk bakışta devleti ayakta tutma çabası gibi görünse de, aslında yönümüzün değiştiği bir kırılma anı. Yazar da bunu açık açık ortaya koyuyor. Tanzimatla birlikte belirginleşmeye başlayan süreçte, kendi iç dinamiklerimizden doğan bir yenilenmeden çok, dışarıya bakarak şekillenen bir değişim tercih edilmiş. Bu da beraberinde taklit meselesini getiriyor.
Benim dikkatimi çeken en önemli tespitlerden biri şu oldu: Batılılaşma bizde hiçbir zaman tam anlamıyla içselleştirilmiş bir süreç olmamış. Daha çok dışarıdan alınan kalıpların, olduğu gibi uygulanması şeklinde ilerlemiş. Kılık kıyafetten kurumlara, eğitimden hukuka kadar birçok alanda yapılan değişiklikler, toplumun kendi kodlarıyla tam olarak örtüşmemiş. Bu yüzden ortaya ne tam anlamıyla Batılı ne de kendi kökleriyle barışık bir yapı çıkmış. Kitapta bu durumun bir "taklit" meselesi olduğu sık sık vurgulanıyor. Açık söylemek gerekirse ben de bu tespite katılıyorum. Çünkü Batı'dan alınan değerlerin büyük kısmı, süzgeçten geçirilmeden, tartışılmadan benimsenmiş. Oysa her toplumun kendine ait bir tarihi, birikimi ve kültürel omurgası var. Bunları yok sayarak yapılan her değişim, ister istemez bir uyumsuzluk doğuruyor. Nitekim kitap da tam olarak bu uyumsuzluğun altını çiziyor. Batılılaşma adı altından giydirilen gömlek bize dar geliyor...

DİLİN ÖNEMİ BÜYÜK
Eserde üzerinde durulan bir diğer önemli konu ise Batılılaşmanın toplumdan çok, belli bir kesim eliyle yürütülmüş olması. Dünyada bunun birçok örneği olduğunu da dipnot olarak hatırlatmak isterim... Bu değişim, tabandan gelen bir talep değil; daha çok yukarıdan aşağıya doğru inşa edilen bir süreç. Bu da halk ile yönetici/aydın kesim arasında mesafe oluşturmuş. Kitabı okurken bu kopuşun izlerini pek çok örnek üzerinden görmek mümkün. Dil meselesi de eserin en çarpıcı bölümlerinden biri. Dilin sadece bir iletişim aracı olmadığını, aynı zamanda bir medeniyet taşıyıcısı olduğunu hatırlatıyor yazar. Yapılan köklü değişimlerin, geçmişle olan bağı zayıflattığını savunuyor. Bu noktada, tarih ile bağın kopmasının nasıl bir kimlik sorunu doğurduğunu anlatırken oldukça net ve sert bir dil kullanıyor. Eğitim ve hukuk alanındaki dönüşümler de aynı çerçevede ele alınıyor.
Batı'dan alınan modellerin, toplumun kendi yapısına uygun olup olmadığı sorgulanmadan uygulanması, yeni nesillerin kendi değerlerinden uzaklaşmasına yol açmış. Kitapta bu durum, bir yabancılaşma süreci olarak tarif ediliyor. Okurken insan ister istemez şu soruyu soruyor: Biz gerçekten değiştik mi, yoksa sadece şekil mi değiştirdik? Benim açımdan kitabın en güçlü tarafı, bu soruları doğrudan ve dolandırmadan direkt sorması. Batılılaşmayı kutsayan ya da tamamen reddeden bir yerden meselelere bakmıyor; ama bu sürecin sorgulanması gerektiğini net biçimde ortaya koyuyor. Yani mesele "Batı iyi mi kötü mü" tartışması değil; mesele, bizim neyi, neden ve nasıl aldığımız.

MEHMET AKİF'TEN YAHYA KEMAL'E...
"Ne yapmalı?" sorusu, bu kitabın en can alıcı yerinde karşımıza bir hesaplaşma olarak çıkıyor. Çünkü mesele sadece bir kültürel yönelim değil; bir hafıza, bir kimlik ve nihayetinde bir varlık meselesi. Metinde açıkça vurgulandığı gibi, dilin ve düşüncenin yabancılaşması "millî birliğimizin temel taşlarını aşındıran" bir süreçtir. Bu yüzden çözüm, yüzeysel bir tepki değil, köklü bir duruş gerektirir. Yazarın işaret ettiği gibi, "gerçek yurtseverler... hiçbir meseleyi ihmal etmemelidir." Bu cümle aslında meselenin çerçevesini çiziyor: Batılılaşma adı altında gelen her unsuru toptan reddetmek değil, fakat kendi medeniyet süzgecinden geçirmeden kabul etmemek. Bugün yapılan en büyük hata, gelişmeyi taklit ile eşitlemek.
Oysa taklit, üretmeyen toplumların sığınağıdır. Çözümün ilk adımı, dilde başlar. Çünkü dil sadece bir iletişim aracı değil, düşüncenin evidir. "Dilimizin kendi gelişme kaideleri içinde ilerlemesi" gerektiği vurgusu boşuna değildir. Kendi kelimeleriyle düşünemeyen bir toplum, başkasının kavramlarıyla yönlendirilir. Bu nedenle eğitimden medyaya kadar her alanda Türkçenin sade, güçlü ve köklerine bağlı kullanımı bir tercih değil, zorunluluktur. İkinci adım, kültürel özgüvenin yeniden inşasıdır. Mehmet Akif'ten Yahya Kemal'e, Ömer Seyfettin'den Karacaoğlan'a dek adı geçen isimler birer referans değil, birer istikamettir. Bu isimler bize şunu hatırlatır: Modernleşmek mümkündür ama köksüzleşmeden. Bugün ihtiyaç duyulan şey, ithal bir hayat tarzı değil, kendi değerlerinden beslenen bir yenilenmedir. Üçüncü olarak, eleştirel akıl devreye girmelidir. Batı'dan gelen her şeyi "ilerleme", yerli olanı ise "geri kalmışlık" olarak kodlayan zihniyet terk edilmeden hiçbir dönüşüm gerçek anlamda gerçekleşmez. Asıl mesele, neyin alınacağına karar verebilecek fikrî bağımsızlığa sahip olmaktır. Kitabın "Ne yapmalı?" sorusuna verdiği cevap çok keskin: Köklerine yaslanmayan hiçbir yükseliş kalıcı değildir. Mazimiz, geleceğimizi aydınlatan parlak aynalarla doludur. Mesele o aynalara sahip çıkmaktan geçer...
Sonuç olarak Batılılaşma İhaneti, Türkiye'nin modernleşme hikâyesine eleştirel bir gözle bakmak isteyenler için güçlü bir metin. Okuru rahatsız eden, düşündüren ve yer yer sorgulamaya zorlayan bir tarafı var. Ben okurken birçok yerde durup yeniden düşünme ihtiyacı hissettim. Çünkü kitap sadece geçmişi anlatmıyor; bugünü ve hatta yarını da tartışmaya açıyor. Bu yönüyle de sıradan bir deneme değil, aynı zamanda sarsıcı bir yüzleşme metni.