Hemen hemen her şeyde yaşadığımız değişim gibi kitaplarla kurduğumuz ilişki de değişiyor. Ama iyi hikâyeye olan ihtiyacımız hiç değişmedi, değişmeyecek de. Bunu en net hissettiğim yer dünyanın en büyük yayıncılık fuarlarından biri olan Bologna Çocuk Kitapları Fuarı'ydı. Geçtiğimiz hafta 63. edisyonu düzenlenen Bologna Çocuk Kitapları Fuarı'ndaydım. Kapılar açılmadan bile içerideki hareketliliği hissediyorsunuz. Yayıncılar randevularına yetişmeye çalışıyor, illüstratörler portfolyolarını son kez gözden geçiriyor, ajanslar ellerinde dosyalar hızlı adımlarla ilerliyor. Yıllardır kitapların içinde olan biri olarak şunu çok net söyleyebilirim: Bu fuar bir fuardan çok daha fazlası. Burası, dünyadaki tüm çocuklara anlatılacak hikâyelerin dağıtıldığı merkez. 60 yılı aşkın süredir çocuk ve gençlik edebiyatının en nitelikli örneklerini dünyaya tanıtan bu köklü yapı, bugün içerik, telif ve yaratıcı endüstrilerin kesişim noktası haline gelmiş durumda. Yaklaşık 90 ülkeden bin 500'e yakın katılımcının yer aldığı fuar, yalnızca Avrupa'nın değil, dünyanın en kapsayıcı yayıncılık buluşmalarından biri. Bologna Book Plus ve Bologna Licensing Trade Fair/Kids gibi yan platformlarla birlikte fuar, yayıncılığın sınırlarını genişleten çok katmanlı bir ekosistem sunuyor. Bu yapı, artık kitabın yalnızca basılı bir ürün değil; farklı mecralara yayılan, çoğalan ve yeniden üretilen bir anlatı formuna dönüştüğünü açıkça ortaya koyuyor.
Bu fuarı önemli kılan şey, yalnızca geleceğe dair başlıkları konuşması değil. Şiir, masal ve fabl gibi kadim anlatı biçimlerinin yeniden değer kazanması... Bu fuar vesilesiyle geçmiş ile geleceğin aynı zeminde buluştuğunu görmek, müthiş bir deneyimdi benim için.

Fuarın en çarpıcı alanlarından biri illüstrasyon bölümüydü. Binlerce çizer ve hepsi de aynı şeyi yapıyor; hikâyeyi tek bir kareye sığdırmayı. Mesele kitap değil aslında, mesele çizimlerle birlikte kitapta kurulan evren. Ve o evren ne kadar güçlü ise, o kadar çok çocuğu da içine sığdırıyor. Bu evreni büyütmek için kurulmuş olan devasa illüstrasyon duvarı, fuarda en çok ilgimi çeken şey oldu. Burası günün başında tamamen boş bir duvarken, kapılar açılır açılmaz yüzlerce illüstratör duvara akın edip, birkaç saat içinde duvarı binlerce görselle kaplı dev bir sergi alanına dönüştürmüştü. Sistem aslında inanılmaz basit ama etkisi çok büyük. İllüstratörler, posterlerini ve kartvizitlerini duvara bizzat kendileri asıyor. Yani bu pano sadece 'eser asma alanı' değil, bir keşif mekanizması. Yayıncılar, sanat yönetmenleri ve ajanslar bu duvarı dolaşıyor ve yeni yetenekleri avlıyorlar. Sadece bu duvar sayesinde iş alan illüstratörler var. Ve herkes aynı şeyi düşünüyor; "Acaba biri benim çizimimi fark eder mi?"
Bu fuarda şunu çok net anlıyorsunuz ki bir kitap artık ait olduğu ülkeye ait değil. Bologna'da keşfediliyor, başka bir ülkede basılıyor ve dünyanın başka bir yerinde bir çocuğun hayatına giriyor. Bu kadar hızlı ve bu kadar sınır tanımaz.
Peki Türkiye için bu ne demek? Çok net: Doğru hikâyeyi doğru şekilde anlatırsak, dünya bizi dinler. Neden mi doğru şekil? Çünkü artık kitaplar, yalnız değil. Yanlarında bir ekran, bir oyun, bir karakter yani bir dünya taşıyorlar. Bu durumda Bologna Çocuk Kitapları Fuarı da geleceğin hikâye laboratuvarı diyebiliriz. Ne mutlu ki, bu büyük laboratuvarda Türkiye en büyük alanlardan birine sahipti. "Read Türkiye" markası altında gerçekleştirilen etkinlikler, Türk yayıncıların uluslararası alanda daha güçlü temsil edilmesini sağladı. Yani Bologna, Türkiye için yalnızca bir vitrin değil; aynı zamanda stratejik bir büyüme alanıydı. Benim Bologna'dan çıkardığım cümle şu: "Hikâyeler yazıldıkları yerde değil, karşılık buldukları yerde yaşar."

YENİ BİR HİKAYE SESTEN AZ ÖNCE
Oyuncu kimliğiyle tanıdığımız, Murat Aygen'i ilk kitabı Sesten Az Önce'nin imza gününde okuyucularıyla buluşturduk. Kitap, henüz dile gelmemiş cümlelerin ve insanın kendi iç sesiyle karşılaştığı o kısa sessizlik anına odaklanıyor. Aygen'le kitabı üzerine konuştuk. "Oyunculuk mu, yazarlık mı?" diye sorduğumda "Oyunculuk başkalarının hayatına girme sanatıdır. Yazmak ise insanın kendi hayatının içine girme cesareti. Sahnede ya da sette karakter sizi korur. Yazarken öyle bir mesafe yoktur. Yazıda insan kendisiyle baş başa kalır. Bu yüzden yazmak benim için biraz şuna benziyor: İnsan yazarken başkalarına değil, kendi sessizliğine yaklaşır" yanıtını verdi.
Erkeklik, kadınlık ve duygular üzerine oldukça cesur tespitlerin olduğu kitapla ilgili "Türkiye'de erkeklerin duygularını ifade etmekte zorlanmasının temel sebebi nedir?" sorusunu ise şöyle yanıtladı: "Türkiye'de erkeklere küçük yaşlardan itibaren güçlü olmaları öğretilir. Ama çoğu zaman güçlü olmakla sessiz olmak birbirine karıştırılır. O yüzden birçok erkek duygularını ifade etmeyi değil, onları taşımayı öğrenir. Fakat taşınan duygular zamanla ağırlaşır. Ben kitapta şuna bakmak istedim: Erkeklerin sustuğu yerde aslında ne konuşuluyor?"
Peki yazmak Aygen için bir ifade biçimi mi yoksa bir tür iç hesaplaşma mı?" "Yazmak benim için hem ifade hem de hesaplaşma. İnsan yazarken kendisiyle karşılaşır. Bazen bu karşılaşma kolay değildir. Ama yazının gücü de oradadır. Çünkü yazmak çoğu zaman şu anlama gelir: İnsan kendi sessizliğinden geçerek konuşmayı öğrenir." diyen Aygen'in metinleri, cevaplar vermekten çok sorularla ilerliyor. Kitabın en güçlü tarafı bu. Okura bir şey anlatmaktan çok, onu kendi içinde bir soruyla baş başa bırakıyor. "Ben gerçekten ne söylemek istiyorum ama hâlâ söylemedim?"
ÇOK SATANLAR
Kendimden Özür Dilerim - Murat Çağrı Aktaş
Bir Ömür Nasıl Yaşanır - İlber Ortaylı
Algernon'a Çiçekler - Daniel Keyes
Gece Yarısı Kütüphanesi - Matt Haig
Bugün Kalan Hayatımın İlk Günü - Maud Ankauka
YENİ ÇIKANLAR
İsimsiz - Engin Akyürek
Artuçkule'nin Tepegöz'ü - Çağan Irmak
Büyüdüm Ben - Şermin Yaşar
Çiçeğim Mattia Ahmet Minguzzi - Yasemin Akıncılar Minguzzi
Kimsesizler Coğrafyası - Zekeriya Çetin