Karagöz denince aklınıza ne gelir? Muhtemelen hayal perdesinin arkasından yükselen o tok ve pervasız ses, Hacivat'la giriştiği bitmek bilmez kelime oyunları ve her devrin nabzını tutan o sivri dilli mizah... Türk kültürünün en köklü miraslarından biri olan gölge oyunu, yüzyıllar boyunca toplumsal eleştirinin, halk irfanının ve eğlencenin merkezinde yer aldı. Ancak Karagöz, sadece deri tasvirlerin ışıkla buluştuğu bir perde oyunu değildir; o, devirlere göre kılık değiştiren, matbuata sızan ve hatta roman karakterine dönüşen yaşayan bir figürdür.
Geleneksel gölge oyununda Karagöz, okumamış ama feraseti yüksek, içi dışı bir halk adamını temsil ederken; Hacivat daha ağırbaşlı, eğitimli ve düzenin dilini konuşan karakterdir. II. Meşrutiyet'in (1908) ilanıyla birlikte bu iki figür, perdeden çıkıp gazete sütunlarına ve edebiyat metinlerine taşındı. Bu dönemde Karagöz, artık sadece bir hayal oyunu değil, modernleşen İstanbul'un siyasi ve toplumsal çalkantılarını yorumlayan bir aktör haline geldi. Tam da bu geçiş sürecini, yani Karagöz'ün geleneksel dünyasından kopup modern İstanbul'un parıltılı ve bir o kadar da tehlikeli sokaklarına düşüşünü anlatan çok özel bir eserden bahsetmek istiyorum: Karagöz Beyoğlu'nda. Vakıfbank Kültür Yayınları'ndan çıkan, 20. yy başında Osmanlı mizah basının önde gelen isimlerinden Ali Sami tarafından 1910'lu yılların başında fasiküller halinde yayımlanan bu roman, Karagöz figürünü alışık olduğumuzun çok dışında bir atmosferde, Pera'nın (Beyoğlu) tam kalbinde konumlandırıyor.

Veli İnce ve Fatih Altuğ tarafından titizlikle hazırlanan 501 sayfalık kitapta Karagöz; sinematograf, elektrik ve tableau vivant (canlı tablo) gibi o dönemin yeni teknolojileri ve eğlence biçimleriyle tanışır. Geleneksel dünyasından kopan Karagöz'ün, Beyoğlu'nun sefahat ve yozlaşmışlık içeren hayatına sürüklenişi, aslında bir toplumun modernleşme sancılarını simgeler. Roman boyunca Karagöz, sadece Hacivat'la şakalaşan biri değil; arzularının, pişmanlıklarının ve iradesizliğinin kurbanı olan "insan" bir karaktere dönüşür. Hacivat ise burada onu eski ahlaki değerlerine döndürmeye çalışan bir uyarıcı rolündedir. Eser bizi sadece Beyoğlu'nun seçkin lokantalarına ve tiyatrolarına götürmekle kalmaz, olayları Paris'e kadar uzatır. Güç savaşları ve ekonomik sömürüler dönemin toplumsal ağını harika bir şekilde resmeder.
TOPLUMUN RUH HALİNİN ANLATISI
Anlatım tekniği olarak yazar Ali Sami, geleneksel meddah anlatımını modern roman teknikleriyle harmanlayarak ortaya çok katmanlı bir yapı çıkarır. Sinematograf metaforu, romanın hem içeriğinde hem de yapısında belirleyici bir rol oynar. Olaylar, adeta bir film şeridi gibi kesintili ve parçalı ilerler. Hatıralar, sahneler hâlinde belirir; zaman doğrusal değil, kırılgan ve dağınık bir akış içindedir. Bu durum, Karagöz'ün zihinsel dünyasındaki çözülmeyi de yansıtır.
Sonuç olarak Karagöz Beyoğlu'nda, yalnızca bir karakterin hikâyesi değil; modernleşen bir toplumun ruh hâlinin anlatısıdır. Geleneksel ile modern, Doğu ile Batı, sahne ile gerçeklik arasındaki sınırların giderek silindiği bir dünyada, Karagöz artık sadece güldüren değil, düşündüren ve hatta trajik bir figür hâline gelir. Eğer Karagöz'ü sadece bayramlarda hatırlanan nostaljik bir figür olarak görüyorsanız, Karagöz Beyoğlu'nda algınızı tamamen değiştirecek. Bu eser, bir halk kahramanının modern dünyanın ışıltılı ışıkları altında nasıl savrulduğunu ve o meşhur "hayal perdesi"nin aslında hayatın ta kendisi olduğunu kanıtlıyor.