Ünlü yönetmen Çağan Irmak'ın Artuçkule'nin Tepegöz'ü isimli romanı, zalim bir imparatorlukta tek gözlü bir çocuğun yükselişini ve bir hekimin mücadelesini anlatıyor
Toprağın bile diriye küstüğü, sisli dağların ötesinde bir diyar. Kökleri yeraltına değil, birbirinin sırlarına uzanan ağaçların fısıldaştığı, adaletin değil korkunun yasa olduğu, insanın insandan saklandığı bir yer. Güneşin bile emin adımlarla giremediği, gölgelerin her zaman bir adım önde yürüdüğü o tekinsiz topraklar. Çağan Irmak'ın Everest Yayınları'ndan çıkan Artuçkule'nin Tepegöz'ü, sizi alıştığınız o sıcacık, belki biraz hüzünlü ama güvenli mahallelerden çıkarıp tam da bu tekinsiz ortama götürüyor. Bir canavarın doğuşunun hikâyesini anlatıyor bize. Ama gökten düşen mitolojik bir efsanenin değil, bizzat insanlığın sevgisizliğinde ve dışlama kültüründe mayalanan kötülüğün kusursuz bir anatomisi.
Çağan Irmak, Artuçkule adını verdiği, korkunun ve tiranlığın gölgesinde yükselen devasa imparatorlukta başlıyor hikâyesine. Bu despotik ve çürümüş evrenin karşısına gerçeği arayan bir hekim, doğanın hafızası olan Islık Ağaçları ve göklerden inen dünya dışı bir Gezgin yerleştiriyor. Roman; ihanetin, kardeş katlinin ve mutlak iktidar hırsının toplumları nasıl zehirlediğini anlatırken, 'hakikat' kavramını da şaşırtıcı biçimde zamanı donduran bir icat üzerinden tartışmaya açıyor. Tepegöz'ün o dehşetengiz yükselişi ise toplumun ötekileştirdiği anormalliğin nasıl yıkıcı bir diktatöre dönüşebileceğinin epik tablosunu çiziyor. Buradaki asıl soru, canavar dışarıdan mı gelir, yoksa biz mi yaratırız onu?

Irmak'ın dili "akıcı" ya da "güzel" denilerek geçiştirilebilecek türden değil. Metin gücünü sözlü anlatı geleneğinden, ateş başında konuşan kadim meddahın ritminden alıyor ama bu tanıdık ve geleneksel ses, son derece sert, bedensel acıyı hissettiren, zaman zaman gotik ve vahşi bir dokuyla harmanlanmış. Cümleler, kitapta kendi dedikodularını fısıldayan o efsanevi ağaçlar gibi nefes alıyor: Kâh bir ağıdın şiirsel melankolisiyle kıvrılıyor, kâh bir baltanın buz gibi soğukluğuyla okurun yüzüne çarpıyor. Karakterlerin iç sesleri, özellikle de Hekim Aytar'ın kendi vicdanıyla giriştiği çaresiz muhasebeler ve Tepegöz'ün kin dolu, kibirli sayıklamaları, metne derin ve karanlık bir felsefi ritim katıyor. Romanın en cesur ve en zorlayıcı tercihlerinden biri, o mitolojik ve destansı atmosferin tam ortasına bilimkurgusal figürler ve aletler yerleştirmesi. Saf fantastik bir doku bekleyen okur için bu başta yadırgatıcı bir türler arası çatışma yaratabilir. Ama Irmak'ın buradaki niyeti türleri karıştırmak değil, insan doğasına ve evrendeki yerimize dair büyük felsefi boşlukları okurun kendi süzgecine bırakmak.
ŞİMDİ NE YAPACAKSINIZ!
Üstelik iyilik ve kötülük bu romanda öylesine uzlaşmaz uçlarda geziniyor ki, Hekim'in saf merhameti okurda zaman zaman bir isyan arzusu bile uyandırabiliyor. Irmak bu zorlayıcı ahlaki ikilemi metnin kalbine saplanan şu cümleyle bizzat kendisi sorgulatıyor: "İyiliğin günahı mı olur? Var elbet. İyilik kör eder insanı. Kendisinden başka her şeye kör eder." Kitap hayali despotluğun çöküşünü anlatıyor ama bir yandan da insanın içindeki o merhametsiz uçurumun da haritasını çıkarıyor. Gücü elinde tutanların tarihi nasıl yeniden yazdığını anlatırken hakikatin o sarsılmaz doğasını şu cümleyle fısıldıyor: "Ressam yalan söyleyebilir ama fotoğraf yalan söylemez." Kitabı kapatırken içinizde kalan da tam olarak bu: O fotoğrafın size gösterdiği şeyin ağırlığı ve o ağırlıkla ne yapacağınıza dair sessiz sedasız filizlenen bir soru.